Ayşe Nur Genç, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunu ve İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji yüksek lisans öğrencisi. Lisans döneminden bu yana dil gelişimi, dil-düşünce ilişkisi, müzik algısı gibi konulara ilgili.
Eylemin kendisiyle dilsel ifadesi arasında bir ilişki ortaya koyan ve havlamak, fısıldamak, patlamak gibi sözcüklerde açıkça görülen adlandırma biçimi Türkçede yansıma sözcükler olarak bilinir. Bu adlandırma biçimleri, örneklerde de olduğu gibi eylemin ses özelliklerini bir bakıma betimler. Peki ya bir şeyleri adlandırırken aynı zamanda şeylerin görsel özelliklerini de hesaba katan herhangi bir sistemden söz edilebilir mi? Yani sözcüklerle onların işaret ettikleri arasında birtakım örüntüler var olabilir mi? En basit örnekle kaleme kalem, kağıda kağıt dememizin sözüm ona mantıklı bir açıklamasını yapmak mümkün olabilir mi?
Amerikalı dilbilimci Charles F. Hockett, 1963 yılında insan dilinin karakteristiklerini tanımlarken dilin gelişigüzel yapılandığını (arbitrariness) öne sürdü. Buna göre sözcükler ve onların işaret ettikleri arasında herhangi bir anlamlı ilişkiden söz edilemezdi. Bu argüman aynı zamanda adlandırma süreçlerinde farklı modaliteler arasında bir ilişkinin de olmadığını ifade eder (Cuskley ve Kirby, 2013). Dolayısıyla sözcüklerin fonem özellikleri tamamıyla sese özgüdür ve bunlar, şeylerin diğer algısal veya anlamsal özellikleriyle ilişki içerisinde değildir.
Hockett insan diline özgü karakteristikleri tartışırken, belki de yeterince hesaba katmadığı deneysel bir çalışma ve bu çalışmanın ortaya koymuş olduğu dikkat çekici bulgular vardı. Sapir (1929) ve Köhler (1929), şeyler adlandırılırken onların görsel özellikleri ile onları temsil edecek ifadelerin ses özellikleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu öne sürdü. Bu fenomen ses sembolizmi (sound symbolism) olarak ifade edildi. Sapir büyüklük özellikleri, Köhler ise şekilsel özellikler üzerinden bir ilişki tanımlamıştı. Sapir’in çalışmasında, katılımcılara birbirlerine göre daha küçük ve daha büyük olan iki şekil ve bu şekillerle eşleştirmeleri gereken iki sahte sözcük (pseudo-word) sunuldu. Bu sahte sözcükler mal ve mil olarak bildirildi. Katılımcılar çoğunlukla küçük olan şekli mil, büyük olan şekli ise mal sözcüğüyle eşleştirme eğiliminde oldular. Aslında şeylerin büyüklüğüyle onları sesli ifade ederken gösterilen ağız açıklıklarının (oral cavity) büyüklüğü arasında bir ilişki var gibi görünüyordu. Dolayısıyla sözcüklerin sesli ifade edilişinde salt ses özelliklerinin hesaba katılamayacağı, aslında görsel modalitenin de adlandırmada etkili olduğu söylenebilirdi. Köhler ise benzer bir ilişkiyi şekil özellikleri açısından ortaya koydu. Onun çalışmasında da daha yuvarlak hatlara sahip olan şeklin maluma, daha keskin hatlara sahip olan şeklin ise takate sahte sözcüğüyle eşleştirilme eğilimi vardı. Sapir’in çalışmasına benzer olarak, ağız açıklığının daha yuvarlak ya da daha keskin hatlara sahip olup olmaması, şeklin karakteriyle uyumluluk gösteriyordu. Ses sembolizmi konusunda belki de en popüler çalışmalardan biri ve aynı zamanda söz konusu eşleştirme eğilimlerini daha net bir biçimde açıklamaya soyunan çalışma ise Ramachandran ve Hubbard’ın (2001) çalışmalarıdır. Aslında Köhler ile çok benzer bir deneysel paradigmaya sahip olan bu çalışmada, yine şekil özellikleri üzerinden bir ses sembolizmi tanımlanmıştır. Katılımcılar daha yuvarlak hatlara sahip olan şekli bouba, daha keskin hatlara sahip olan şekli ise kiki sahte sözcüğüyle eşleştirme eğilimindedirler.
Ses sembolizmi konusu zaman içinde popülerleştikçe farklı parametrelerle birlikte ele alınarak deneysel düzlemde farklı boyutlarıyla tartışılmıştır. Bu konuda ilk akla gelen şeylerden biri, adlandırmadaki bu eğilimin kültüre bağlı olup olmadığıdır. Çünkü şüphesiz farklı dillerin konuşucuları, bu eğilimi farklı ölçülerde veya farklı açılardan gösteriyor olabilir. Nitekim kültürler arası yapılan bazı çalışmalar ses sembolizminin farklı kültürlerde görüldüğünü, bu yönüyle farklı kültürlere genellenebileceğini, öte yandan seslerin bazı fiziksel özellikleri bakımından kısmi farklılıklar gözlemlenebileceğini ortaya koymuştur (Maurer ve ark., 2006; Bremner ve ark., 2013; Chen ve ark., 2016). Örneğin spektrogram desenlerinden yararlanarak ses sembolizmini seslerin fiziksel özellikleri üzerinden araştıran bir çalışmada (Chen ve ark., 2016), sesin genliği (amplitude) Kuzey Amerikalı katılımcıların şekil ve sesleri eşleştirmeyle ilgili eğilimlerini keskinlikten (spikiness) daha fazla etkilemiştir. [Spektrogram, bir sesin fiziksel özelliklerini ses dalgalarıyla analiz ederek grafik üzerinde görselleştirmeye yarar.] Taylandlı katılımcılar için ise böyle bir etki söz konusu değildir. Bu çalışma, ses sembolizmi etkisinin farklı algısal boyutlar aracılığıyla ince ayar (fine-tuned) işlemlemeye tabi olduğunu gösterir.
Ses sembolizmini tartışmak için ele alınan diğer bir önemli parametre ise yaştır. Öğrenmenin etkisini indirgeyebilmek adına çalışmacılar, özellikle konuşma öncesi dönemdeki bebeklerle birtakım araştırmalar yürütmüşlerdir. Bu dönemdeki bebeklerde de yetişkinlere benzer şekilde, ses-şekil eşleştirmelerinin belirli bir örüntüyü takip ettiği bulgulanmıştır (Asano ve ark., 2015; Monaghan ve ark., 2012; Ozturk ve ark., 2013). Dahası, bazı araştırmalar hem yetişkinlerin hem de bebeklerin, kelimelerin şekil sembolizmi gösterdiği durumda (yani öğrenilen sahte sözcükler temsil ettikleri şekillerle biçimsel olarak uyumlu olduğunda) göstermedikleri duruma kıyasla daha kolay öğrendiklerini öne sürmüştür (Imai ve Kita, 2014; Monaghan ve ark., 2012). Ayrıca bazı beyin görüntüleme çalışmalarının da söz konusu bulgularla uyumlu olduğu söylenebilir. Şekil sembolizmi gösteren eşleştirme durumunda gama bandı aktivasyonunda bir genlik artışı kaydedilmiştir (Asano ve ark., 2015). Ayrıca araştırmacılar, uyumsuzluk durumunda N400 dalgasını gözlemlemişlerdir. [EEG çalışmalarında N400 indeksi, anlamsal entegrasyon zorluğu yani uyumsuzluğa verilen tepkiyi ifade eder.]
Bazı çalışmalarda da ses sembolizmi etkisi farklı klinik popülasyonlarda incelenmiştir. Örneğin işitme kaybıyla doğan bebeklerin yetişkinliklerinde gösterdikleri şekil sembolizmi etkisinin gücü, işitme cihazının ilk kullanım yaşı ile ilişkilendirilmiştir (Gold ve Segal, 2020). 23 aylık olmadan önce işitme cihazı kullanan katılımcılar, şekil sembolizmi etkisine karşı belirgin şekilde daha duyarlıydılar. Bu çalışmanın sonucu, ses sembolizmi gelişiminin kritik bir dönemi kapsadığına işaret etmektedir. Bazı çalışmacılar ise disleksi veya otizm spektrum bozuklukları olan bireylerde ses sembolizminin etkisini inceleyerek, çoklu duyusal bütünleştirici mekanizmalar (multisensory integrative mechanism) açısından görülen bir problemin ses sembolizmi bağlamındaki çapraz işlemlemeleri (ses ve görüntü) etkileyip etkilemeyeceğini araştırmışlardır. Beklenen bir biçimde, disleksi (Drijivers ve ark., 2015) ve otizm spektrum bozukluğu (Oberman ve Ramachandran, 2008) olan bireyler, şekil sembolizmi etkisine karşı daha az duyarlıdırlar.
Literatürde konuyu sosyal bağlamda ele alan çalışmalara da rastlamak mümkün. Örneğin Barton ve Halberstadt (2018), katılımcıların söyleniş bakımından yuvarlak hatlı / keskin hatlı isimleri insanların yüz biçimleriyle ilintili olarak eşleştirdiğini tespit etmiştir. Bu da aslında insanların başkalarının fiziksel özellikleri hakkında bir tür sosyal bir ön yargıya sahip olduğunu gösterir. Konuyla ilgili olarak diğer bir çalışmada Elsen (2017), Almanca dilindeki bilimkurgu ve fantastik öykülerdeki karakterlerin adlarını incelemiştir. Katılımcılardan belirli isimlerin karakterlere ne kadar uyduğunu derecelendirmeleri istenmiş, karakterlerin fiziksel özelliklerinin kararları önemli ölçüde etkilediği bulgulanmıştır.
Ses Sembolizminin Altında Yatan Mekanizmalar
1. Artikülasyon Süreçleri ve Şekil Karakteristiği Açısından Benzerlikler
Yazının bu bölümüne gelene kadar dahi satır aralarında sıkça bahsi geçen, zira literatürde çokça ele alınan ilk açıklama, artikülasyon sırasındaki ağız özellikleriyle nesnelerin şekil özellikleri arasındaki benzerliğe vurgu yapıyor. Bu açıklama, en basit haliyle gözümüzün önünde duran bir nesneyi adlandırırken, onun şekil ve büyüklük gibi görsel özelliklerini ağızımızın şekliyle taklit etmeye çalıştığımızı öne sürer. Şüphesiz bu mekanizma göründüğü kadar basit bir mekanizma değildir. Öyle ki, dilbilimciler farklı harf kombinasyonlarında sesin fiziksel özelliklerinin farklı yapılandığını, dolayısıyla meselenin sadece yuvarlak bir hatta sahip olup olmamak ya da büyüklük ilişkisi açısından açıklanamayacağını söyler. (Örneğin “p” ve “t” gibi sesli olmayan kapalı ünsüzlerle “m” ve “n” gibi sonorant ünsüzler yuvarlak hatlı “o” sesiyle birleşseler dahi farklı karakterde olacaklardır.)
Söz konusu açıklamayla ilgili önemli bir açık, konuyla ilgili yapılan deneylerde katılımcıların artikülasyon süreçleri ve şekil karakteristiği açısından benzer görülen özellikleri yalnızca deneysel bir görev sırasında kullanıp kullanmadıklarıdır. Yani iki farklı şeyi ilişkilendirmemiz istendiğinde, bu iki şey arasında bazı ortak özellikler yakalamaya çalışmamız aslında beklendik bir durum. Üstelik bu çabanın bilinçli halde sürdürülmesi koşulu da yok. Otomatik süreçlerin etkisiyle de benzerlikler üzerinden bir karar alma mekanizması söz konusu olabilir. Dolayısıyla böyle bir süreç, bu tür çağrışımların her zaman için zihnimizde bir yerde var olduğu anlamına gelmeyebilir. Bazı araştırmacılar bu problemi katılımcıları iki uyaran arasında bazı ortak özellikler bulmaya zorlamayan örtük ölçümler kullanarak ele aldı. Parise ve Spence (2012), ses sembolizmini araştırmak için örtük çağrışım testinin (IAT; Greenwald ve ark., 1998) değiştirilmiş bir versiyonunu kullandı. Katılımcıların tepki süreleri, uyumlu durumda (örneğin, şekil yuvarlak ve ses “bouba”), uyumsuz duruma göre (örneğin, şekil yuvarlak ama ses “kiki”) daha yüksekti. Konuyla ilgili diğer bir anahtar, ön hazırlama (priming) etkisiyle yürütülen araştırmalar olmuştur. Ön hazırlama etkisinden ve sınıflandırma görevinden yararlanılan bir araştırmada katılımcılar, yuvarlak hatlı sahte sözcüklerin sunumlarını takiben, biçimce belirsiz görselleri daha ziyade yuvarlak şekil kategorisinde sınıflandırmışlardır (Sidhu, 2014; Sidhu ve Pexman, 2017).
2. Doğada Birlikte Meydana Gelen Uyaranların İlişkilendirilmesi
Diğer bir açıklamaya göre, birlikte meydana gelen belirli uyaranların öğrenilmesi, bu ilişkilerin içselleştirilmesine, bir nevi “koşullanma” etkisine sebep olabilir (Spence, 2011). Dolayısıyla nesneler ve sesler arasındaki dilbilimsel ilişkiler, doğadaki nesne-ses eşlemelerini temsil eder. Mesela ses fiziğine göre, bir cismin çıkarabileceği ses frekansı, hacmi ve kalınlığı azaldıkça artar. Doğada gözlemlenen bu belirli ilişkiler, insanlar tarafından ses sembolizmine uyarlanmış olabilir. Bu argüman, elbette ki bir dizi öğrenme deneyleriyle ele alınmaktadır. Örneğin Ernst’in (2007) bir çalışmasında, katılımcılar sistematik maruz kalmanın ardından, daha önce birbiriyle ilişkili olarak açıklanmayan görsel ve işitsel uyaranlar arasında örtük bir ilişkilendirme eğilimi göstermişlerdir. Öyle ki katılımcılar, öğrenme tamamlandıktan sonra bu yeni ilişkilerin kurallarını uygulamışlardır. Bazı beyin görüntüleme çalışmalarının sonuçları da bu argümanı destekler niteliktedir. Katılımcılar aynı anda meydana gelen görsel-işitsel uyaranları deneyimledikten sonra, uyaranlar tek bir modda sunulduğunda hem işitsel hem de görsel alanlarda önemli ölçüde aktivasyon gözlemlenmiştir (Zangenehpour ve Zatorre, 2010).
Şüphesiz bu açıklamanın en önemli varsayımlarından biri meseleye doğuştancı bir tutumla yaklaşmamasıdır. Sembolik çağrışımların öğrenme yoluyla kazanıldıkları düşünülmektedir. Öte yandan, bebeklerde ses sembolizminin etkisini araştıran çalışmaların göz önüne serdiği sonuçlar bu bağlamda çelişkili görünür. Bu noktada konuyla ilgili çalışmaların bahsedildiği bölüme dönmekte yarar var.
Sonuç
Sağlıklı bebekler şekil sembolizmi etkisine duyarlı olsa da, işitme kaybıyla doğan bebeklerin işitme cihazı kullanım yaşı 23 aylık dönemden itibaren geciktikçe ses sembolizminin etkisi azalmaktadır. Bu bağlamda, bu fenomenin kaynağı hem doğuştancı hem de öğrenmeci karaktere bağlı gibi görünüyor. Bu da dil ve zihin söz konusu olduğunda ele alınan diğer pek çok konu gibi etkileşimci yaklaşıma göz kırpıyor. Dolayısıyla gerek artikülasyon gerek akustik özelliklerin, şeylerin ses temsilleriyle olan ilişkilerine belirli ölçülerde katkıda bulunabileceği göz önünde bulundurulabilir. Ancak artikülasyon süreçleri ile seslerin fiziksel özelliklerinin kendi içerisinde de bir etkileşimde olması konuyu daha da derin ve karmaşık hale getirmektedir. Bu noktada, aslında deneysel psikoloji içinde çalışılabilen bir konunun sınırlarının sinestezi fenomenine taşınması ve konunun spekülatif bir boyut kazanması da olası elbette.
Kaynakça
Asano, M., Imai, M., Kita, S., Kitajo, K., Okada, H., & Thierry, G. (2015). Sound symbolism scaffolds language development in preverbal infants. Cortex, 63, 196–205.
Barton, D. N., & Halberstadt, J. (2018). A social Bouba/Kiki effect: A bias for people whose names match their faces. Psychonomic Bulletin & Review, 25(3), 1013–1020.
Bremner, A. J., Caparos, S., Davidoff, J., de Fockert, J., Linnell, K. J., & Spence, C. (2013). “Bouba” and “Kiki” in Namibia? A remote culture make similar shape–sound matches, but different shape–taste matches to Westerners. Cognition, 126(2), 165–172.
Chen, Y. C., Huang, P. C., Woods, A., & Spence, C. (2016). When “Bouba” equals “Kiki”: Cultural commonalities and cultural differences in sound-shape correspondences. Scientific reports, 6(1), 1–9.
Cuskley, C., & Kirby, S. (2013). Synesthesia, cross-modality, and language evolution. Oxford handbook of synaesthesia, 20, 869–907.
Ernst, M. O. (2007). Learning to integrate arbitrary signals from vision and touch. Journal of vision, 7(5), 7–7.
Elsen, H. (2017). The two meanings of sound symbolism. Open Linguistics, 3(1), 491–499.
Gold, R., & Segal, O. (2020). The Bouba–Kiki Effect in persons with prelingual auditory deprivation. Language Learning and Development, 16(1), 49–60.
Greenwald, A. G., McGhee, D. E., & Schwartz, J. L. (1998). Measuring individual differences in implicit cognition: the implicit association test. Journal of personality and social psychology, 74(6), 1464.
Hockett, C. (1963). The problem of universals in language. In J. Greenberg (Ed.), Universals of language (pp. 1–22). Cambridge, MA: MIT Press.
Imai, M., & Kita, S. (2014). The sound symbolism bootstrapping hypothesis for language acquisition and language evolution. Philosophical transactions of the Royal Society B: Biological sciences, 369(1651), 20130298.
Köhler, W. (1929). Gestalt psychology. New York: Liveright.
Maurer, D., Pathman, T., & Mondloch, C. J. (2006). The shape of boubas: Sound–shape correspondences in toddlers and adults. Developmental science, 9(3), 316–322.
Monaghan, P., Mattock, K., & Walker, P. (2012). The role of sound symbolism in language learning. Journal of experimental psychology: Learning, memory, and cognition, 38(5), 1152.
Oberman, L. M., & Ramachandran, V. S. (2008). Preliminary evidence for deficits in multisensory integration in autism spectrum disorders: The mirror neuron hypothesis. Social Neuroscience, 3(3–4), 348–355.
Ozturk, O., Krehm, M., & Vouloumanos, A. (2013). Sound symbolism in infancy: Evidence for sound–shape cross-modal correspondences in 4-month-olds. Journal of experimental child psychology, 114(2), 173–186.
Parise, C. V., & Spence, C. (2012). Audiovisual crossmodal correspondences and sound symbolism: a study using the implicit association test. Experimental Brain Research, 220(3), 319–333.
Sapir, E. (1929). A study in phonetic symbolism. Journal of experimental psychology, 12(3), 225.
Sidhu, D. (2014). Priming Boubas and Kikis: Searching For a Sound Symbolic Priming Effect (Unpublished master’s thesis). University of Calgary, Calgary, AB. doi:10.11575/PRISM/27431.
Sidhu, D. M., & Pexman, P. M. (2017). A prime example of the Maluma/Takete effect? Testing for sound symbolic priming. Cognitive Science, 41(7), 1958–1987.
Spence, C. (2011). Crossmodal correspondences: A tutorial review. Attention, Perception, & Psychophysics, 73, 971–995.
Zangenehpour, S., & Zatorre, R. J. (2010). Crossmodal recruitment of primary visual cortex following brief exposure to bimodal audiovisual stimuli. Neuropsychologia, 48(2), 591–600.