Özgün Adı: Did we evolve to see reality, or are spacetime and objects just our user interface?*
Uzayzamanı, hayatın ve bilincin doğal bir şekilde evrildiği antik bir sahne olarak düşünüyoruz. Ancak evrimin mantığı bizi yeniden düşünmeye itebilir.
Nesneleri uzayzamanda görürüz — bir tutam tuz, bir paket erik, yıldızlardan oluşan bir gökyüzü. Mikroskop, teleskop ve diğer çeşitli teknolojilerin yardımıyla görüş alanımızı atom, nöron, ötegezegen ve süper kütleli kara deliklere kadar genişletebiliriz. Açıkça anlaşılabileceği gibi, bu yardımcı araçlar olmadan gerçekliğin tamamını göremiyoruz. Ancak duyularımız en azından gerçekliğin birazını bize gösterebiliyor mu? Bir tutam tuz, nöronlardan oluşan bir sistem, ya da uzayzamanın afallatıcı genişliği, onları gözlemleyen bir varlık olmadığında yine de var olmaya devam eder mi?
Elbette gerçekliği görüyoruz!
Çoğumuz, hem uzmanlar hem de uzman olmayan kişiler, işletildiğimiz zamanlar ve uyuşturucuların etkisi bir yana, genellikle gerçeği gördüğümüzde hemfikirdir. Doğrusu, bunu sorgulamak biraz da kaçıkça görülebilir. Aklı başında olan hangi kişi ayın, nöronların ya da bir otobüsün biz bakmadığımızda da var olduğundan şüphe eder ki? Sonuçta eğer kimse aya bakmazsa ay yine gelgitlere sebep olur; kimse sizin nöronlarınızı görmese de nöronlarınız, sizin hareket ve deneyimlerinize sebep olmaya devam eder; hızla gelen bir otobüsü görmeseniz bile otobüs yine de sizi öldürebilir. Bu nesneler elbette gerçektir ve nedensel bir güce sahiptir.
Dahası, eğer ben sizinle beraber aynı nesneyi gözlemlersem, bu nesne ay, nöronlar ve bir otobüs de olabilir, genellikle ne gördüğümüz hakkında uzlaşırız. Elbette bu uzlaşmanın sebebi, bizim uydurmadığımız ve gerçekte var olan nesnelere bakmamız. Bunun dışında, eğer bu nesnelerin ruhlarını büyü yoluyla çağırabilseydik dilediğimizi yaparlardı; hızlanan otobüs bana zarar vermezdi. Fakat ne yazık ki, nesneler düzenli olarak dileklerimizi görmezden geliyor.
Bu sebeplerden ötürü, uzayzaman ve nesnelere ait algımızın gerçekliğe dair bir kavrayış olduğunu varsaymamız oldukça normal. Bu varsayış, bilimin yüzyıllardır uzayzaman ve nesneleri temel gerçeklik olarak kabul eden çerçevesini şekillendirdi. Bunun sonucunda farklı bilimlerin, fiziğin en temelde olup kimya, biyoloji, nörobilim, psikoloji ve sosyal bilimler fizikten doğacak şekilde bir piramit oluşturduğu farz edildi. Fizikten doğan bu disiplinlerin -yani özel bilimlerin- temel fizik bilimden türediği ve prensipte temel fizik bilimine indirgendiği varsayıldı.
Gerçeği görmek neslinizi tüketebilir
Çoğu insan için, gerçekliği olduğu gibi algılamadığımıza dair şüpheleri kesin bir şekilde yok eden argüman, evrim teorisinin doğal seçilim sürecinden geliyor. Bilişsel bilimci Stephen Palmer, bu argümanı kısaca şu şekilde açıklıyor: “Evrimsel açıdan baktığımızda görsel algımız, makul bir derecede başarılı olduğu sürece bir fayda sağlıyor.”1 Nörobilimci David Marr, benzer gerekçeler ile algının “dışarıda olan her neyse onun doğru bir tarifini ilettiği”2 görüşüne katılıyor. Aynı şekilde, evrimsel kuramcı Robert Trivers da “Duyu organlarımız bize dışarıdaki dünyanın hayret verici bir şekilde detaylı ve doğru bir görünüşünü sunuyor… dışarıdaki dünyaya ait gerçek bilginin bizi doğru bir şekilde yönlendirdiği bir durumda bekleyeceğimiz gibi ”3 ifadesinde bulunuyor. Fikir şu şekilde: Gerçekliği daha doğru bir biçimde görenler, daha az doğru bir biçimde görenlere kıyasla beslenme, kavga etme, kaçma ve çiftleşme gibi hayati eylemlerde rekabete dayalı bir avantaja sahiptir. Dolayısıyla, genetik değneklerini gelecek nesillere devretme ihtimalleri daha yüksektir. Uyum sağlamak bir yarıştır, ve gerçeği görmek de uyum başarısını arttırır.
Bu düşünce makul gibi görünse de aslında yanlış. Doğal seçilim aracılığı ile evrim, evrimsel oyun teorisi kullanarak matematiksel bir duyarlılık ile incelenebilir.4 Sonuç oldukça açık: Gerçeği doğru bir şekilde gören canlı, aynı karmaşıklığa sahip ve gerçeği hiç göremeyen, ama uyum kazancını sağlayabilen diğer bir canlıdan daha uyumlu değildir. Kısacası, gerçeği görmek neslinizi tüketebilir.5
Nedenini anlamak için hayatı, oyuncularının puan toplayarak sonraki seviyeye geçtiği bir video oyunu gibi düşünmek yardımcı olabilir. Benzer bir şekilde evrimde de canlılar genlerini gelecek nesillere aktarmak için uyum kazançlarını toplar. Bir video oyununda eğer oyuncu puan toplamak dışında başka herhangi bir şeye odaklanırsa sonraki seviyeye geçme ihtimali azalır. Evrimde ise, eğer duyu organlarımız uyum kazançlarından başka bir şeye odaklanırsa (örneğin gerçekliğin doğru bir tasvirine), o zaman genlerimizin gelecek nesillere aktarılma ihtimali azalır.
Evrim teorisinde uyum kazançları dünyanın ne durumda olduğuna bağlıdır. Ancak dünyanın kendisi ile aynı şey değildir ve nadiren dünyanın yapısını muhafaza eder. Örneğin oksijenin insanlar için olan uyum kazancını düşünün. Muhtemel oksijen seviyeleri “tam sıralanmıştır”, yani %0’dan %100’e kadar değişebilir. İnsanlar için ideal seviyesi %19,5 ile %23,5 arasındadır. Oksijen seviyesi bu ideal aralıktan uzaklaştıkça kazançlar azalır ve devamında ölümcül bir hal almaya başlar. Kazanç fonksiyonu “monoton olmayan” bir şekilde değişir: Oksijen seviyesi %0’dan %19,5’a yükseldikçe kazanç artar; ancak oksijen seviyesi %19,5’ten %100’e artmaya devam ettikçe kazançlar nihayetinde azalır. Sonuç olarak kazanç fonksiyonu, dünyanın yapısı hakkında bir bilgi muhafaza etmez, muhtemel oksijen seviyelerinin %0’dan %100’e kadar olan tüm sıralamaları hakkında etmediği gibi.”. Kazanç fonksiyonu, matematikçilerin deyimiyle, bu düzene ait bir “homomorfizma” değildir. Dünyadaki birçok farklı yapıda, kazanç fonksiyonunun homomorfizma olmasının, hatta homomorfizmaya yakın olmasının bile olasılığının sıfır olduğu gösterilebilir.
Kısacası doğal seçilim, duyu organlarımızı mevcut uyum kazançlarına göre şekillendirir. Ancak uyum kazançları dünyanın gerçek yapısına ait tüm izleri yok eder. Sonuç olarak duyu organlarımız, dünyanın gerçek yapısını bize sunmaz.6
Duyu organlarımız bir kullanıcı arayüzüdür
O zaman duyu organlarımız nasıl işimize yarayabilir? Bunu anlamamıza yardımcı olacak bir metafor olarak bir bilgisayarın masaüstü arayüzünü düşünebiliriz. Bu makaleyi bir dizüstü bilgisayarda yazıyorum. Yazdığım makalenin simgesi dikdörtgen şeklinde, mavi ve beyaz renklere sahip ve masaüstü ekranının sol üst köşesine yakın bir yerde bulunuyor. Ancak bu makalenin kendisinin dikdörtgen şeklinde, mavi ve beyaz renklere sahip ve dizüstü bilgisayarın sol üst köşesinde olduğu anlamına gelmiyor. Bunu düşünen her kimse acemice bir hata yapıyor demektir. Arayüzün amacı, bu metaforda olduğu gibi devreler, voltajlar ve yazılımlar gibi gerçeklikleri göstermek değildir. Bunun yerine amacı, gerçeği saklamak ve basitleştirilmiş semboller sunarak bu devrelerde ne olup bittiğini bilmeye gerek kalmadan bilgisayarı işlerimizi tamamlamak için kullanabilmemizi sağlamaktır.
Evrimin bizim için yaptığı da tam olarak budur. Evrim, duyu organlarımızı gerçeği -gerçek ne ise- saklayan bir arayüz olarak şekillendirmiş ve bize basit semboller -uzayzamandaki nesneler- vererek gerçekliğin hakiki doğası hakkındaki bilgisizliğimize rağmen gerçeklik ile karlı bir biçimde etkileşime girmemizi sağlamıştır. Uyum sağlamak için gerçeği görmeye ihtiyacımız yok; sadece uyumlayıcı davranışları yönlendiren basit simgelere ihtiyacımız var.
Uzayzaman sizin üç boyutlu masaüstünüz. Bizim ufak rollere sahip oyuncular olduğumuz, gerçeklik oyununa ait antik bir sahne değil. Etrafınıza baktığınızda uzayzamanı yaratırsınız. Siz; uzayzamanı, yıldızları, gezegenleri ve dağları bir bakış ile yaratan ve daha sonra bir göz kırpması ile silen bir sahne tasarımcısısınız. Siz bakmadığınızda bile var olmaya devam eden bir gerçeklik var, fakat o gerçeklik sizin uzayzamanı ve nesneleri yaratarak etkileşime girdiğiniz gerçeklikten farklı.
Neden ben bir otobüs gördüğümde, başkaları da genellikle aynı şeyi görür? Çünkü aynı türe mensup üyeler olarak benzer bir arayüze sahibiz. Neden bir otobüs onu görmediğim halde beni öldürebilir? Çünkü ben onu algılamasam da var olmaya devam eden nesnel bir gerçeklik var. Bu gerçeklik onu algılasam da algılamasam da beni etkileyebilir. Ancak o gerçeklik, içerisinde otobüsleri barındırmıyor. Otobüs, gerçeklik ile etkileşime girerek yarattığım bana ait bir arayüz simgesi.
Arayüzümüzün ardında neler var?
Eğer gerçeklik tamamen uzayzaman ve nesnelerden farklı ise, o zaman ne? Bunun cevabını tam olarak bilmiyorum. Ancak gerçeklik ve gerçekliğin bizim arayüzümüz ile olan ilişkisine dair bazı teoriler önerebilir ve bu teorilerin tahminlerini test edebilir, daha doğrusu bilim yapabiliriz. Ben gerçekliğin, birbiri ile etkileşime giren bilinçli bireylerin oluşturduğu sonsuz sayıdaki sosyal ağlar olduğunu ileri sürüyorum: Her bilinçli birey, birtakım olası bilinçli deneyimlere sahip ve deneyimleri dahilinde diğer bilinçli bireylerin deneyimlerini nasıl etkileyeceğini seçebilir.7 Bilinçli bireyler bilgisayımsal olarak evrenseldir, karmaşık görevleri tamamlamak için işbirliği yapabilirler ve yeni bilinçli bireyler oluşturmak için eşleşebilirler.8 Bilinçli bir birey, kendi deneyimlerinden bazılarını bilinçli bireylerden oluşan geniş bir ağın arayüzü olarak kullanabilir. Ben bu gerçeklik teorisini bilinçli gerçekçilik (conscious realism) olarak adlandırıyorum.
Bilinçli bir bireyi anlamaya aynadaki yüzünüze bakarak başlayabilirsiniz. Gördüğünüz şey deri, saç ve gözlerden oluşur. Aynada görmediğiniz ancak birinci elden varlığını bildiğiniz kısım ise umutlarınız, hayalleriniz, arzularınız, baş ağrılarınız, telaşlarınız, korkularınız -duyguların, renklerin, şekillerin, seslerin, kokuların ve hislerin bilinçli deneyimlerinden oluşan sonsuz dünyasıdır. Aynada gördüğünüz yüz ise sadece arayüzünüzdeki bir simgedir. Bu simgenin “ardında” da bilinçli bir bireyin zengin dünyası yatar — yani sizin.
Başka bir insanın yüzüne baktığınızda, sadece bir simge görürsünüz. Ancak bu simgenin ardında başka bir bilinçli bireye ait deneyimlerin karmaşık dünyasının yattığına inanırsınız. Açıkçası, bir yüz bilinçli değildir. Bir yüz, yalnızca bilinçliliğe açılan bir simgedir — ya da bir portal. Bir köpek gördüğünüzde sizin simgeniz, karşınızdaki simgenin ardında yatan bilince dair daha az bir kavrayış sunar; portal daha soluktur. Bir karınca için portal daha da soluklaşır. Bir kaya için ise arayüzünüz artık pes eder. Bu durum şaşırtıcı değil çünkü bir arayüz, gerçekliğin çoğunluğunu silmek ve silemediğini de oldukça basitleştirmek için oradadır. Bir taş bilince sahip değildir ya da bilinçli bir bireyden oluşmaz. Yalnızca bilinçli bireyler alemine işaret eden bir simgedir; epeyce soluk olsa da.
Siz bilinçli bir birey olmanın yanında aslında bilinçli iki bireysiniz. Beyinlerimiz, yaklaşık 225 milyon nöral lif (neural fiber) grubundan oluşan korpus kallozum (corpus callosum) ile birbirine bağlı iki hemisferden (hemisphere) oluşur. İleri derecede epilepsiye sahip olan bazı hastalarda cerrahi olarak korpus kallozum yapısının kesilmesi gerekir. “Komissürotomi” (commissurotomy) operasyonundan geçmiş hastalar ile yapılan deneyler, bu hastaların ayrı beğeni ve antipatiler ile hayatta değişik amaçlara sahip iki farklı insan olduklarını gösteriyor.9 Örneğin V.S. Ramachandran tarafından ilgilenilen bir hastanın sol hemisferi Tanrı’ya inanırken sağ hemisferi ateistti.10
İki bireyden öteye de gidebiliriz. Bilinçli gerçekçilik, sizin esasında birbiri ile etkileşime giren bilinçli bireylerin oluşturduğu zengin bir ağ olduğunuzu öngörür. Bu bireylerin çoğu aktivite ve deneyimlerinin farkında değilsiniz çünkü bunlar aslında bizim bilinçdışı zihinsel süreçler dediğimiz aktiviteler. Ancak bu süreçler sizin için bilinçdışı olsa da sizi oluşturan çeşitli bireyler için bilinçlidirler.
Zor sorulara yeni cevaplar
Bilinçli gerçekçilik ile algının arayüz teorisini birleştiren bu yaklaşım, birçok bilimsel soruyu da yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Örneğin bilinçli deneyimlerin, bedenlenmiş (embodied) beyin aktivitelerinden nasıl ortaya çıktığını sormak oldukça standarttır. Şu ana dek bu soruya tek bir bilinçli deneyim için bile cevap verebilen bir bilimsel teori yok. Örneğin lavanta kokusu deneyimine yol açan nöral aktivite nedir ve neden bu nöral aktivitenin sarımsak kokusu deneyimine yol açması imkansızdır? Ne lavanta kokusu ne de başka bir spesifik deneyim için bu soruyu cevaplama girişiminde bulunulmamıştır. Bu soruyu laf kalabalığı yapmadan nasıl cevaplamaya başlayacağımıza dair bir fikrimiz yok. Bu yüzden bu soruya bilincin zor problemi (the hard problem of consciousness) adı veriliyor.
Bilinçli gerçekçilik teorisi sayesinde soruyu değiştirebiliyoruz. Bilincin nöral ağlar ve silikon devreler gibi bilinçsiz maddelerden nasıl doğduğu artık ilgi alanımızda değil. Asıl soru, uzayzaman ve maddenin nasıl bilinçli bireylerden oluşan geniş bir ağın görselleştirme araçları -ya da arayüzü- olarak ortaya çıkmış olabileceği. Burada muazzam teknik sorunlar olmasına rağmen ilerlememizi durduran gizemler yok. Hali hazırda, bireylerden oluşan ağları arayüzler ile eşleştirmek için önerilerde bulunabiliriz ve bu önerilerin Homo sapiens için uzayzaman arayüzü hakkındaki deneysel bulgular ile eşleşip eşleşmediğini test edebiliriz. Bilincin zor probleminde olduğu gibi akla yatkın fikirler bulabilmede kesin bir yenilgi ile karşı karşıya değiliz.
Bir diğer soru ise yaşamın fizik ve kimyadan nasıl ortaya çıktığı.11 Bu soru yine ilerlememizi durduruyor, çünkü tatmin edici bir cevabımız yok.12 Fizik ve kimya, bize basit parçacıklar ve bu parçacıkların etkileşimlerine dair kuantum yasalarından DNA’nın genetik kodlaması ve hücreler içindeki kompleks bilgi işlemlemesinin nasıl başladığı hakkında en ufak bir ipucu bile vermiyor.
Bilinçli gerçekçilik ile soruyu yeniden değiştiriyoruz. Fizik ve kimya aslında yaşamı başlatmadı. Uzayzaman ve basit parçacıklar bilinçten önce asla var olmamıştı, ve dolayısıyla yaşam da. Bunun yerine fizik, kimya ve biyoloji yalnızca H.sapiens’in arayüzü ve bilinçli bireylerin oluşturduğu ağdaki etkileşimlerimiz içerisinde farklı tasvir etme aşamalarıdır. Fizik oldukça basittir ve daha çok kanuna dayanır, ancak bu daha temel bir bilim olduğu için değil, arayüzümüzün en basit parçası olduğu için. Biyoloji, bilinçli bireylerden oluşan ağa fiziğe kıyasla daha detaylı bakan arayüzümüzün bir parçası. Biyolojinin fizikten ortaya çıktığını düşünerek temel bir hata yaptık: Arayüzümüzün sınırlarını gerçekliği kavrayış ile karıştırdık. Fiziğin temelde olduğu ve özel bilimlerin fizikten ortaya çıktığı varsayılan bilim piramidi de bu hatanın vücut bulmuş hali. Piramit aslında tepe taklak olmalı. Bilinç temelde ve diğer bilimler bilinçli bireylerden oluşan ağın arayüz tasvirleri ise, fizik arayüzümüzde bilincin sadece en az bilgilendirici tasviri oluyor.
Bilgisayar bilimleri ve yapay zekâ alanlarındaki hızlı gelişmeler ile birlikte başka bir soru da gündeme geliyor: Yapay zekâ bilinçli bir hale gelebilir mi? Standart yaklaşım, devreler ve yazılımlardaki karmaşıklığın nasıl bilinci ateşleyebileceğini soruyor. Bu yaklaşım beyin bilimlerini afallatan bilincin zor problemi ile karşı karşıya geliyor ve bu probleme bir çözüm üretemiyor.
Bilinçli gerçekçilik ve algının arayüz teorisi ile, soruyu farklı bir şekilde soruyoruz. Arayüzümüzün bilinçli bireyler alemine bir portal sağladığına dair bulgularımız mevcut. Yüzünüze ait simgem sizin deneyimlerinize dair benim portalım. Bir kediye ait simgem ise deneyimler alemine dair daha soluk bir portal. Bir arıya ait simgem de hala soluk. Yapay zekâ hakkındaki soru ise şuna dönüşüyor: Devre ve yazılım kullanarak arayüzümüzü yeniden canlandırmak ve var olan bilinçli bireyler alemine yeni portallar açabilmek mümkün müdür? Bu soru, yeni bir bilinç yaratmaktan ziyade var olan bilinçli bireylere yeni bir erişim açabilmek ile ilgili. Ben prensipte, bilinçli bireylere bu şekilde yeni portallar açabilmenin mümkün olduğunu ve deneme sürecinin bize çok şey katacağını düşünüyorum.
Uzayzaman başarısızlığa mahkûm
Uzayzaman fiziğin yetkin olduğu bir alan. Bir bilişsel bilimci uzayzamanın bizden milyarlarca yıl öncesinde var olmuş nesnel bir gerçeklikten ziyade bizim yarattığımız bir veri yapısı olduğunu öne sürdüğünde, fizikçiler bunu aptalca bir hata gibi görürler mi?
Neyse ki öne çıkan fizikçiler de uzayzamanın temel bir gerçeklik olmadığını ve ortaya çıktığı daha derin bir gerçekliği bulmaya çalışmamız gerektiğini savunuyor. Örneğin fizikçi Nima Arkani-Hamed şöyle diyor: “Kendi başlarına güçlü olan birçok farklı argüman, uzayzaman fikrinin temel bir fikir olmadığını öne sürüyor. Uzayzaman başarısızlığa mahkûm. Fizik kanunlarının altında yatan açıklamalara göre temelde uzayzaman diye bir şey yer almıyor. Bu durum oldukça şaşırtıcı, çünkü fiziğin aslında uzayda ve zamanda gerçekleşenleri tasvir etmekten ibaret olması gerekiyor. Dolayısıyla eğer uzayzaman yoksa, fiziğin de ne olduğu net değil.”13
Arkani-Hamed uzayzamanın neden başarısızlığa mahkûm olduğuna dair birkaç sebep veriyor. Örneğin uzayzaman oldukça küçük ölçeklerde ölçülemez; bu deneme kara deliklerin kendisini yaratır. Dahası, saçılma genliğinde (scattering amplitudes) — Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi hızlandırıcılardaki parçacık çarpışmalarının (particle collisions) olasılıklarında- uzayzamanda ifade edilemeyen ve uzayzamandan daha derin bir gerçekliğe işaret eden simetriler bulunmakta.
Hem kuantum fiziği hem de evrim teorisi, uzayzamanın başarısızlığa mahkûm olduğunu tahmin ediyor. Eğer uzayzaman başarısızlığa mahkumsa, o zaman içindeki her şey de -tüm alanlar ve nesneler- başarısızlığa mahkûm olmalı. Öyleyse bunlardan hiçbiri temelde yer almıyor; bunlar yalnızca daha derin bir gerçekliğin arayüzü. Arayüzümüzdeki nesneler gerçek nedensel güçlere sahip gibi görünse de aslında değiller; bu nesneleri algılamadığımız zaman var olmuyorlar bile. Bu kulağa mantıksız gelebilir, çünkü nesnelere müdahale ettiğimizde tahmin edilebilir sonuçlar elde ediyoruz -nedensel kuramcıların do-operatörü (do-operator) dedikleri süreç-.14 Örneğin arabamın fren pedalına bastığımda arabanın yavaşlamasını beklerim. Bir mıknatıs kullanarak görsel korteksinizdeki (visual cortex) V4 alanına ait beyin aktivitesine geçici bir süre ile müdahale edebilir ve sonucunda renk deneyimlerinizin geçici bir süre ile yok olmasını bekleyebilirim. Ancak müdahalelerimiz yüzünden gerçekleşen neden ve sonuç görünümü yalnızca bizim işimize yarayan bir kurgu.
Gerçek neden ve sonucu anlayabilmek için kendi arayüzümüzün ilerisine, daha temel bir aleme yönelmeliyiz. Bilinçli gerçekçilik, bu alemin birbiri ile etkileşime giren bilinçli bireylerden oluşan sonsuz bir ağ olduğunu savunuyor. Eğer bu öneri doğru yolda ise, o zaman bilimin keşfedeceği oldukça geniş yeni alanlar var demektir.
*Hoffman, D.D. 2019. Did we evolve to see reality, or are spacetime and objects just our user interface? Ann. N.Y. Acad. Sci., 1458: 65–69. https://doi.org/10.1111/nyas.14222. © New York Academy of Sciences.
Kaynakça
- Palmer, S. 1999. Vision Science: Photons to Phenomenology. Cambridge, MA: MIT Press.
- Marr, D. 1982. Vision. San Francisco, CA: Freeman Press.
- Trivers, R.L. 2011. The Folly of Fools. New York: Basic Books.
- Nowak, M.A. 2006. Evolutionary Dynamics: Exploring the Equations of Life. Cambridge, MA: Belknap Press.
- Mark, J.T., B.B. Marion & D.D. Hoffman. 2010. Natural selection and veridical perceptions. J. Theor. Biol. 266: 504– 515.
- Hoffman, D.D. 2019. The Case Against Reality: Why Evolution Hid the Truth from Our Eyes. New York: W. W. Norton.
- Hoffman, D.D. & C. Prakash. 2014. Objects of consciousness. Front. Psychol. Percept. Sci. 5: 577. http://doi.org/10. 3389/fpsyg.2014.00577.
- Fields, C., D.D. Hoffman, C. Prakash & M. Singh. 2017. Conscious agent networks: formal analysis and application to cognition. Cogn. Syst. Res. 47: 186–213.
- Gazzaniga, M. 2018. The Consciousness Instinct. New York: Farrar, Strauss and Giroux.
- Ramachandran, V.S. 2006. Split brain with one half atheist and one half theist (lecture).
- Kauffman, S.A. 2019. A World Beyond Physics: The Emergence and Evolution of Life. Oxford: Oxford University Press.
- Davies, P. 2019. The Demon in the Machine. London: Penguin.
- Arkani-Hamed, N. 2016. The future of fundamental physics (Cornell Messenger Lecture).
- Pearl, J. 2018. The Book of Why: The New Science of Cause and Effect. New York: Basic Books.