İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Enaksiyon ve Diyalektik (1. Bölüm) — Ezequiel Di Paolo

Çevirmen: Helin Erden
Editör: İlknur Eliş

Özgün Adı: Enaction and Dialectics — Part I

Anahtar kelimeler: Otopoiesis, biyolojik otonomi, biliş, diyalektik, ekosistem, enaksiyon, organizma

Enaktif yaklaşım (enactive approach), Francisco Varela ve meslektaşlarının çalışmalarını temel alan [1], yaşam ve zihinle ilgili büyük sorulara yönelik zengin bir perspektiftir. Enaktif yaklaşım devamlı bir gelişim halinde olduğundan kısa bir metinle özetlenmesi zordur.

Enaksiyon (enaction), yaşamı ve zihni bir süreklilik içinde görme biçimidir. Doğaya böyle bir bakış, diğerleriyle birlikteliğimizdeki zihinsel ve duygusal yaşamımızla ilgili yeni öneriler getirme çabasında Varela’nın düşünce hareketini hem içerik hem de biçim bakımından takip eder. Bu yaklaşımın henüz yanıtlanmamış sorularına odaklanan makaleler, kitaplar, konferanslar ve doktora tezlerindeki artışın gösterdiği üzere enaksiyon, gittikçe artan ve umut verici bir sayıda genç insanın katkıda bulunduğu, oldukça aktif bir araştırma alanıdır. [2]

Beşeri ve sosyal bilimcilerin; çeşitli terapiler ve sanat dalları gibi uygulamalı alanlarda çalışanların, enaksiyonun çağdaş bilişsel bilim ve nörobilime yön veren metaforlarına bir alternatif olarak sunulmasını ilgi çekici bulduklarına inanıyorum. Bu metaforlar bizi zihni beynin bir aktivitesi olarak, beyni ise bir bilgisayar olarak görmeye yönlendirir. Bunun aksine enaktif düşünme biçimi, zihin ve yaşam hakkındaki her ciddi düşünme faaliyetinin merkezine bedenleri, bedenlerin tarihini, ilişkilerini ve deneyimlerini koyar.

Enaksiyon, ana akım işlemlemesel (computational) görüşün indirgeyici bireyselciliğini reddeder. Bu reddin birçok gerekçesi bulunmakla birlikte hepsinin üzerinde durmayacağım. Ancak, bu gerekçeler arasında teknik kavramların geçerlilik kapsamları dışındaki fenomenlere yanlış bir şekilde uygulanmasını eleştiren bilimsel gerekçeler ile, insanların topluluklar ve Dünya ile tesadüfi veya isteğe bağlı bir şekilde ilişkilenen, kendi kendine yetebilen bireysel “adacıklar” olduğu görüşünü reddeden etik ve politik gerekçeler yer alır. Enaksiyonda, bilim yapışımızda çok daha titiz olmalı, kendimiz ve dünyamız hakkında sorular sormaya ve yanıtlamaya yönelik bir çerçeve inşa ederken yüksek bir etik farkındalığa sahip olmalıyız.

Enaktif yaklaşımın temel öğretisi; biyolojik, duyumotor ve sosyal bedenler olarak kendimizi ve dünyamızı diğer insanlarla ve materyal çevremizle (material environment) birlikte yaratmaya devam ettiğimiz bir macera içinde olduğumuzdur. Dünyada oluşumuz (being) ve bir dünyanın vücut bulabilmesi (come into being), bizim aktif katılımımız ve dünyada eylem içinde olmamız sayesindedir. Dünya ile, onu en iyi şekilde modellemeye çalışıp sonrasında bu modellere göre seçimlerimizi yapmaktan ibaret olan bir ilişkinin aksine; enaksiyon, böyle bir kopuşa dair bir tutum almanın mümkün olmasının bile öncesinde dünyada-olmak ve dünyaya aktif olarak katılmakla ilgilidir. Bu görüş, bir enaktif slogan olan “Patikayı yürüyerek açmak” [3] deyimiyle özetlenebilir. Bu deyim bize patikanın (anlamlar dünyası, bedenlerimiz, tarihimiz, geleceğimiz) deşifre edilmesi gereken bir şey olarak dünyada bulunmadığını, ancak bizim pratiklerimiz ve dünyanın sosyomateryal koşullarının birleşiminden doğan devamlı bir inşa halinde olduğunu anlatır. [4]

Bu iddialı önermelerin bilim diline (örneğin, algısal deneyimin oluşturulmasında aktif hareketin rolüyle ilgili hipotezler [5]), pratik diline (örneğin, terapötik süreçlerde özneler arasılığın [intersubjectivity] önemi [6]), ve politik ve etik diline (örneğin, insan olmanın [human becoming] açık yollarının yönlendirilmesinde farklılıkların oluşturucu rolü [7]) çevrilmesi gerekir.

Enaktif yaklaşım (“enaktivizm” terimini kullanmamayı tercih ediyorum) “Yaşayan organizmalar nelerdir?”, “Çevreleriyle nasıl ilişkilenirler?”, “Onları belli bir bakış açısına, amaçlara ve duygusal hayata sahip eyleyiciler (agent) yapan şey nedir?”, “İnsan ve insan dışı organizmalarla nasıl ilişkilenir ve nasıl onlarla birlikte bir anlam dünyası inşa ederiz?” gibi sorularla ilgilenir.

Felsefi açıdan konuşmak gerekirse, enaktif yaklaşım günümüzde bilimi ve felsefeyi domine eden ikilikleri reddeder: özne ve nesne, beden ve zihin, ben ve diğeri, insanlık ve doğa, gözleyen ve gözlenen, tanımlayıcı (descriptive) ve buyurucu (prescriptive) bilgi ve daha nicesi. Ancak, bu reddedişi doğru bir şekilde anlamak gerekir. İkilikleri reddediş, yukarıda yer verilen zihin ve beden gibi terimler arasında yapay sınırlar çizmenin yanlış olduğunu ifade etmekten ibaret değildir; kaldı ki (ikicilik) son yüzyıllarda sık sık dile getirilmiş, savunulabilir bir iddiadır. Öte yandan, anlayışımızı ilerletmek için yeterli değildir. Modernitenin eleştirisi, modernite kadar eskidir. Bugün filozofların ve bilim insanlarının çoğu açıkça, hatta gayet sesli ve ısrarcı bir biçimde ikilikleri reddetse de ikicil (dualistic) düşünme tarzının hala egemen olması, görünenin arkasında hala yapılacak çok iş olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden, bu ikilikleri eleştirmeye ek olarak; hem özne ve nesne, beden ve zihin gibi birbirine zıt olan terimler arasındaki sürekliliklerin hem de farklılıkların pozitif bir açıklamasını yapmak zorunludur. Neden bunları birbirinden farklı, hatta birbirine zıt olarak düşünmek bize çok “doğal” gelir? Zihne dair bedenlenmiş (embodied) bir yaklaşımın başarılı olabilmesi için iki hedefe ulaşması gerekir: Zihinlerimizin tam olarak nasıl bedenlenmiş olduğunu ve görünürde “ikili” olan terimlerin neden aslında süreklilik içinde olduğunu göstermek ve bu terimlerin birbirinden çok ayrı –hatta metafizik olarak bağımsız boyutlara ait- olduğunu düşünmenin neden bu kadar kolay olduğunu, yani kısaca bizi neden sürekliliklerini değil de farklılıklarını öne çıkarmaya iten düşünsel ve duygusal süreçlere davet ettiklerini göstermek.

Bu, farklılıkları silmeden sınırları kaldırma fikridir. Bazı durumlarda bu, sınırları kabul etmek ancak bu sınırlardan geçebilen akışları ve sınırların ötesini görebilmeyi öğrenmek demektir.

Enaktif düşünce, bu açıdan, hem indirgemecilikten hem de bütüncüllükten keskin bir şekilde ayrılır. İkisi de değildir. Daraltıcı da değildir, mistik de. Güçlü ve kesin bir şekilde gizemciliğe karşıdır. Aynı zamanda hem indirgemeciliğe hem de natüralist olmayan yaklaşımlara olan inancı şiddetle reddeder.

Bu surette bir zihin, yaşam ve doğa felsefesi yaratmak zor bir hedef olsa da ve elimizde hala yapılacak çok iş bulunsa da hedefimize ulaşma yolunda olduğumuza inanıyorum. Zihne dair bazı açıklamaların neden reddedilmesi gerektiğini ama aynı zamanda bu açıklamaların neden bir şekilde anlamlı olduğunu söyleyebilmek; bedenlerden dünyaya, biyokimyadan jestlere, jestlerden düşünceye, düşünceden pratiğe, pratikten geleneğe, gelenekten biyokimyaya uzanan karmaşık döngüsellikle (loop) yüzleşmek için birden fazla bakış açısını aynı anda benimsemeyi gerektirir.

Sonuç olarak, bu doğrultudaki amaçlarımıza ulaşabilmemiz için akademinin fildişi kulesinden olup biteni izlemek yerine aktif katılımcılar olmamız gerektiğini söylemek doğru olur. Ayrıca, yüzyıllar boyunca insan düşüncesine eşlik etmesine, dünyanın birçok bölgesinin geleneklerinde yer almasına rağmen şu anda akademik çevrelerde genellikle öğretilmeyen bir düşünce biçimini de anlamamız gerekir. Bahsettiğim şey diyalektik.

Diyalektiğin enaktif düşüncenin kökeninde yer aldığını görürüz. 1976’da, genç Francisco Varela “Bir değil, iki değil” (Not one, not two) isimli bir makale yayınladı. Bu makale, burada tanımlamaya çalıştığım tutumun, yani yaygın ikiliklere karşı almamız gereken tutumun bir özetidir. (Diyalektik yetimizi geliştirmenin bir yolu, birbirlerinden şiddetle ayrıştırılan iki fikre “bir-değil, iki-değil” lensleriyle bakmak ve sonucunda ne olduğunu görmektir.) Varela’nın diyalektikle ilgili uğraşları, 1979 yayını Biyolojik Otonominin İlkeleri (Principles of Biological Autonomy) ile devam etti. Bu yayında Varela, etkilendikleri arasında Karel Kosík’in Somutun Diyalektiği (Dialectics of the Concrete) ve Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi (Critique of Dialectical Reason) gibi diyalektik incelemelere yer verir.

Enaksiyon; sibernetik ve dinamik sistemler teorisi, biyolojik organizasyon teorileri, bedenlenmiş biliş yaklaşımları, fenomenoloji, pragmatizm, psikanaliz ve farkındalık (mindfulness) gelenekleri gibi pek çok kaynaktan yararlansa da, tüm bu perspektiflerin soruları cevaplamada yararlı olabileceğini belirten basit bir çoğulculuk olmaktan uzaktır. Enaksiyonun yaptığı şey bu farklı kaynakları belirli bir soruna uygulanabilecek şekilde somut bir sentezde bir araya getirmektir. Enaksiyon, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilse de, kendine özgü bir düşün-tarzına (think-style) sahip bir düşünce topluluğudur. Düşün-tarzı, bilim filozofu Ludwik Fleck’in Bilimsel Bir Olgunun Oluşumu ve Gelişimi (Genesis and Development of a Scientific Fact) kitabında geçen Denkstil’in (genellikle “düşünce tarzı” olarak çevrilerek daha pasif gösterilir) daha iyi bir çevirisidir.

Enaksiyonun düşün-tarzı diyalektiktir. Hep böyle olagelmiştir.

Bu, bana göre, enaksiyonu sistemler teorisinden, sibernetikten, bedenlenmiş bilişsel bilimden, fenomenolojiden, biyolojiden ve onu besleyen diğer alanlardan farklı yapan şeydir. Bu alanların da diyalektikle kendi karşılaşmaları olmuştur ancak bunlar sıklıkla “ucundan kıyısından” karşılaşmalardır. [8] Diyalektik, bir diyalog içerisinde, bir soruya farklı bakış açılarından bakarak etrafında daireler çizmemizdir. Bu süreçte gerilim, gelişim ve bu hareketlilik içinde fikirlerimizin değiştiğine, kavramlarımızın evrimleştiğine dair kabuller görülür. Diyalektik tutumun kalbinde bu vardır.

Bu noktada size neden böyle düşündüğümü anlatmalı, birkaç örnek vermeli ve bu iddiamı olabildiğince netleştirmeye çalışmalıyım.

Burada diyalektik düşünmenin çeşitli yönlerini sunacağım. Diyalektik düşünme, (bazen iddia edildiği gibi) kuralları değiştirilemez olan yekpare ve dogmatik bir yaklaşım değildir. Düşünme tarzımızın tarihsel olduğunu, doğayla ve sıklıkla bizimkilerden farklı olan çeşitli bakış açılarıyla etkileşimlerimiz sonucunda evrimleştiğini kabul eder.

Diyalektik düşünmenin önemli yönlerinden ilki, düşünme tarzımızı tekrar somut olana yönlendirmeyi amaçlamasıdır. Tüm üretken düşünceler bir somutlaştırma (concretization) sürecidir. Bu, bir düşünce üretme ve onları kullanma sürecidir.

Soyutlamalar (abstraction) beden ve zihnimizin etkinlikleridir (operation). Örneğin bozuk bir parçayı makineden çıkardığımızda (izole ettiğimizde), güzellik kavramını güzel bulduğumuz şeylerden ayırdığımızda yaptığımız şey soyutlamadır. Burada bir sorun yoktur, bunu çoğunlukla yapmamız gerekir. Ancak diyalektik, bize bir noktada parçaları birleştirebilmek için geriye, somut olana gitmemiz gerektiğini de hatırlatır. Böylece soyut ilişkilerin tesadüfi olmadığını, bütünün parçalarının izole edildiklerinde diğer parçalarla birlikte olduklarından farklı olduklarını görür ve buna benzer pek çok gözlem yapabiliriz. Diyalektiğin hedefi, temelleri Hegel’den gelen, ancak Marx ile yeni bir önem kazanan “soyutun somuta yükselmesi” fikridir. Varela’nın yayınlarında; her zaman bozulmalar ve çelişkilerle baş etmemiz gerekmesinde kendini gösteren “somutun yeniden cezbedişi” (re-enchantment of the concrete) konusundaki ısrarında bunun açıkça belirtildiğini görüyoruz. Anlamlandırmanın (sense-making) enaktif kavramlaştırılmasının temelinde bunlar yer alır. [9]

Çoğu insan diyalektiği bir kurallar dizisi olarak düşünür. Gerçekten de, birbirine zıt fikirler arasında sentez kurulması, niceliğin niteliğe dönüştürülmesi gibi sıklıkla tekrarlanan diyalektik örüntüler vardır. Ancak bunların, yalnızca konuya uygun olduğunda uygulanabileceği anlaşılmalıdır. Peki, bunların uygulanabilir olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bize bunu elimizdeki somut durum söylemeli (ve biz de dinlemeliyiz).

Merleau-Ponty, bunu Diyalektiğin Maceraları (Adventures of the Dialectic), Merleau-Ponty (1973, 203) kitabının son sözünde çok açık bir şekilde belirtmiştir. Uygun diyalektik aracı, her zaman karşı karşıya olduğumuz somut gruplaşmaya (constellation) hitap etmelidir.

Başka bir ifadeyle, diyalektik düşünmek, dünyanın (sorunun, sistemin, fenomenin) bize rehberlik etmesine ve düşüncemizi gitmesi gereken yere yönlendirmesidir. Bu açıdan, bizler kopuk izleyiciler olamayız. Diyalektiğin temelinde yatan iki epistemik özellik, aktif katılımcılık ve eleştiridir; bildiklerimizin eksik olduğunun, dönüşüm içinde olduğunun her zaman bilincinde olmaktır.

Bunun okullarda öğretildiğini göremezsiniz! En azından, Batı akademisinde. Yine de bu düşünce biçimi, karmaşık sistemleri anlayabilmek açısından oldukça uygundur; özellikle biyolojik, ekolojik ve tarihsel sistemleri.

Diyalektiği analitik/indirgemeci düşünceyle ve bütüncüllükle karşılaştırmak için duyu organlarımıza hitap eden bir metafordan yararlanmak verimli olacaktır. Ancak bu metaforun da bazı sınırlılıkları olduğunu aklımızda bulundurmalıyız.

Analitik düşüncenin görsel epistemolojiye dayandığı söylenebilir. Bu, ayağa kalkıp baktığımız, parçalarını birbirinden izole ettiğimiz, uzamsal bölgelerinin modelinde sınırlar çizdiğimiz ve varlıklar arasındaki ilişkileri haritalayan resimleri kullanarak düşündüğümüz bir görüntüler epistemolojisidir [10]. Bu lokal, ayrımsal (differential) bir uzamsallıkla düşünme yoludur. Dünyada, dışarıda ne olduğunu görürüz. İlişkilerinden bağımsız olarak, parçalara odaklanabiliriz (örneğin, istersek bir resimdeki renkli bir noktaya odaklanabilmemiz gibi).

Bunun aksine, bütüncüllük (holism); analizin sonuçlarını yaşanmış deneyimlerle kıyaslamanın yarattığı tatminsizlikten beslenen bir hissetme epistemolojisi (feeling epistemology) tarafından yönlendirilir. Analitik bakışın ötesine geçer ve bütünler olarak ortaya çıkan bağlantı örüntülerini ve uyumu öne çıkarır. Bu bakış açısının örnekleri Romantiklerden, Goethe’den başlayıp organikçiliğin (organicism) bazı dallarından “eko-“ ön ekinin günümüzdeki suistimalcilerine dek uzanır. Baskın olan şey bütündür; uyumun, bağlantısallığın ve içte olmanın (interiority) taşıyıcısı olan bir deneyimde, bir mevcudiyet olarak bulunur. Onunla, neyin “burada” olduğunu, neyin inkâr edilemez olduğunu hissetme yoluyla ilişkileniriz. Bu da uzamsal bir düşünme yoludur ancak buradaki uzamsallık, ayrımsal değil bütünleyicidir (integral). Bütüncül bilgi, bir şeye odaklanmak yerine etrafını sarar, kapsar, şeyleri bir araya getirir.

İki durumda da bilgimizin nesnesine mesafeli olabilir ve onun kendi adına konuşmasına izin vermek yerine, onu kendi bakış açımızdan fazla-belirlemeye (over-determination) yatkın olabiliriz. Analitik bakış ne kadar detaya inmeli? Bütüncül his ne kadar yukarı çıkmalı?

Diyalektik, ayrıca burada enaksiyonu da dahil etmek istiyorum, temelde bir dinleme epistemolojisidir. Hareket eder ve dinleriz, seslere dikkat ederiz; yalnızca görünür ve içte olanı değil çoğul olanı da duyarız (örneğin insan sesleri, bir şehrin sesleri; birçok varlığın içinde ve dışında olanları aynı anda duyabiliriz, aç bir arkadaşımızın yemeğin hazırlanmasını sabırsızca beklerken karnının guruldaması gibi). Dinlemek, anda bulunan bir bilicinin anlamayı istediği şey ve o şeyin –kendi ayrı gürültüsüne sahip olan- bağlamıyla kurduğu diyalogda aldığı tutumdur. Dışarıda ve içeride ne olduğunu dinleriz ama daha da önemlisi, bunların arasında ve etrafında ne olduğunu da dinleriz. Bilmek için ilişkileniriz ve bu yüzden bilmek; gördüklerimiz, hissettiklerimiz, dinlediklerimiz, dünya, deneyimlerimiz, pratiklerimiz ve bilmenin katılımcısı olma tutumu arasındaki diyalektik dönüşümün bir hareketi haline gelir. Dinlemede zaman ve mekânın da rolü vardır ancak bunlar görme ve hissetmenin uzamsallığından farklıdır, çünkü ölçekler akış halinde olduğundan biz de kaçınılmaz olarak sürece dâhilizdir. Bu akış tam da diyalektik düşünceye zamansal karakterini veren şeydir (sesi mekânda alıkoyamayız çünkü geçicidir; bazen en yüksek sesler en küçük şeylerden gelir, bazen büyük şeylerden gelen bir gümbürtü kendini zorla üste çıkarır). Bizi sürece doğrudan dâhil ettiği için, diyalektik asla bizden kopuk olamayan bir düşünce tarzıdır. Çelişkileri, onların bize anlattığı hikâyeyi ve kendimizi zamana doğru bir şekilde adapte etme ihtiyacımızı dinleyebilmek için sezgilerimizi ve titizliğimizi geliştirmek zorundayız.

Enaksiyon ne analiz ne de bütüncüllüktür. Ancak hem analizden hem de bütüncüllükten beslenir. O ya da bu değildir. Hem odur, hem de bu.

Bu metafor hakkında konuşmayı burada bırakabiliriz, çünkü vermek istediğim mesaj bu farklı tutumların dünyayla görsel, sezgisel veya işitsel olarak ilişkilenme biçimimizle tamamen örtüştüğü değil. Yine de, bu metafor bilme biçimleri arasındaki farklılıklara geçici bir yaklaşım sunar. Bu yazının ikinci bölümünde, fikirlerimizi daha da somutlaştırmak için, en geniş anlamıyla diyalektiğin nasıl enaktif yaklaşımın en başından beri bir parçası olduğunu inceleyeceğiz.

Notlar

[1] Enaktif yaklaşımın tarihinin Francisco Varela, Evan Thompson ve Eleanor Rosch’un Bedenlenmiş Zihin (The Embodied Mind; Varela ve diğerleri, 1991) kitabıyla başladığı kabul edilir. Ancak bu kitaptaki fikirlerden bazılarının taslakları Varela’nın 1979’da yayınlanan kitabı Biyolojik Otonominin İlkeleri (Principles of Biological Autonomy; Varela ve diğerleri, 1979) ve bu iki kitap arasındaki on yılda yayınlanmış birkaç makalede mevcuttur. Ayrıca bkz. Thompson (2007).

[2] Örneğin bkz. Colombetti (2014), Noë (2004), Gallagher (2017), Hutto & Myin (2017), Di Paolo ve diğerleri (2017, 2018), de Haan (2020).

[3] Laying down the path in walking. (Ç.N.)

[4] Bu slogan, İspanyol şair Antonio Machado’nun bir şiirinden alınmış bir dizedir. Bu ifadenin daha eski bir kullanımı için bkz. Varela (1987).

[5] Bkz. örneğin Duyumotor Yaşam (Sensorimotor Life; Di Paolo ve diğerleri, 2017) kitabında geliştirilen duyumotor dengelemenin enaktif teorisi veya sosyal bilişe enaktif yaklaşımın (De Jaegher ve diğerleri, 2010) İnteraktif Beyin Hipotezi’ne (The Interactive Brain Hypothesis) dönüşümü (Di Paolo & De Jaegher 2012).

[6] Örneğin bkz. Fuchs (2018), de Haan (2020).

[7] İnsan olmak (human becoming) ile ilgili bkz. Di Paolo (2021), farklılığa dayanan enaktif epistemoloji için bkz. De Jaegher (2021). Felsefe dergisi Topoi’nin özel bir sayısı, enaksiyon ve etik ilişkisi üzerine 14 makaleyi bir araya getirir, bkz. Dierckxsens (2022).

[8] Örneğin, fenomenolojide Merleau-Ponty (1968, 1973), Tran Duc Thao (1986). Biyolojide Levins & Lewontin (1985). Bedenlenmiş bilişsel bilimde Reed (1996), Lave (1988). Gelişim psikolojisinde Leontev (1978), Riegel (1979), Holzkamp (1983). Diğer örnekler için bkz. Di Paolo ve diğerleri (2018), 6. bölüm.

[9] Varela (1992). Eylem ve sosyal etkileşimdeki bozulmalar bağlamında anlamlandırma için bkz. Di Paolo (2005) ve De Jaegher & Di Paolo (2007).

[10] Martin Heidegger (1976) ve daha sonra Charles Taylor (2005) gibi çeşitli filozoflar tarafından değinilen bir nokta.

Kaynakça

Colombetti, G. (2014), The Feeling Body: Affective Science Meets the Enactive Mind, Cambridge MA: MIT Press.

De Haan, S. (2020). Enactive Psychiatry. Cambridge: Cambridge University Press.

De Jaegher H. (2021). Loving and knowing: Reflections for an engaged epistemology. Phenomenology and the Cognitive Sciences 20(5): 847–870.

De Jaegher, H., & Di Paolo, E. A. (2007). Participatory sense-making. Phenomenology and the Cognitive Sciences, 6(4), 485– 507. https://doi.org/10.1007/s11097-007-9076-9

De Jaegher, H., Di Paolo, E. A., & Gallagher, S. (2010). Can social interaction constitute social cognition? Trends in Cognitive Sciences, 14, 441–447.

Di Paolo, E. A. (2005). Autopoiesis, adaptivity, teleology, agency. Phenomenology and the Cognitive Sciences, 4(4), 429–452. https://doi.org/10.1007/s11097-005-9002-y

Di Paolo, E. A. (2021). Enactive becoming. Phenomenology and the Cognitive Sciences, 20(5), 783–809. https://doi.org/10.1007/s11097-019-09654-1

Di Paolo, E. A., Buhrmann, T., & Barandiaran, X. E. (2017). Sensorimotor Life: An Enactive Proposal. Oxford: Oxford University Press.

Di Paolo E. A., Cuffari E. C. & De Jaegher H. (2018) Linguistic bodies: The continuity between life and language. MIT Press, Cambridge MA.

Di Paolo, E. A., & De Jaegher, H. (2012). The interactive brain hypothesis. Frontiers in Human Neuroscience, 6, 163.

Dierckxsens, G. (2022). Introduction: Ethical Dimensions of Enactive Cognition — Perspectives on Enactivism, Bioethics and Applied Ethics. Topoi, 41, 235–239.

Gallagher, S. (2017). Enactivist Interventions: Rethinking the Mind. Oxford: Oxford University Press.

Holzkamp, K. (1983). Grundlegung der Psychologie. Frankfurt: Campus.

Hutto, D. D., & Myin, E. (2017). Evolving Enactivism: Basic Minds Meet Content. Cambridge, MA: MIT Press.

Lave, J. (1988). Cognition in Practice. Cambridge: Cambridge University Press.

Leontev, A. N. (1978). Activity, Consciousness, and Personality. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.

Levins, R., & Lewontin, R. C. (1985). The Dialectical Biologist. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Fuchs, T. (2018). Ecology of the Brain: The Phenomenology and Biology of the Embodied Mind. Oxford: Oxford University Press.

Heidegger, M. (1976). The age of the world view. Boundary 2, 4(2): 341–355. doi:10.2307/302139

Merleau-Ponty, M. (1968). The Visible and the Invisible (A. Lingis, Trans.). Evanston, IL: Northwestern University Press.

Merleau-Ponty, M. (1973). Adventures of the Dialectic (J. Bien, Trans.). Evanston, IL: Northwestern University Press.

Noë, Alva (2004). Action in perception. Cambridge, Mass: MIT Press.

Reed, E. S. (1996). The challenge of historical materialist epistemology. In I. Parker & R. Spears (Eds.), Psychology and Society: Radical Theory and Practice (pp. 21–34). London: Pluto Press.

Riegel, K. F. (1979). Foundations of Dialectical Psychology. New York: Academic Press.

Taylor, C. (2005). Merleau-Ponty and the epistemological picture. In T. Carman & M. B. N. Hansen (Eds.), The Cambridge Companion to Merleau-Ponty (pp. 26–49). Cambridge: Cambridge University Press.

Thao, T. D. (1986). Phenomenology and Dialectical Materialism (D. J. Herman & D. V. Morano, Trans.). Dordrecht, The Netherlands: D. Reidel.

Thompson, E. (2007). Mind in Life: Biology, Phenomenology, and the Sciences of Mind. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Varela, F. J. (1979). Principles of Biological Autonomy. New York: North Holland.

Varela F. J. (1987) Laying down a path in walking: A biologist’s look at a new biology. Cybernetic 2: 6–15.

Varela, F. J. (1992). Making it concrete: Before, during and after breakdowns. Revue Internationale de Psychopathologie, 4, 435–450.

Varela, F. J., Thompson, E., & Rosch, E. (1991). The Embodied Mind: Cognitive Science and Human Experience. Cambridge, MA: MIT Press.

Nörogörüntüleme — Kognitif VikiMaraton

22/09/2020

Bu döküman 2 Eylül 2020 ‘de CogIST olarak Vikipedi Türkiye’de gerçekleştirdiğimiz katkıların bir arşivi niteliğindedir. Vikipedideki maddeler sıklıkla değiştirilebildiği için, bu katkıların kendi payımıza düşen

Read More »

Belleğin Unutulan Kısmı — Lauren Gravitz

02/01/2022

Özgün Adı: The forgotten part of memory Uzun bir süre boyunca belleğe dair bir kusur olarak görülmesine rağmen, araştırmacılar (bir şeyleri) unutabilmenin beynin nasıl çalıştığı hakkında

Read More »

Nörokonstrüktivizm — Kognitif VikiMaraton

22/09/2020

Bu döküman 2 Eylül 2020 ‘de CogIST olarak Vikipedi Türkiye’de gerçekleştirdiğimiz katkıların bir arşivi niteliğindedir. Vikipedideki maddeler sıklıkla değiştirilebildiği için, bu katkıların kendi payımıza düşen

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube