İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Özgür İradeye Karşı Gelen Ünlü Bir Argüman Çürütüldü — Bahar Gholipour

Çevirmen: Ege Kingir
Editör: İbrahim Ethem Deveci

Özgün adı: “A Famous Argument Against Free Will Has Been Debunked”

Dönüm noktası niteliğindeki bir beyin araştırması, on yıllar boyunca kendi eylemlerimizi kontrol edip edemediğimiz üzerine spekülasyonlara yol açtı. Fakat bu çalışmada klasik bir hata yapılmış gibi görünüyor.

Özgür iradenin sonu binlerce parmak vuruşuyla (finger tap) başladı. 1964’te iki Alman bilim insanı, bir düzine insanın beynindeki elektriksel aktiviteyi gözlemledi. Gönüllüler birkaç ay boyunca her gün duş başlığına benzeyen bir makine aracılığıyla kafa derilerinin üzerine kablolar bağlatmak için bu bilim insanlarının Freiburg Üniversitesindeki laboratuvarına geldiler. Katılımcılar metal bir kulübenin içine sokulup bir sandalyeye oturtuldular ve tek bir görevleri vardı: Kendi istedikleri düzensiz aralıklarla sağ ellerindeki bir parmaklarıyla tekrar tekrar dokunuş yapmak, bazen bir oturuşta 500 tekrara kadar.

Bu deneyin amacı katılımcıların beyinlerinde her bir parmak vuruşundan önce gelen sinyalleri araştırmaktı. O dönemde araştırmacılar, dış dünyadaki bir olaya karşılık olarak oluşan beyin aktivitesini nasıl ölçeceklerini biliyorlardı- örneğin kişi bir şarkı duyduğunda ya da bir fotoğrafa baktığında- fakat hiç kimse bir insanın beyninde bir eylemi başlattığını gösteren sinyalleri izole etmenin yolunu çözememişti.

Deneyin sonuçları, beyin dalgalarının zamana bağlı değişimini temsil eden dalgalı çizgiler biçiminde geldi. Parmak vuruşlarından hemen önceki milisaniyelerde, çizgilerde neredeyse fark edilemeyecek kadar soluk bir yükseliş görüldü: bir saniye boyunca giderek yükselen ve sonrasında aniden kırılan bir dalga. Bilim insanlarının Bereitschaftspotential ya da hazır olma potansiyeli (readiness potential) olarak adlandırdığı bu kısa süreli ve ani sinirsel aktivite, zamanda çok küçük bir süreliğine yolculuk armağanı gibiydi. İlk defa beynin istemli bir motor hareket (voluntary movement) için kendini hazırlayışı görüntülenmişti.

Bu çok önemli keşif, sinirbilimde birçok belanın da başlangıcı oldu. 20 yıl sonra Amerikalı fizyolog Benjamin Libet, Bereitschaftspotential’ı kullanarak yalnızca kişi eylemde bulunmadan önce beyninde bir karara dair işaretlerin görüldüğünü değil, aynı zamanda inanılmaz bir şekilde henüz kişi bilinçli olarak bir şey yapmaya niyetlenmeden beynindeki çarkların dönmeye başladığını kanıtlamaya çalıştı. Birdenbire insanların seçimleri — basit bir parmak vuruşu bile — kendi algıladıkları istemlerinin dışında bir şey tarafından belirleniyormuş gibi görünmeye başladı.

Felsefi bir soru olarak insanların kendi eylemleri üzerinde bir kontrollerinin olup olmadığı, Libet laboratuvar çalışmalarına başlamadan yüzyıllar önce bile tartışılıyordu. Fakat Libet, özgür iradeye karşı özgün bir nörolojik argüman ortaya koydu. Bu buluş bilim ve felsefe camialarında yeni tartışma dalgalarına yol açtı. Bu tartışmalarda yapılan çıkarımlar da zamanla kültürel bilgilere dönüştü.

Beynimizin biz henüz farkında olmadan seçimler yaptığı inancı bugün artık bir kokteylde geçen bir diyalogda veya Black Mirror dizisi hakkındaki bir değerlendirme yazısında karşımıza çıkabilir. Konu “This American Life”, “Radiolab” ve bu dergi (The Atlantic) gibi çeşitli medya kuruluşlarında da ele alındı. Sam Harris ve Yuval Noah Harari gibi popüler entelektüeller de insanların kendi eylemlerini kendilerinin belirlemediğinin bilim tarafından kanıtlandığını öne sürmek için Libet’in çalışmalarını sıkça dile getiriyor.

Geniş çaplı beyin dalgalarının yüzde birinden daha küçük olan bir beyin sinyalinin özgür irade problemini çözmesi büyük bir başarı olurdu. Fakat Bereitschaftspotential’ın hikâyesinde bir ters köşe daha var: Bu hazır olma potansiyeli aslında bambaşka bir şey olabilir.

Bereitschaftspotential fenomeninin özgür irade tartışmalarına alet olması hiçbir zaman planlanmamıştı. Aksine, beynin bir çeşit iradesi olduğunu göstermek amaçlanmıştı. Bu fenomeni keşfeden iki Alman bilim insanı, Hans Helmut Kornhuber isimli genç bir nörolog ve onun doktora öğrencisi Lüder Deecke, kendi çağlarının beyni yalnızca dış dünyaya tepki olarak düşünceler ve eylemler üreten pasif bir makine olarak gören bilimsel yaklaşımından sıkılmışlardı. Bu ikili 1964’te bir öğle yemeği esnasında, beynin kendiliğinden bir eylem başlatmak için nasıl çalıştığını çözebileceklerine karar verdiler. Şu an 81 yaşında olan ve Viyana’da yaşayan Deecke, “Kornhuber ve ben özgür iradeye inanıyorduk” diyor.

İkili, deneylerini yapabilmek için dönemin sınırlı teknolojisinin üstesinden gelecek numaralar bulmak zorundaydı. Katılımcıların beyin dalgalarını ölçebilecek son model bir bilgisayarları vardı fakat sadece bir parmak vuruşunu tespit ettikten sonra çalışıyordu. Bunun öncesinde beyinde neler olduğuna dair veri toplayabilmek için bu iki araştırmacı, katılımcıların beyin aktivitesini ayrı bir teybe kaydedebileceklerini ve sonrasında makarayı geriye doğru oynatarak bilgisayara kaydedebileceklerini fark ettiler. “Ters yönde ortalama (reverse averaging)” olarak adlandırılan bu özgün metot, Bereitschaftspotential’ı ortaya çıkardı.

Bu keşif geniş çapta dikkat çekti. Nobel ödüllü John Eccles ve önde gelen bilim felsefecilerinden Karl Popper, bu çalışmanın ustalığını Galileo’nun devinim yasalarını ortaya çıkarmak için rampadan kayan topları kullanmasıyla karşılaştırdı. Kornhuber ve Deecke de bir avuç elektrot ve bir teyp kayıt cihazıyla bunun aynısını beyin için yapmaya başlamışlardı.

Bereitschaftspotential’ın gerçekte ne anlama geldiğinden ise kimse emin olamıyordu. Dalganın giderek yükselen örüntüsü; kişinin bir şey yapmasına varan yolda teker teker devrilen domino taşlarına benzeyen bir sinirsel aktivite dizisini yansıtıyor gibiydi. Bilim insanları Bereitschaftspotential’ı, bir eylemi planlamanın ve başlatmanın elektrofizyolojik işareti olarak açıkladılar. Bu görüş, söz konusu eylemlere Bereitschaftspotential’ın yol açtığına dair üstü kapalı bir varsayım içeriyordu. Bu varsayım o kadar doğaldı ki hiç kimse ne ikinci bir tahminde bulundu ne de varsayımı test etti.

San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesinde araştırmacı olan Libet, Bereitschaftspotential’ı farklı bir biçimde sorguladı. Parmak vuruşunu yapmaya karar vermekle vuruşu gerçekten yapmak arasında neden yarım saniye kadar bir zaman geçiyordu? Libet, Kornhuber ve Deecke’nin deneyini tekrarladı fakat katılımcılardan bir karar verdikleri anları hatırlayabilmeleri için saat benzeri bir aparatı takip etmelerini istedi. Sonuçlara göre Bereitschaftspotential insanlar bir eylemi gerçekleştirmeden 500 milisaniye önce yükselmeye başlıyor; öte yandan katılımcılar o eylemi gerçekleştirmeden 150 milisaniye önce eylemi gerçekleştirme kararı verdiklerini bildiriyorlardı. Libet’in bu deneyden vardığı sonuca göre kişi o kararın verildiğinin farkında bile olmadan önce “beyin o eylemi başlatmaya ‘karar veriyordu’.”

Birçok bilim insanına göre verdiğimiz bir kararın bilinçli olarak farkında olmamızın yalnızca sonradan oluşan bir illüzyon olması mantıksızdı. Araştırmacılar Libet’in deney tasarımını, beyin dalgalarını ölçen cihazların hassasiyetini ve katılımcıların karar verme anlarını ne kadar isabetli şekilde hatırlayabileceklerini sorguladılar. Fakat kusurları saptamak zordu. 2007’de hayatını kaybeden Libet’i eleştirenler olduğu kadar destekleyenler de vardı. Onun deneyini takip eden on yıllarda birbiri ardına yapılan çalışmalar, aynı buluşu fMRI gibi daha modern bir teknoloji kullanarak doğruladı.

Fakat Libet’in sonuçlarına dair bir boyut, sorgulamalardan büyük ölçüde kaçmayı başardı: Gördüğü şeylerin doğru, fakat çıkardığı sonuçların hatalı bir ön kabule dayanıyor olma ihtimali. Ya Bereitschaftspotential aslında eylemlere yol açmıyorsa? Kayda değer birkaç çalışma bu öneride bulundu fakat Bereitschaftspotential’ın aslında ne olabileceğine dair bir ipucu sunmayı başaramadılar. Böylesine güçlü bir fikri yıkmak için birinin gerçek bir alternatif sunması gerekiyordu.

2010’da Aaron Schurger’in aklında bir şimşek çaktı. Schurger, Paris’teki Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nde bir araştırmacı olarak sinirsel aktivitedeki dalgalanmaları — beyinde birbirine bağlı yüz binlerce nöronun spontane biçimde “yanıp sönmesiyle” oluşan “vızıltı” — çalışıyordu. Süregelen bu elektrofizyolojik gürültü (noise), okyanusun yüzeyinde görülen medcezir (gelgit) hareketlerindeki gibi — hatta birçok hareketli parçadan oluşan herhangi bir sistemin hareketindeki gibi — yükselip alçalır. Schurger, “Aklıma gelen doğal fenomenlerin neredeyse tamamı bu şekilde davranır: Örneğin, borsadaki finansal zaman serileri ya da hava durumu” diyor.

Gürültülü veri içeren bu örneklerin tamamı, kuş bakışı bakıldığında herhangi bir örüntüden yoksun diğer gürültülerden farksız gözüküyor. Fakat Schurger’in fark ettiğine göre biri bu verileri tepe noktalarından (borsadaki rekor değerler, gök gürültülü fırtına gibi noktalar) hizalayıp Kornhuber ve Deecke’nin yaptığı gibi ters yönde ortalamalarını alırsa[1] ortaya çıkacak sonuçların görsel temsili yükselen trendlere (kötüleşen hava, yükselen borsa değerleri) benzeyecekti. Bu görünen trendlerin arkasında herhangi bir amaç — fırtınaya yol açmak veya borsayı desteklemeye yönelik önceden yapılmış bir plan — da olmayacaktı. Gerçekte bu örüntü yalnızca birçok faktörün bir araya gelişini yansıtacaktı.

Schurger, “Dur bir dakika, diye düşündüm” diyor. Aynı metodu kendi çalıştığı konu olan beyinlerdeki spontane gürültülere uygularsa nasıl bir şekil elde ederdi? “Ekranıma baktım ve Bereitschaftspotential gibi duran bir şey gördüm.” Schurger şunu fark etti ki; belki de Bereitschaftspotential’ın yükselen örüntüsü beynin oluşturmakta olduğu “niyetin” değil de daha dolaylı ve koşullara bağlı bir şeyin işaretiydi.

İki yıl sonra Schurger ve meslektaşları Jacobo Sitt ve Stanislas Dehaene bir açıklama sundular. Sinirbilimciler, insanların herhangi bir kararı verebilmeleri için nöronlarımızın önce her bir seçenek için delil toplaması gerektiğini biliyor. Karara bir grup nöron belli bir eşik seviyesinin üstünde delil topladığında varılır. Bazen bu deliller dış dünyadaki duyusal bilgilerden gelir: Kar yağışını izliyorsanız, beyniniz yere düşmekte olan kar tanelerinin sayısını birkaç tane rüzgarla savrulan kar tanesiyle karşılaştırıp hızlıca karın aşağı doğru hareket ettiği gerçeğinde karar kılar.

Fakat Schurger’in ifade ettiğine göre Libet’in deneyi, deneklere yararlanabilecekleri dışsal bir ipucu sağlamıyor. Katılımcılar ne zaman parmak vuruşu yapacaklarına karar vermek için yalnızca canlarının istediği anlarda hareket ettiler. Schurger’in açıklamasına göre bu anlar, katılımcıların beyin aktivitelerindeki gelişigüzel gelgitlerle örtüşmek zorundaydı: Motor sistemleri bir hareket başlatmak için gerekli eşiğe daha yakın olduğu zamanlarda parmak vuruşu yapma ihtimali daha yüksek olmalıydı.

Bu, Libet’in düşündüğü gibi beyinlerimizin parmak vuruşu yapmaya biz henüz bunun farkına varmadan “karar verdiği” anlamına gelmiyor. Daha ziyade, dışarıdan kararlarımızı dayandıracağımız hiçbir girdinin olmadığı bu gibi durumlarda, beynimizin bazen seçeneklerden birine yönelmemiz için terazinin dengesini herhangi bir tarafa yönelttiği ve bu sayede karşımıza çıkan görevlerde sonsuz kararsızlıklar yaşamamızı engellediği anlamına geliyor. Bereitschaftspotential, beynimizdeki dalgalanmaların yükselen evresine, yani karar alma anlarımızla kesişen kısımlara denk geliyor. Tabii ki bu eşleşme bu deneye özel bir durum; bütün seçimleri, hatta çoğu seçimi kapsayan genel bir durumdeğil.

Yakın zamanda yapılan diğer çalışmalar da Bereitschaftspotential’ın “simetri bozucu” işlevini onaylıyor. Farklı bir araştırma ekibi, maymunlara iki eşit seçenekten birini seçmelerinin öğretildiği bir çalışmada maymunun bir sonraki seçiminin, daha seçenekler ona sunulmadan önceki beyin aktivitesiyle korelasyon gösterdiğini gördü.

Ulusal Bilim Akademisi Konferansları (Proceedings of the National Academy of Sciences) isimli akademik dergide yayımlanmadan önceki değerlendirme aşamasında olan bir çalışmada Schurger ve Princeton Üniversitesinden iki araştırmacı, Libet’in deneyininbir versiyonunu tekrarladılar. Beyin aktivitesindeki gürültüyü taraflı şekilde yorumlamayı engellemek adına hiç hareket etmeyen bir kontrol grubu eklediler. Bir yapay zeka sınıflandırıcısı sayesinde, bu iki durumda beyin aktivitesinin hangi noktada farklılık göstermeye başladığını buldular. Libet haklı olsaydı, bu ayrım hareketten 500 milisaniye önce olmalıydı. Fakat algoritma, hareketten 150 milisaniye öncesine kadar — yani Libet’in orijinal deneyinde insanların karara vardıkları an olarak rapor ettikleri zamana kadar — herhangi bir fark bulamadı.

Diğer bir deyişle, insanların karar verme anları olarak öznel biçimde tecrübe ettikleri anlar — Libet’in çalışmasına göre bir illüzyondan ibaret olan anlar — beyinlerinin karara vardıklarını gösterdiği anlar ile örtüşüyordu.

Schurger 2012’de sinirsel-gürültü (neural-noise) açıklamasını ilk getirdiğinde, makale camia dışında pek dikkat çekmese de sinirbilim dünyasında yankı uyandırmıştı. Schurger uzun süredir var olan bir fikri devirdiği için ödüller almıştı. Chapman Üniversitesinde hesaplamalı sinirbilimci (computational neuroscience) Uri Maoz, “Bu, Bereitschaftspotential’ın aslında düşündüğümüz şey olmayabileceğini gösterdi. Belki de bir bakıma, verilerimizi nasıl analiz ettiğimize bağlı olarak insan eliyle yaratılan bir kavramdı.”

Bu açıklama, bir paradigma değişimi yaratması hususunda pek itiraz görmedi. Schurger, kimsenin fark edemediği derecede göze çarpmayan ve nedensellik araştırması yapılmaksızın ne kadar tekrar çalışması yapılırsa yapılsın ortaya çıkarılamayacak klasik bir bilimsel hatayı çürütmüş gibi duruyordu. Şimdiyse hem Libet’i sorgulayanlar hem de destekleyenler, deneylerini Bereitschaftspotential üzerine kurmaktan uzaklaşmaya başladılar (Hâlâ geleneksel fikre bağlı olduğunu bulduğum birkaç kişi de Schurger’in 2012 makalesini okumadığını itiraf etti).

Libet’le beraber çalışıp orijinal deneyleri tekrarlayan Londra Üniversitesi Akademisinden sinirbilimci Patrick Haggard bu fikir için “Zihnimi açtı” diyor.

Schurger’in hatalı olması hâlâ mümkün. Araştırmacılar genel olarak Libet’in Bereitschaftspotential modelini çürüttüğünü kabul ediyorlar, fakat beyin modellemesinin çıkarımsal(inferential) yapısı gelecekte bambaşka bir açıklama için de açık kapı bırakıyor. Ayrıca popüler bilim konuşmaları açısından üzücü olan şey ise Schurger’in çığır açan çalışmasının özgür iradeye dair belalı problemi Libet’in çalışmalarından daha fazla çözmemesi. Aksine, Schruger soruyu daha da derinleştirdi.

Yaptığımız her şey genlerimiz, çevremiz ve beynimizi oluşturan hücrelerin oluşturduğu neden-sonuç zincirleri tarafından mı belirleniyor; yoksa dünyadaki eylemlerimizi etkileyen niyetleri özgürce oluşturabiliyor muyuz? Bu konu son derece karmaşık ve Schurger’in kuvvetli çürütme argümanı daha titiz, daha çok bilgiye dayanarak sorulacak sorulara olan ihtiyacı gözler önüne seriyor.

Maoz, “Filozoflar özgür irade hakkında bin yıllardır tartışıyorlar ve ilerleme de kaydediyorlar. Fakat sinirbilimciler bir seramik mağazasına dalan fil gibi davrandılar ve sorunu bir hamlede çözdüklerini iddia ettiler” diyor. Herkesi aynı görüş altında buluşturabilmek adına sinirbilimciler ve filozofların işbirliğindeki ilk yoğun araştırma programını yönetiyor; bu program John Templeton Vakfı ve Fetzer Enstitüsü tarafından 7 milyon dolarlık bir bütçeyle destekleniyor. Mart 2019’daki açılış konferansında katılımcılar, felsefeden beslenen deneyler tasarlamak için planlarını tartıştılar ve oy birliğiyle “özgür irade”nin çeşitli tanımlarını saptamanın gerekliliğine karar verdiler.

Bu konuda onlar da Libet’e katılıyor. O, kendi çalışmasını yorumlama şekline sadık kalmış olsa da bu deneyin tam bir determinizmi — bilişsel fonksiyonlarımız dahil her olayın önceki olaylar tarafından başlatılıyor olduğu fikri — kanıtlamak için yeterli olmadığını düşünüyordu. 2004’te bir kitabında şöyle yazıyor: “Konunun kim olduğumuz hakkındaki görüşümüz açısından çok temel bir öneminin olduğunu düşünürsek, özgür irademizin yalnızca bir illüzyon olduğu iddiası doğrudan bir kanıta dayanmalı. Öyle bir kanıt da mevcut değil.”

[1] Yani bu tepe noktalarından önceki anlarda neler olduğuna bakarlarsa. (Ç.N.)

Serkan Şener ile Röportaj — CogIST

16/09/2020

Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları

Read More »

“Taklit Oyunu” ve Turing Üzerine Bir İnceleme— Noam Chomsky

01/07/2020

Özgün Adı: Turing on “The Imitation Game” Özet Turing’in makalesi mütevazi amaçlar taşıyor. Makinelerin düşünüp düşünmediği sorusunu “bir tartışma değeri olmadığı” için ekarte ediyor. “Taklit oyunu”nun, bilişsel

Read More »

Zihinsel Temsil Kavramının Tarihsel Gelişimi — Elif Şirin

20/12/2023

Önsöz Ege Üniversitesi Psikoloji bölümünden Dr. Cansu Pala’nın, lisans öğrencilerinin çalışmalarını bir araya getirerek oluşturduğu Psikoloji Tarihi Arşivi bilişsel bilimler için değerli bir kaynak oluşturuyor.Her biri bir

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube