İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Sosyal İzolasyon Beyni Nasıl Etkiliyor? — Catherine Offord

Çevirmen: Ege Kingir
Editör: Ayşe Nur Genç

Özgün Adı: How Social Isolation Affects the Brain

Daisy Fancourt, Birleşik Krallık hükümeti resmi olarak ulusal karantina ilan ettiğinde güneybatı İngiltere’nin Surrey bölgesindeki evindeydi. Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson 23 Mart’ta televizyondan yayınlanan konuşmasında; COVID-19’un yayılışını dizginlemek için halka açık alanların kapatılmasını ve insanlardan spor yapmak ve temel ihtiyaçlarını karşılamaları haricinde evde kalmalarını talep eden bir dizi önlem sıraladı. Londra Üniversitesi Akademisinde epidemiyolojist[1] olan Fancourt’a göre bu açıklama, onun gündelik hayatına yansıyan bir değişiklikten çok daha fazlası anlamına geliyordu. Bu, zorunlu izolasyonun ve pandemiyle alakalı diğer değişimlerin Britanya halkı üzerindeki etkisini incelemek üzere haftalar boyunca planlanacak olan büyük bir çalışmanın başlangıcıydı.

Daha normal zamanlarda da izolasyon gibi sosyal faktörlerin zihinsel ve fiziksel sağlığımızı nasıl etkilediğini çalışan Fancourt ve meslektaşları, Johnson’ın Mart sonundaki açıklamasından önce İtalya’nın ve arkasından diğer Avrupa ülkelerinin halka açık alanları kapatışını, insanların hareketlerine kısıtlamalar getirişini izliyordu: Birleşik Krallık’ın da aynı şeyi yapmasına uzun bir süre kalmadığını fark ettiler. Fancourt, “Hemen veri toplamaya başlamamız gerektiğini hissettik.” diyor. Fancourt ve meslektaşları, karantinanın bazı etkilerini gerçek zamanlı olarak takip edebilecek bir çalışmanın temellerini çabukça attı. Bu çalışmada, 24 Mart ile Haziran ortası arasında haftalık çevrimiçi (online) anket doldurmaları ve bazı durumlarda telefon görüşmeleriyle psikolojik iyi oluşlarına, zihinsel sağlık durumlarına ve başa çıkma yöntemlerine ilişkin soruları yanıtlamaları için 70000 den fazla katılımcı toplandı.

Bu proje ile Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer yerlerde süren benzer projeler, insanların çevrelerindeki diğer insanlarla etkileşimlerinde meydana gelen değişimlerin, onların biyolojilerini nasıl etkilediği üzerine daha geniş bir literatürü tamamlamayı amaçlıyor. COVID-19 küresel yayılışına başlamadan önce bile milyonlarca insan, araştırmacıların gözünde sosyal olarak izoleydi — toplumdan soyutlanmışlardı ve az sayıda kişisel ilişkileri, dış dünyayla az miktarda iletişimleri vardı. Avrupa Birliği’nin istatistiklerine göre de, vatandaşların %7’sinden fazlası arkadaş ve akrabalarıyla senede bir defadan az buluştuklarını söylüyor. Aynı zamanda, Birleşik Krallık’ta yapılan anketler, 60 yaşın üstündeki yarım milyon insanın her gününü yalnız geçirdiğini gösteriyor.

Bu sayılar halk sağlığı uzmanlarını endişelendiriyor çünkü bilimsel araştırmalar, sosyal izolasyon — sıklıkla buna eşlik eden yalnızlık gibi negatif hislerle birlikte — ile sağlıksızlık arasında bir ilişki ortaya çıkarmış durumda. Fancourt, “İzolasyon ve yalnızlığın farklı tiplerdeki hastalık vakaları ve erken ölümlerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteren ve giderek artan kanıtlar görüyoruz” diyor. Obezite ve kardiyovasküler problemler gibi fiziksel sağlık sıkıntılarıyla olan birçok bağlantısının yanı sıra, insan beynine bir dizi olası etkisi de artık belgelenmiş durumda: Sosyal izolasyon, depresyon ve anksiyete gibi zihinsel sağlığa (mental health) dair sonuçlarının yanı sıra, artan bilişsel zayıflama ve bunama riskiyle de ilişkilendiriliyor.

Araştırmacıların, pandemi sırasında alınan önlemlerin bu riskleri artırıp artırmadığını ve artırıyorsa ne ölçüde artırdığını anlamaları yıllar sürecek. Şu anda insanlar, daha önce hiç yaşanmamış türde bir izolasyonu, hastalık korkusu ve maddi zorluklar gibi diğer baskılarla birleşmiş bir şekilde deneyimliyorlar. Chicago Üniversitesinden sosyal sinirbilimci ve bilişsel psikolog Stephanie Cacioppo, şu anda sosyal izolasyonun etkilerini ve bunları hafifletmek için gerekenleri araştırmanın her zamankinden daha önemli olduğunu söylüyor. “Biz sosyal bir türüz.” diyor ve ekliyor: “Hayatta kalmak için gerçekten diğerlerine ihtiyacımız var.”

Uzatılmış Sosyal İzolasyonun Bilişsel Etkileri

1972’de Fransız maceraperest ve bilim insanı Michel Siffre, kendini 6 aydan uzun bir süre boyunca Teksas’ta bir mağaraya kapattı — bu meşhur deney, kendi kendini izole etme (self-isolation) deneyleri arasında hâlâ en uzunlarından biri. Bu 205 gün boyunca zihnindeki etkileri özenle belgeleyen Siffre, birkaç aydan sonra “düşüncelerini zar zor sıralayabildiğini” yazmıştı. Beşinci aya gelindiğinde ise, yazdığına göre bir arkadaşlık için o kadar çaresizmiş ki bir fareyle (başarısız bir şekilde) arkadaş olmaya çalışmış.

Bu tarz bir deney ve bir uzay aracı ekibinin ya da Antarktika’daki uzak araştırma istasyonlarında çalışan bilim insanlarının deneyimlediği daha ılımlı izolasyon süreçleri, duyusal ve sosyal yoksunluğun (sensory and social deprivation) bilişsel ve zihinsel (cognitive and mental) etkilerine dair bazı işaretler sunuyor. İnsanlar düzenli şekilde kafa karışıklığı, kişiliklerinde değişimler ile anksiyete ve depresyon nöbetleri yaşadıklarını bildiriyorlar. Bu deneylerin daha sert versiyonları, tüm dünyadaki hapishanelerde durmaksızın yapılıyor. Sadece Amerika’da on binlerce mahkum hücre hapsinde ve bunun bilişsel-zihinsel sağlıkları üzerinde son derece yıkıcı ve uzun süren etkileri var. (Aşağıdaki “Aşırı İzolasyon” başlığına bakınız.)

Fakat sosyal izolasyon, insan toplumunun çoğunda, etkisini bu deneylerdekine göre daha sinsi yollarla gösteriyor; toplumun yaşlı bireyler gibi hassas üyelerini orantısız biçimde etkiliyor ve etkileri on yıllarca değilse bile senelerce fark edilmeyecek kadar yavaşça birikebiliyor. Araştırmacılar ve psikologlar tarafından halihazırda halk sağlığına karşı bir risk olarak tanımlanan sosyal izolasyonun bu görece hafif biçimi, kişinin sosyal bağlarını ve zihnin işleyişi arasındaki ilişkileri araştıran uzun dönemli çalışmalarda daha iyi gözleniyor.

Birçok çalışma kronik sosyal izolasyonun bilişsel zayıflamayla ilişkili olduğunu ve bilişsel zayıflamanın izolasyondan birkaç yıl sonra geldiğini bulmuş durumda. Örneğin 2013’te yayımlanan, İngilizlerle yaşlanma üzerine yapılan boylamsal bir çalışmada[2] (English Longitudinal Study of Ageing — ELSA), 6000’den fazla yaşlı bireyin iki farklı zamanda bilişsel işlevleri (cognitive function) ölçülmüş. Araştırmacıların bulduğuna göre, çalışmanın başında daha az sosyal temas ve aktivitede bulunduğunu söyleyenlerin sözel akıcılık (verbal fluency) ve hatırlama (memory recall) görevleriyle ölçülen bilişsel işlevlerinde daha fazla zayıflama görülmüş.

Daha yakın zamanda yapılan çalışmalar da bu ilişkiyi güçlendiriyor. 2019’da ELSA’ya katılmış 11000’den fazla kişiyi içeren çalışma, ortalamanın üzerinde sosyal izolasyonda kaldığını söyleyen erkeklerin ve giderek artan bir şekilde sosyal izolasyonda kaldıklarını söyleyen kadınların, iki yıl içerisinde hafızalarının ortalamanın üzerinde bir düşüş gösterdiğini tespit etti. Fakat Londra Üniversitesi Akademisinde Fancourt’la birlikte çalışan psikolog ve epidemiyolog — aynı zamanda ELSA’nın müdürü — Andrew Steptoe, bu sonuçların izolasyonun beyin işlevlerinde kötüye gidişe yol açtığını göstermediği konusunda uyarıyor; bilişsel zayıflamanın bazı insanları daha az sosyalleşmeye itmesi de mümkün.

İZOLE BEYİN

İzolasyon sürecindeki hayvanlar ve insanlar hakkındaki çalışmalar, beyinde sosyal etkileşimin azlığından etkilendiği gözüken bazı yapılar tespit etti. Bu çalışmalar nedensellik ilişkilerini ortaya koymasa da — ve her zaman birbirleriyle aynı fikirlere sahip olmasalar da — fiziksel izolasyonun veya yalnızlık hissinin beyin işlevlerine ve bilişe zarar verme mekanizmalarının bazılarına ışık tutuyor.

Prefrontal Korteks: Bazı çalışmalarda yalnız insanların prefrontal korteks (karar verme ve sosyal davranışlar için önemli bir bölge) hacimlerinde azalma görülürken, diğer bazı çalışmalar da bu ilişkinin kişilik etmenleri aracılığıyla ortaya çıkıyor olabileceğini öne sürüyor. Türdeşlerinden izole edilen kemirgenlerin prefrontal kortekslerinden alınan sinyallerde ise düzensizlik gözüküyor.

Hipokampüs: İzole kalan insanların veya diğer hayvanların hipokampüsleri normalden küçük olabiliyor ve beyin-türevli nörotrofik faktör (brain-derived neurotrophic factor) yoğunluklarında düşüklük görülebiliyor; bu iki özellik de öğrenme ve hafızanın zarar görmesiyle ilişkili. Bazı çalışmalar, salgılanması hipokampüs tarafından kontrol edilen ve hipokampüsü etkileyen stres hormonu kortizolün izole kalan hayvanlarda daha yüksek miktarda olduğunu gösteriyor.

Amigdala: 10 yıl kadar önce araştırmacılar, insanların sosyal ağlarının genişliği ve amigdala bölgelerinin (duyguların işlenmesinde önemli, badem şeklinde iki bölge) hacimleri arasında bir korelasyon tespit etti. Daha yakın zamanda ortaya çıkan deliller ise, yalnız insanların amigdalalarının daha küçük olduğunu öne sürüyor.

Aslında, izolasyon ve bilişsel sağlık arasındaki ilişki tam anlamıyla net değil. Yakın zamanda 50’den fazla çalışmanın meta-analizini[3] yapan klinik psikolog Linda Clare ve Exeter Üniversitesinden meslektaşları, sosyal izolasyon ve yaşlılıkta bilişsel zayıflama arasında bir ilişki için makul düzeyde kanıt olsa da; bu ilişkinin bilişsel zayıflama ile eğitim düzeyi arasındaki ilişki gibi yaşam tarzıyla ilgili diğer faktörlere bağlı ilişkiler kadar güçlü olmadığını gösterdi. Çalışmaları Birleşik Krallık’taki demans (bunama — dementia) hastalarına ve onların bakıcılarına yardım etme yollarına odaklanan Clare, “Bu konunun birçok farklı yoldan ele alındığını, konuyla ilgili birçok farklı çalışmanın yapıldığını ve farklı metotların kullanıldığını kabul etmek zorundayız.” diyor. Farklı çalışmalar sosyal izolasyonu ve bilişi farklı şekillerde değerlendiriyorlar ve her araştırmada izole kalan insanların boş zaman aktivitelerinde bulunma ve gönüllü veya ödemeli çalışmalara katılma sıklıkları gibi karıştırıcı değişkenler dikkate alınmıyor. Bütün bu değişkenliklere rağmen Clare, “Sosyal aktivitelere daha çok katılmak ve yaşlılıkta daha iyi bilişsel işlevlere sahip olmak arasında makul ölçüde sıkı bir ilişkinin olduğunu gördük.” diyor.

Cacioppo; bu karmaşık ilişkileri anlamanın önündeki bir diğer zorluğun da izolasyonun nesnel ve öznel ölçümlerinin birbirine karıştırılması olduğunu söylüyor: “Biliyoruz ki fiziksel olarak izole olmakla duygusal olarak izole olmak arasında bir fark var.” diyor. Sınırlı sosyal bağları olan herkes kendini yalnız hissetmediği gibi, çok sayıda sosyal bağı olan bazı insanlar da kendilerini yalnız hissediyor. Cacioppo bazı insanların özellikle olumsuz etkilerinden zarar görmeden kendi başına olmayı seçebildiğini; öte yandan yalnızlığın doğası gereği olumsuz bir duygu olduğunu ve uzun süreli olduğunda sıklıkla depresif semptomlarla ilişkilendiğini ekliyor: “Yalnızlık, ilişkilerinde istediklerinle sahip oldukların arasındaki bir uyuşmazlıktır.” diyor.

Bazı çalışmalar bu ince farklılıkları; Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles (UCLA) yalnızlık ölçeği olarak bilinen bir ölçüm sisteminden yararlanıp, sosyal izolasyon ve yalnızlığı paralel biçimde ölçerek ayrıştırmayı denedi. 1970’lerde UCLA’deki araştırmacılar tarafından geliştirilen bu ölçek, sosyal çevrenin genişliği ve diğer insanlarla ilişki kurma sıklığı gibi daha nesnel ölçütlere dayanan sosyal izolasyon ölçümünün aksine, insanların sosyal açıdan ne kadar bağlı hissettiğini ölçmek için bir dizi önermeden yararlanıyor. İngiltere’de yakın zamanda yapılan boylamsal bir çalışma, sosyal izolasyon ve yalnızlığın her birinin daha zayıf fiziksel ve zihinsel sağlıkla ilişkili olduğunu ve en güçlü ilişkinin her iki durumu da rapor eden kişilerde görüldüğünü tespit etti. Bununla birlikte, İspanya’daki yetişkinler üzerine 3 yıl süren ve 2019’da yayımlanan bir çalışma da sosyal izolasyon ve yalnızlığın birbirlerinden bağımsız biçimde bilişsel zayıflamayla ilişkili olduğunu gösterdi. Diğer çalışmalar bu iki ölçütten sadece birine dair etkiler buldu: Örneğin Birleşik Krallık ve Hollanda’daki çalışmalar, sosyal izolasyonun değil de yalnızlığın demans hastalığının habercisi olduğunu buldu. Bu bulguların aksine birkaç ay önce bioRxiv’de yayımlanan bir ön baskıda, Birleşik Krallık’taki 150000 yetişkinde demans hastalığı için genetik faktörler de dikkate alındığında yalnızlığın değil de, sosyal izolasyonun artan demans hastalığı riskiyle ilişkili olduğu raporlandı.

Steptoe, “Bu çok değişken bir resim.” diyor ve ekliyor: “Bazen farklı örüntüler bulunabiliyor.”

İzolasyonun Beyin İşlevleriyle Bağlantısı İçin Olası Mekanizmalar

Birkaç yıl önce Antarktik araştırma istasyonu Neumayer III’ün dokuz kişilik ekibi 14 ay süren ziyaretlerini bitirdiklerinde; -50 derecelik soğuklara, günışığı miktarında keskin değişimlere ve dış dünyayla uzun süreli iletişim yokluğuna katlanmışlardı. Anlaşıldı ki beyinlerinde görülen etkiler azımsanamayacak ölçüdeydi.

Yolculuktan önce ve sonra Max Planck İnsan Gelişimi Enstitüsündeki (Max Planck Institute for Human Development) sinirbilimciler tarafından yapılan yapısal MRI (structural MRI) testleri, hipokampüse bilgi ileten, öğrenme ve bellekle ilişkili bir beyin bölgesi olan dentat kıvrımında (dentate gyrus) anatomik değişimler olduğunu gösteriyordu: Ekip üyelerinin dentat kıvrımları ortalama %7 civarında ufalmıştı. Aynı zamanda kanlarında ortalamadan düşük bir seviyede beyin-türevli nörotrofik faktör — stresi düzenlemede ve hafızada rol alan bir protein — vardı ve yolculuktan döndükten sonra uzamsal farkındalık ve dikkat testlerinde öncekine göre daha kötü performans sergilediler.

Bu çalışmadaki katılımcılar, seferleri boyunca sosyal izolasyondan daha fazlasıyla mücadele ediyorlardı; bu yüzden beyinlerinde gözlenen değişimlerin sosyal temasın yokluğuyla mı yoksa sirkadiyen[4] bozulmayla (circadian disruption) veya deneyimlerinin başka bir boyutuyla mı ilişkili olduğunu bilmek zordu. Fakat toplumun genelinde sosyal izolasyon ve yalnızlık üzerine çalışan araştırmacılar, beyin yapılarında, işin içindeki biyolojik mekanizmaları ortaya çıkarmaya yardımcı olabilecek farklılıkları belgelemeye başlıyor. (Yukarıdaki çizime bakabilirsiniz.)

Aynı Max Planck Enstitüsünden sinirbilimci (Antarktik çalışmasının bir ortağı değil) Sandra Düzel, Berlin Yaşlanma Çalışması (Berlin Aging Study) isimli boylamsal çalışmaya katılan 300’den fazla kişi üzerinde bu tarz farklılıkları çalışmaya koyuldu. Düzel ve meslektaşları, beynin çeşitli bölgelerinin hacimlerini haritalamak için MRI kullanarak; UCLA yalnızlık ölçeğinde yüksek skor alan kişilerin, sosyal temas düzeylerinden bağımsız olarak, birtakım beyin bölgelerinde gri madde hacimlerinin daha küçük olduğunu tespit etti. Bu bölgeler hipokampüs ve amigdalayı — duyguları işlemedeki rolüyle bilinir — içeriyordu. Düzel, The Scientist’e yazdığı bir e-postada bu bulguların yalnızlığın o beyin bölgelerinde ufalmaya yol açtığını göstermediğini; fakat araştırmacıların sosyal uyaranların eksikliği ve yalnızlığın tetiklediği stresi bu ufalmada etkili faktörler arasında gördüğünü söylüyordu.

İnsanlar gibi sosyal canlılar olan farelerle yakın zamanda yapılan araştırmalar, sosyal etkileşimin normal beyin yapısı ve işlevselliğini korumadaki rolünü destekliyor ve bazı moleküler mekanizmalar hakkında ipuçları veriyor. Örneğin 2018’de yapılan bir çalışma, farelerde sosyal izolasyonun diğer bireyleri tanıma becerisine etkisini inceledi — Bu çalışma, araştırmacıların farelerin birbiriyle etkileşirken geçirdikleri süreyi ölçerek değerlendirdiği bir çalışma: Yabancı bir fare, tanıdık bir fareye göre daha çok ilgi çekiyor. Araştırmacıların bulgularına göre, bir haftaya kadar sosyal izolasyonda tutulan yetişkin fareler, yabancı ve tanıdık fareleri ayırt etmede daha kötüydü. Fareleri kolonilerindeki arkadaşlarının olduğu kafeslerine geri koymak, onlara tanıma kabiliyetlerini geri kazandırdı; tıpkı Alzheimer hastalığında hafıza problemleriyle ilişkilendirilen küçük bir sinyal proteini Rac1’i (signaling protein) engellemenin kazandırdığı gibi. İzole tutulmamış hayvanlarda Rac1 proteinini aktifleştirmek, izole tutulmuş hayvanların sergilediği unutkanlığı bu hayvanların da sergilemesine sebep oldu.

Utah Üniversitesi Tıp Fakültesinden sinirbilimci Moriel Zelikowsky, hayvan çalışmalarında yalnızlıkla sosyal izolasyonu ayırt etmek imkansız olsa da bu tarz kontrol deneylerinin, izolasyonun beyin üzerindeki etkilerine dair özgün içgörüler sunduğunu söylüyor. Örneğin onun Kaliforniya Teknoloji Enstitüsündeki (Caltech) doktora sonrası görevinde yürüttüğü fare çalışmaları; çeşitli bilişsel işlevlerde rol alan bir sinyal nöropeptidi Tac2’nin, izolasyonun davranışsal etkilerinin oluşmasına aracılık ettiğine dair önceden bilinmeyen bir rolü olduğunu ortaya çıkardı.

Ekip bu peptidin, birkaç hafta yalnız barındırılan farelerin beyninde geniş bölgelerde ve yüksek miktarlarda ifade edilirken[5] ; başka iki sıçanın yanında barındırılan kontrol grubu farelerinde veya sadece 24 saat yalnız barındırılan kemirgenlerde böyle olmadığını buldu. Birkaç haftayı tek başına geçiren fareler aynı zamanda saldırganlık da gösterdiler — izolasyonun tipik bir davranışsal etkisi — fakat bu davranış Tac2’nin normalde bağlandığı protein reseptörünü bloke eden bir ilaç ile engellendi. Zelikowsky’nin söylediğine göre bu buluşlar Tac2’nin, yoldaşlardan ayrılmanın verdiği ani strestense uzun dönem izolasyonun bazı etkilerini düzenlemede rol alıyor olabileceğini gösteriyor olabilir. Fakat bu nöropeptit hakkında; stres tepkisinde rol alan diğer hormonlarla nasıl etkileştiği ve insanlarda da aynı şekilde işlev görüp görmediği gibi, bu ekibin hâlâ bilmediği çok şey var.

Hayvan çalışmaları ile insanlarda yapılan gözleme dayalı çalışmaların aynı çizgiye geldiği bir alan izolasyon ile iltihaplanma (inflammation) — bilişsel işlevlere ve tüm vücuttaki diğer süreçlere negatif etkileri olabilen bir tepki — arasındaki bağ. Örneğin ondan fazla hayvan çalışması, izole bırakılmış farelerde interleukin-6 gibi iltihaplanma sinyali olan moleküllerin dolaşımında artışlar gösteriyor ve bu konuda iki düzineden fazla insan odaklı çalışmanın yakın zamanda yapılan meta-analizi de yalnızlık çeken insanların kanlarında aynı sitokinin yoğunluğunda tutarlı şekilde bir artış olduğunu söylüyor. Bu meta-analiz aynı zamanda sosyal izolasyonun öncelikli olarak yüksek C-reactive protein (CRP) ve fibrinojen — fare ve insanlarda iltihaba yol açan tepkilerde rol alan iki molekül — yoğunluklarıyla da bağlantılı olduğunu gösterdi.

Bu meta-analizde yer verilen çalışmaların birinin eş yazarlardan olan Fancourt’un söylediğine göre, bu araştırma çizgisinden ortaya çıkmaya başlayan fotoğraf, sosyal izolasyon ve yalnızlığın iltihaba yol açan tepkilere birbirinden farklı fakat yakın ilişkili etkilerinin olduğuna işaret ediyor. Onun çalışmaları; sosyal izolasyonun yüksek CRP ve fibrinojen yoğunluklarıyla, yalnızlığın ise iltihaplanmayı engellemeye yardımcı olan insülin benzeri büyüme faktörü 1’in (insülin-like growth factor 1) düşük yoğunluğuyla ilişkili olduğunu buldu. Fancourt, “İzolasyon ve yalnızlığın ikisi de iltihaplanmaya bağlıydı.” diyor ve ekliyor: “Ama sosyal izolasyon direkt olarak iltihaplanma göstergeleriyle bağlantılıyken yalnızlık, iltihaba yol açan tepkilerin ne ölçüde yaşanacağını veya önleneceğini denetlemede görevli bir yolakla (pathway) bağlantılıydı.”

Olası sağlık riskleri hakkındaki diğer araştırmalar gibi sosyal izolasyon çalışmaları da gözlemler ile somut biyolojik neticeler arasındaki bağlantıyı kurmakta zorlanıyor. İnsan çalışmaları yalnızca ilişkileri ortaya çıkartabiliyor ve Steptoe’nun söylediğine göre deneysel hayvan çalışmaları da; “teoride o yolakların çalıştığını gösterebilir, fakat pratikte o şekilde işlediklerini göstermez”. Yine de şu ana kadar araştırmalar, sinirbilimcilerin sosyal izolasyona tepkide ne tür faktörlerin yer aldığına dair anlayışlarını detaylandırdı — ve belki de daha önemlisi; bu tarz bir izolasyonun yol açabileceği problemleri hafifletmek için bazı denemelere ilham kaynağı oldu.

Sosyal Olarak İzole İnsanlarda Bilişi Korumak

İster beyin sağlığıyla ister yalnız yaşamanın getirdiği daha dolaylı risklerle alakalı olsun, sosyal izolasyonun olası risklerini tanıma bağlamında birçok devlet ve sağlık kuruluşu, izole durumda (veya öyle hissedildiğinde) olması en muhtemel kişilerle toplumun geri kalanı arasındaki bağlantıyı güçlendirmek için sosyal yardım kampanyalarına yatırım yaptı. Aynı zamanda Amerika ve başka yerlerdeki ortak barınma organizasyonları, paylaşımlı yaşam alanları sağlayarak sosyal bağlılığı teşvik etmeyi amaçlıyor ama bunların yalnızlığı azaltmadaki etkisi henüz ölçülmeyi bekliyor.

İnsanların sosyal yaşamı veya yaşam şartlarıyla ilgili değişimler durumu düzeltmeye yetmediğinde veya yeterli olmayacak gibi gözüktüğünde, bazı araştırmacılar geçici de olsa ilaç tedavisinin yardımcı olabileceğini savunuyor. Cacioppo ve rahmetli eşi John — sosyal sinirbilim ve yalnızlık çalışmalarının öncülerinden biri — BDNF seviyelerinin düzenlenmesinde ve stres durumunda oluşan çeşitli duygusal ve davranışsal tepkilerde rol alan allopregnanolone adlı steroid hormonunun, yalnızlığın etkilerini yatıştırabileceğini öne sürdü. Cacioppo’nun ekibi 2017’den beri pregnanolone isimli çok benzer bir molekülü test etmek için yalnız kişilerle çalışıyor fakat bu çalışma pandemi sebebiyle zorunlu olarak askıya alınmış durumda.

Zelikowsky, meslektaşlarıyla yaptıkları fare deneylerinde Tac2 reseptörlerini bloke etmek için kullandıkları osanetant adlı bir ilacın, kronik izolasyon deneyimlemekte olan insanların tedavisinde kullanılmak için de umut vaad ettiğini belirtiyor. Zelikowsky, ilacın aslen 1990’larda Sanofi-Synthelabo adlı (şu anki adı Sanofi) Fransa merkezli bir ilaç firması tarafından şizofreni tedavisi için geliştirilmiş olduğunu, fakat istenen fayda sağlanamadığı için üretiminin durdurulduğunu söylüyor. İlacın izolasyon veya yalnızlıktan muzdarip insanlar üzerindeki potansiyel etkisini inceleyen herhangi bir klinik çalışmadan da haberdar olmadığını ekliyor.

Öte yandan diğer araştırmacılar, sosyal izolasyonla ilişkilendirilen bilişsel zayıflama ve diğer etkilerin risklerini azaltmak için davranışsal müdahale yöntemlerine odaklanıyor. Örneğin Fancourt ve Steptoe; bilişsel faaliyetleri artırmanın, kişinin sosyal faaliyetlerinden bağımsız olarak koruyucu bir etkisinin olduğunu gösterdi. Yakın zamanda yapılan bir çalışma ise; müze, galeri veya sergileri daha sık ziyaret eden ya da tiyatro, konser veya operaya daha sık gidenlerin, sonraki on yıl içinde hatırlama ve sözel yeteneklerinde düşüş gösterme ihtimallerinin daha düşük olduğunu gösterdi. (Aynı ilişki sinemaya gitmek için geçerli değildi.) Aynı araştırmacılar 2019’daki çalışmalarında, bu tarz kültürel aktivitelere katılmanın daha düşük demans hastalığı riskiyle ilişkili olduğunu öne sürdü.

Fancourt, içinde bulunduğumuz pandemi sürecinde yapılan araştırmaların katkı sunabileceği bir alanın da bu olduğunu söylüyor. Bu kriz sırasında milyonlarca insan istekleri dışında kendilerini izole durumda buldu ve anketler, pandeminin başlangıcından bu yana birçok insanın — Birleşik Krallık’ta yapılan bir çalışmaya göre özellikle kadınların — giderek daha yalnız hissettiğine işaret ediyor.

Bazı insanlar yalnız kalabilmekten zevk alırken, diğerleri sosyal çevreleriyle bağlantılı kalabilmek için yeni yollar buldu — bu yollar, farklı insanların fiziksel anlamda toplumdan koparılmanın etkileriyle nasıl baş ettiği hakkında kritik bilgiler sağlayabilir. Örneğin Fancourt diyor ki, “Eğer hepimiz insanlarla konuşmak, Skype ve Zoom görüşmeleri yapmak, mesajlaşmak için çokça çaba sarf ediyorsak, bu şekilde izolasyonun bazı olumsuz etkilerini dengeleyebiliyor muyuz?”

Fancourt, araştırmacı bakış açısından bu durumun, geleneksel biçimlerdeki sosyal temasın eksikliğinin, insan biyolojisini nasıl etkilediği hakkında yeni sorular sormak için benzeri görülmemiş bir fırsat olduğunu söylüyor. “Bu, izolasyon ve yalnızlık gibi kavramlar hakkında düşünme biçimimizi gerçekten değiştirebilir.” diyor ve ekliyor: “Bu kavramları, bu sıradışı doğal deneyin bize öğrettikleri doğrultusunda farklı bir biçimde tanımlamaya ve araştırmaya başlayabiliriz.”

Aşırı İzolasyon

Amerika Birleşik Devletleri’nde her sene on binlerce mahkum, duyusal uyaranlardan uzak ve diğer insanlardan soyutlanmış bir biçimde; penceresiz, küçük bir hücrede haftalar veya aylar geçiriyor. Bu tarz aşırı bir izolasyon süreci geçiren insanlarla yapılan anket çalışmaları; düşünmede ve bilgileri hatırlamada zorluklar, saplantılı düşünme, halüsinasyon ve diğer psikotik (psychotic) belirtilerin yanı sıra uzun dönemde zihinsel hastalık riskleri ve artan intihar vakaları gibi bir dizi olumsuz bilişsel sonuca işaret ediyor. Hücre hapsinin bu gibi etkilerinin çalışıldığı araştırmalar eskiye dayanıyor; 19. yüzyılda mahkumların gözlemlendiği çalışmalarda da; yüksek dereceli psikotik hastalar, yalnız şekilde barınmaya ve duyusal uyaranlardan uzak kalmaya dayanmaya başladı. Son birkaç on yıldır Kanada, Norveç, Güney Afrika ve İsviçre’de yapılan çalışmalardan da benzer sonuçlar çıktı.

Hücre hapsi şartlarının taklit edildiği hayvan çalışmaları da beyinde birtakım olası biyolojik etkilere işaret ediyor. Örneğin fare çalışmaları, uzatılmış izolasyonun yarattığı stresin; hipokampüs hacminde düşüş gibi beyin yapısında meydana gelen bazı değişimlere ek olarak, nöroplastisite[6] (neuroplasticity) ve kimyasal sinyalizasyonla (chemical signaling) ilişkili genlerin kendini göstermelerinde bazı farklılıklara yol açabileceğini gösterdi.

Sinirbilimciler, bu araştırmaların hücre hapsi deneyimlemiş insanlar için yapılan yasal düzenlemelerde de kullanılabilmesi adına zorlu bir mücadele veriyor. Birleşik Devletler’de birçok mahkeme; psikolojik acıya dair bu delillerin, teşhis edilen bir akıl hastalığı veya psikolojik şiddetin aksine, “kaba ve sıradışı bir cezalandırma” için yeterli deliller olmadığı ve dolayısıyla anayasanın çiğnenmesi olarak sayılamayacağı gerekçesiyle reddetti. Öte yandan hayvan çalışmalarına dayandırılan nörobiyolojik (neurobiological) araştırmalar da, hayvan merkezli çalışmaların insanlara genellenemeyeceği gerekçesiyle reddedildi. Ancak 2015’te, mahkumlar ile Kaliforniya valisi arasında dönüm noktası niteliğinde bir anlaşma kısmen nörobilimsel delillere dayanarak karara bağlandı ve bu eyaletin hapishanelerinde süresiz hücre hapsi uygulamasının sona erdirilmesiyle sonuçlandı.

[1] Epidemiyoloji; toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen belirteçleri inceleyen bir tıp bilimi dalıdır.

[2] Boylamsal (longitudinal) çalışmalar, bir araştırmaya dahil olan katılımcıların belirli zaman dilimlerinde tekrarlı bir şekilde incelendiği çalışmalardır.

[3] Meta analiz, belirli bir konuda yapılmış farklı araştırmaların sonuçlarının birleştirilmesi ve istatistiki açıdan değerlendirilmesidir.

[4] Sirkadiyen saat, biyokimyasal faaliyetlerin ve davranış ritimlerinin 24 saatlik zaman dilimi içerisindeki düzenidir.

[5] Gen ifadesi, DNA dizisi olan genlerin, fonksiyonel protein yapılarına dönüşmesi süreci için kullanılan terimdir.

[6] Nöroplastisite, beynin yapısal ya da işlevsel olarak değişikliğe uğrayabilme yeteneğidir.

Geştalt Kuramı ve Bilişsel Psikoloji 6 — Esra Mungan

07/11/2021

“Geştalt Kuramı ve Bilişsel Psikoloji” serisinin tüm yazılarına buradan erişebilirsiniz. Dr. Esra Mungan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi. Başlıca çalışma alanını sözel bellek, müzik belleği ve

Read More »

ChatGPT’nin En Zor İmtihanı: Şiir — Berkay Havuk

08/11/2023

Berkay Havuk, girişimci ve yazar. Teknoloji ve inovasyon alanlarında yazılar kaleme alan Havuk, girişimcilikte 5 yıllık bir deneyime sahiptir. Bir girişim stüdyosu olan StartupFabrika’nın ve

Read More »

Yapay Zekanın Varoluşsal Riskleri Üzerine — Romain Brette

18/05/2023

Özgün Adı: On the existential risks of artificial intelligence Yapay zekadaki etkileyici ilerleme insanlığın eninde sonunda silinip yok olması veya yapay süperzekalar tarafından köleleştirilmesi korkusunu yeniden

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube