İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Bilincin Zor Sorusuyla Yüzleşmek — Daniel Dennett

Çevirmen: Zeynep Kabadere
Editör: Oya Özağaç

Özgün Adı: Facing up to the hard question of consciousness

Daniel Clement Dennett, Amerikalı felsefeci, yazar ve bilişsel bilimcidir. University of Tufts’ta Felsefe bölümünde profesör olarak görev almasının yanı sıra, üniversitenin The Center for Cognitive Studies araştırma biriminin de eş-başkanlığını yapmaktadır. Çalışma alanındaki başlıca konular; bilişsel bilim, bilim felsefesi, zihin felsefesi, yapay zekâ, psikoloji felsefesi ve bilinçtir. Yirmiden fazla kitabı bulunmaktadır ve Bilinç Açıklanıyor, Aklın Gözü gibi kitaplarının bazıları Türkçeye çevrilmiştir.

Sözde bilincin zor sorunu; bir kuruntu, odağı bilinç zor sorusundan uzaklaştıran bir oyalamadır. Zor soru ise, bir içerik bilince ulaştığında, “o zaman ne olur?” sorusudur. Bu soru nadiren doğru bir şekilde sorulur ancak sorulduğunda, insan beyninin bizi yanlış yönlendiren, yanıltıcı kanaatleri nasıl ürettiğine dair bilimsel olarak geçerli bir teori sağlamayı ve bilincin zor sorusuna çözüm getirmeyi vaat eden bir araştırmanın yollarını açar.

Bu makale, “Algısal bilinç ve bilişsel erişim” temalarını ele alır.

1. Bilincin Zor Sorusu Bilincin Zor Sorunu Değildir

David Chalmers, (“Bilincin Zor Sorunuyla Yüzleşmek[1]”) bilincin “kolay” sorunları ile bilincin zor sorunu olarak adlandırdığı problem arasında yaptığı ayrımla bilinç üzerine çalışan pek çok araştırmacının dikkatini üzerine çeker.

Chalmers’a göre bilincin kolay sorunları, aşağıdaki olayların açıklamalarını içerir:

· çevresel uyaranları ayırt etme, sınıflandırma ve bunlara tepki verme yeteneği

· bilginin bilişsel bir sistemle bütünleşişi,

· zihinsel durumların rapor edilebilirliği,

· bir sistemin kendi iç durumlarına erişme yeteneği,

· dikkat odağı,

· davranışın kasıtlı kontrolü,

· uyanıklık ve uyku arasındaki fark[2]

Zor problem, “deneyim problemidir.”[3] Bu problemin cevabı bize”… olmak nasıl bir şeydir?” sorusunu[4] veya qualia’yı açıklayabilir. Pek çok araştırmacıya Chalmers’ın “zor ve kolay problemler ayrımı” önerisi, mantıklı bir böl ve fethet araştırma stratejisi gibi göründü: önce tüm kolay sorunları çözüyoruz, sonra dikkatimizi asıl zor probleme çeviriyoruz.

Bu görüşe katılmayan diğer araştırmacılara göre ise, zorlu problemin belirlenmesi, bilimsel bir devrimi ya da bilişsel bilimin alışılagelmiş yöntem ve varsayımlarının (ki bu yöntemler biyoloji, kimya ve fiziğin kullandığı alışılagelmiş yöntem ve varsayımların bir devamıdır)daha radikal bir bakış açısıyla değiştirilmesini gerektiriyordu. Bu araştırmacılar aynı zamanda zor sorunun yalnızca bir tür düalizme, panpsişizme veya bilim olarak kabul edilebilecek olanın dışındaki bazı biçimlere geri dönülmesiyle ele alınabileceğini iddia ettiler.

On yıllardır Chalmers’ın dikkatimizi yanlış yere odakladığını, yapay bir soruyu abartarak bizi 1991’deki eserimde tespit ettiğim “Peki sonra ne olacak?”[5] sorusunu sormaktan ve cevaplamaktan alıkoyduğunu savunuyorum.[6],[7]Bana göre soru daha açık olarak şu şekildedir: Bir öğe veya içerik “bilince girdiğinde”, bu neye neden olur, neyi etkinleştirir veya neyi değiştirir? Çeşitli nedenlerden dolayı, araştırmacılar ya bu soruyu ele almayı ertelediler ya da “kolay problemler” üzerine yaptıkları araştırmaların zor sorunun çözülmesi olarak görülebileceğini düşündüler. Zor problemin parça parça ele alınarak, bilimde herhangi bir devrime gerek kalmadan, kendiliğinden çözebileceğine inandılar. Bu yanlış gidişatın nedenleri, sinirbilimin büyük ölçüde tartışmasız, ancak kolayca ihmal edilebilen birkaç keşfini kendimize hatırlatarak ortaya çıkartılabilir:

(i) Öncelikle hatırlamakta fayda var: sinir hücrelerinin iki yönlü dönüşüm gerçekleştirme kabiliyeti yoktur[8]. Rod ve koni hücreleri, kıl hücreleri, koku alma epitel hücreleri, kaslarda esneme reseptörleri, sıcaklığı algılayan reseptörler, nosiseptörler gibi çeşitli çevresel ve içsel dönüştürücüler[9] (transducer), fiziksel olarak saptanabilir özelliklerin oluşumunu girdi olarak almak ve çıktı olarak sinyalleri vermek için evrim tarafından tasarlanmıştır. Bu sinir demetlerinin merkezi bölgede dönüşüme uğramış nitelikleri tekrar var etmesi ya da özel bir aracı gibi bunları karşı özelliklere dönüştüren ikinci bir dönüşüm için kılavuzluk etmesi gibi vazifeleri bulunmamaktadır. Görme duyusu bir televizyon yayını değildir, işitme duyusu beyindeki küçük bir orkestraya müzik çalma komutunu veremez, koku alma duyusu iç odacıklarda hoş koku esintileri yaratamaz. (Soyut karşı özelliklerden de söz edecek olursak, gözle görülemeyen soyut renkler, işitilmeyen sesler, moleküler araçlara ihtiyaç duymayan hayalet kokular gibi bazı özel ama hayal edilemez olanları tanımlamak ve tatmaktan da bahsetmemiz gerekir.)

Görme duyusu, sinir demetleri üzerinde bilgilerin işlenmesi ile oluşmuş gelişmiş bir sistemdir. Burada renkler, sinir demetleri üzerinde farklı fiziksel kalıplar olarak temsil edilir. İşlem sürecinde renk olarak belirmezler. Bir DVD tarafından renklerin iletilmesi ile değişik kortikal bölgelerdeki renk bilgisinin iletimi arasındaki fark oldukça belirgindir: DVD bir mühendislik tasarımıdır, kamera lensinin arkasındaki bir mega piksel ekranda oluşan merkezi dönüştürücülerin tetiklenmesi için gereken özelliklere ait komutların üretilmesidir. Görme eylemi ise içsel ya da dışsal davranışları modüle eden özel devreler tarafından organizmanın hazır olarak kullanabildiği[10]ya da tüketebildiği işe yarar bilgilerin evrim yoluyla biçimlenmesidir.

(ii) Eğer içsel olarak algılanan niteliklerin sinir sistemindeki bazı aktiviteler tarafından somutlaştırıldığı (bu niteliklerin temsil yoluyla oluştuğu görüşüne zıt olarak) düşünülürse, sistemde qualia için yer yoktur. Bu noktada bir ara vermenin ve okuyucuları bu iki temel argümanla gerçekten aynı fikirde olup olmadıklarını düşünmeye davet etmenin faydalı olacağını düşünüyorum, çünkü bahsettiğim bu iki argümanın sonuçları pek çok basmakalıp varsayım için oldukça yıkıcıdır. Özellikle, içsel olarak algılanan nitelikleri anlamlandıracaksak, qualia’nın açıkça var olması gerektiğine dair yaygın kanaat, bir yanılsamadır; optik bir yanılsama veya işitsel bir yanılsama değil, bir kuramcının yanılsaması; bir gözlem hatası değil, kötü kuramın bir eseridir. Richard Power, bu yanılsamanın kaynağını güzel bir şekilde açıklar:

Ağaçlara, yüzlere, dışarıdaki nesnelere ilişkin algılarımızın veya hayallerimizin nesnelerin kendilerinden farklı olduğunu biliyoruz. Onlar içsel temsillerdir, zihnimizdeki temsillerdir.

Temsil kavramını, resimler veya sözlü açıklamalar gibi dış temsillerden anlıyoruz. Bu temsillerde hem temsilci (örneğin portre resmi) hem de temsil eden (örneğin resmedilen kişi) ile ilgili doğrudan bir deneyime sahip olabiliriz. Bunlara ortam ve içerik diyelim. Dolayısıyla, Mona Lisa için ortam, Louvre’da asılı duran bir tablodur; içerik yüzyıllar önce sanatçı için modellik yapmış bir İtalyan kadındır. Temsil resim şeklindeyse (göstergebilimde dedikleri gibi) araç ve içerik ortak özelliklere sahip olabilir; resimdeki oval kahverengi lekelerin, İtalyan hanımın oval kahverengi gözlerini andırması gibi. Ancak genellikle ortam ve içerik farklı şeylerdir: Mona Lisa örneğinde olduğu gibi, insan etine karşı tuval üzerine yağlıboya. Bununla beraber çoğu durumda temsil semboliktir, bu nedenle ortam ve içerik hiçbir benzer özelliği paylaşmaz.

Bu, içsel temsilleri anlamak için kurguladığımız elimizdeki tek kavramsal şemadır. Ancak bu şema ve içsel temsillerimiz arasında çok büyük fark vardır. Dış temsiller için hem ortamı hem de içeriği, tuval üzerindeki boyayı, insanları, ağaçları veya her neyse deneyimleyebiliriz. Ancak iç temsiller söz konusu olduğunda, TÜM ORTAMI deneyimlemek mümkün değildir. Algılamanın veya hayal etmenin gerçekleştiği zaman gibi bazı bağlamsal özelliklerle birlikte yalnızca içeriği deneyimleyebiliyoruz. Ruhsal bilinç fikri, içsel temsillerimizin ortamını deneyimlediğimiz ve bunun anlamlı olduğu yanılsamasından doğar…

…Kısacası, içerikten bazı özellikleri soyutlayarak ve onları bir tür ruhsal ya da hayaletimsi töze atfederek içsel temsillerimizin ortamını kavramsallaştırırız. Çünkü yapabileceğimizin en iyisi bu; aslında ortamı hiç deneyimleyemiyoruz ve dış dünyada sürekli analojiler aramamız gerekiyor. Bir ruhlar dünyasında anlamlı bir temsille uğraştığımız yanılsaması o kadar güçlü ki, ortamın beynin yarattığı bir durum olduğu fikri sezgisel olarak saçma görünüyor.(Kişisel yazışmalar, 3 Mayıs 2017)

(iii) Bilinç, “zihinde oynanan bir film” olamaz. Beynin merkezinde hayali bir kontrol odası olan Kartezyen Tiyatro’da[11], bu merkezde oturan cüceler tarafından yapıldığı düşünülen tüm işler (ve oyunlar), aslında daha küçük temsiller veya temsilcilerce yapılıyor olmalı. İnsanlığın deneyimlediği tüm kavrayış, değerlendirme kabiliyeti, keyif alma, tiksinti, tanımlama, eğlenme, vb. bir şekilde, aşırı derecede miyop olan, etkileşim halindeki kardeş ağlarında gizlenmiş, yaratmaya yardımcı oldukları daha geniş perspektiften habersiz milyarlarca nöronun faaliyetlerinden oluşmalıdır. Ama nasıl? İşte zor soru tam da budur.

2. Neden Bilincin Zor Sorusu Nadiren Sorulur?

Zor sorunun ihmal edilmesinin bir açıklaması, bu alandaki bilim çevrelerinin içeriye doğru çalışan bir bakış açısıyla ilerlemesi, dönüştürücülerin çalışmasını ve etkilerini içeriye doğru takip etmesidir. Bu bakış açısı kolay kontrol edilebilen ve değiştirilebilenle başlama isteğinden kaynaklanır. İçsel dönüştürücülerin (transducer) uyarımını büyük bir hassasiyetle ölçebilir ve kontrol edebiliriz.

Çevresel sinir sistemine ait motor nöronlar, kasların sinir donatısı ve daha yüksek seviyeli nöral motor yapıların organizasyonu üzerine araştırma yapmak elbette mümkün, ancak genel sonuçları ve uygulamaları olan bir araştırmayı yürütmek, kontrollü deneylerle ilgili problemler sebebiyle çok daha zordur. Kontrollü deneyler, görüngüye ilişkin değişken girdi kaynaklarından bir veya birkaçını, mümkün olduğu ölçüde izole etmek ve ardından çıktının bağımlı değişkenlerini ölçmek için tasarlanmıştır. Kontrollü bir deneyin gerekliliklerini sağlamanın iki yolu vardır: ilki, invazif teknikler (örneğin, motor alanların beden içindeyken uyarımı), ikincisi de deneklerin motivasyonunun dolaylı olarak değiştirilmesini gerektirir (örneğin, ‘sesi duyduğunuzda A düğmesine basın; klik sesini duyduğunuzda B düğmesine basın, aksi halde hareket etmemeye çalışın’).İkinci seçenekte deneklerle yapılan çalışmalarda, araştırmacılar, bilinçli deneklerin kısa bilgilendirmeyi anlayacaklarını, deney sahibiyle iş birliği yapmak için istekli olacaklarını, zihinsel veya fiziksel faaliyetlere müdahale etmekten kaçınacaklarını varsayarlar. Kısacası, deneklerin kortekste, motor sistemlerine girişi oldukça özel komutlarla sınırlayan geçici bir sanal makine kurma konusunda araştırmacılara yardımcı olacaklarına inanırlar.

Benzer olarak, duyu nöronları üzerine çalışan araştırmacılar, duyusal hatlarının belirli yönlerine dikkat etmeleri ve kolayca anlaşılan basit görevleri (genellikle mümkün olduğu kadar çabuk), hepsi dengelenmiş ve zamanlanmış birçok tekrar ve varyasyonla gerçekleştirmeleri için deneklere kısa bilgi verirler. Sonuç, hem duyu nöronları hem de motor nöronları üzerine yapılan çalışmalarda deneklerin sistematik olarak bilinçleriyle yapabilecekleri şeylerin küçük bir alt kümesiyle sınırlandırılmasıdır. Bunu bir de bilincin bilimsel olmayan bir şekilde, “Aklından geçenleri öğrenmeyi çok isterdim”, “Şu anda neye bakıyorsun?”, “N’aber?” gibi sorgulanmasıyla karşılaştırın.

Bu karşılaştırmaların sonuçları oldukça barizdir, ancak bilinç bilimi üzerinde bariz olmayan bir yan etkisi vardır: İnsan bilincinin belki de en harika özelliğinden dikkati saptırır. Bilincin zor sorusu olan “Peki sonra ne olur?” sorusuna verilen genel cevap “Neredeyse her şey olabilir!”dir. Bilinçli zihinlerimiz şaşırtıcı derecede özgür, açık uçlu, değişken, engellenmemiş, kısıtlanmamış ve öngörülemezdir ve hatta sonsuz sayıda temsillerle doludur. Sadece başımıza gelebilecek herhangi bir şey (“hayal edilebilir” herhangi bir şey, “düşünülebilir” herhangi bir şey) hakkında düşünebilmekle kalmaz, aynı zamanda başımıza bir şey geldiğinde, bu olaya sınırsız çeşitlilikte yanıt verebiliriz ve sonra bu yanıtlara başka pek çok çeşitli şekillerde yanıt üretebiliriz ve bu böyle devam eder[12]. Hatta en sonunda doğal dillerin üretkenliğini bile aşan, genişleyen bir dizi olasılıkla karşı karşıya kalırız. Tabii ki, herhangi bir özel durumda, sinir sistemlerinin anlık durumları[13], olasılığı sınırlı bir “yakındaki içerik” seçimiyle sınırlar, ancak bu andan ana değişir ve doğrudan kimsenin kontrolünde değildir. Bu, deneysel keşiflerimizde kabul ettiğimiz ve buna göre korumaya aldığımız, sonsuz potansiyel sahibi bir zihnin arka planıdır. Daha basit sinir sistemlerinin benzer bir üretkenliğe sahip olduğunu düşünmek için çok az nedenimiz olduğunu da belirtmekte fayda var. Çoğu, bir yüzyılı, bir kıtayı, şiiri, demokrasiyi veya Tanrı’yı hayal etmek için temsili araçtan yoksun, “bilişsel olarak kapalı”[14] sistemler olabilir. Omurgasızların özgürlük sınırları, ünlü dört temel eylem (yeme, dövüşme, kaçma ve çiftleşme), birkaç takviye (örn. keşif, uyku) ve küçük alt seçeneklerden ibaret olabilir.

En yakın akrabalarımız olan şempanzeler ve bonoboların bile temsil repertuarları bize kıyasla muhtemelen ciddi şekilde kısıtlıdır. İşte size basit bir örnek: Şimdi gözlerinizi kapatın ve istediğiniz ayrıntıda plastik bir çöp sepetini kafanıza geçirdiğinizi ve sağlam bir ipe tırmandığınızı hayal edin. Kolay mı? Bu eylemi kendi başınıza yapacak kadar güçlü ve çevik olmasanız bile -ki pek çoğumuz değiliz- bunun hayalini kurmak hiç de zor değil. Peki, Bir şempanze aynı “hayal kurmayı” veya “zihinsel zaman yolculuğunu” yapmayı başarabilir mi? Bu düşünce deneyinde tutsak bir şempanzeye aşina olan bir eylemi ve eşyaları seçtim. Hiç şüphe yok ki böyle bir şempanze çöp sepetini tanıyabilir, onunla oynayabilir ve ipe tırmanabilir, ancak zihninde bu tanıdık unsurları yeni şekillerde bir araya getirmek için bir tür kendi kendini manipüle etme yeteneğine sahip midir? Belki, ama belki de değildir. Zeki hayvanların- primatlar, kargalar, kafadanbacaklılar, deniz memelileri- problemlere yaratıcı çözümler bulma yetenekleri son zamanlarda yoğun bir şekilde incelenmiştir. Bu araştırmalar bazen hayvanların bu çözümleri hayal güçlerinde ‘çevrimdışı’ deneyebileceklerini öne sürüyor[15],[16]. Ancak onların hayal etme, nesneleri ve eylemleri zihinlerinde birleştirme özgürlüklerinin bizimki kadar geniş olduğu sonucuna hemen ulaşamayız. Her romantik bulguya karşı tez olarak[17], zeki türlerin (görünüşe göre) pek de zor olmayan zorluklar karşısında oldukça aptal davrandıklarını kanıtlayan bulgular da vardır.

Bu alandaki araştırmaların tekrar tekrar karşımıza çıkan zorluklarından biride kontrollü bilimsel deneyler yapmak için, araştırmacıların hayvanların hareket ve keşif özgürlüklerine ciddi kısıtlamalar getirmek zorunda olmaları ve hayvanların doğru uyarıcıya doğru tepkiyi verebilmelerini ve araştırmacıların istediği şekilde (araştırmacının beklediği tepkiyi verecek şekilde) davranmalarını garantilemek için yüzlerce hatta binlerce kez tekrardan oluşan eğitimlere tabi tutulmaları gerektiğidir. Buna karşılık, insan denekler eşit bir şekilde(hepsinin anladığı bir dilde) bilgilendirilebilir ve birkaç denemeye tabi tutulabilirler ve ardından oldukça uzun süre boyunca istendiği gibi performans göstermeleri için güvenilir bir şekilde motive edilebilirler[18].Yapmaları gerekenler, doğru bir şekilde ölçülebilmesi için mümkün olduğunca basittir ve uygun motivasyonlar, dinlenme aralıkları vb. ile başıboş fikirlerin müdahalesi en aza indirilebilir.

Amaç hem konuşan insan deneklerde hem de konuşamayan hayvan deneklerde, temiz veri elde etmek için denekler tarafından istismar edilen özgürlük derecelerini en aza indirmektir. Bu nedenle, mevcut serbestlik derecelerindeki büyük farklılıklar sistematik olarak ne taranır ne ölçülür ne de araştırılır.

Bu, dil algısının aksine dil üretimini, algılamanın, ayrıştırmanın, kavramanın aksine konuşma üzerine deneyci araştırmaların görece azlığını açıklar. Konuşma üzerine kontrollü bir deneyin girdileri neler olmalıdır? Denekleri bölümleri yüksek sesle okumaya teşvik etmek veya gösterilen sorulara ‘Evet’ ve ‘Hayır’ yanıtını vermelerini sağlamak kolaydır. Peki ya gözlemci “Bana hayatın hakkında ilginç bir şey söyler misin?” ya da “Tayland mutfağı hakkında ne düşünüyorsunuz?” ya da “Bana komik bir anınızı anlatabilir misiniz?” tarzında bir soru sorarsa. Ne yazık ki gelebilecek olası cevaplar deney yoluyla tespit etmek ve ölçmek için oldukça fazladır.

Amir ve diğerleri,[19] bir deneyde deneklere basitçe tanımlanabilecek ya da eğlenceli yorumlar yapılabilecek basit “Droodle” çizimleri[20],[21],[22] göstererek (şekil 1)mizahın fMRI’daki görüntüsünü bulmaya çalıştı.

Şekil 1

Bu, ya

dikey bir elips içinde iki küçük yatay elips, ya da

kitaplıktaki kitap başlıklarına bakan bir domuzun yakın çekim resmiydi.

Bu, girdileri kısıtlamanın ve böylece çıktı değişkenlerinde (fMRI’dan) yorumlanabilir düzenlilikler elde etmenin dâhiyane bir örneğidir. Bunu bir karikatüre komik bir altyazı bulmak için New Yorker dergisinin düzenlediği haftalık yarışmadaki cevaplardan faydalı veriler elde etmeye çalışan paralel bir projeyle (bildiğim kadarıyla denenmemiş!) karşılaştırın. Deneklerin hepsine aynı yazısız karikatürler gösterilir ve bazı deneylerde, deneklerden komik bir şey söylemeleri (söylemeye çalışmaları) istenir ve diğer deneylerde, sadece resmi tanımlamaları (tanımlamaya çalışmaları) istenir. Her denemede farklı deneklere tam olarak aynı görsel uyaranlar verilse bile hem beyindeki hem de davranışlardaki tepkilerin değişkenliği istatistiksel analizi imkânsız kılacaktır. Her hafta binlerce girdi gönderilir23. Muhtemelen çoğu durumda bu girdiler çeşitli adaylar arasından “seçilir” ​ve daha sonra düzeltilir, düzeltilir ve tekrar düzeltilir. İlk “tepkiyi” insan bilincinin genel gücünün göstergesi olarak düşünmek ve bu tepkinin insan bilincinin anlık dengesizliğinin sadece yarı-güvenilir bir belirteci olduğunu göz ardı etmek yanlış olur.

İnsanların deneyimlerinin değişkenliğinin hayatın bir gerçeği olduğunu biliyoruz. Bu değişkenliği deneysel olarak ölçmeye yönelik herhangi bir girişim neredeyse imkânsızdır ve bu nedenle, insan zihninin değişkenliğini bilimsel olarak açıklama hedefi ya ertelenir ya da, sıklıkla karşılaşıldığı üzere, tamamen göz ardı edilir. Zor sorunun nadiren sorulmasının bir başka nedeni de Richard Power’ın değindiği bilinçli deneyim ortamının özelliklerine erişimimizin olmamasıyla ilgilidir. Görme “mucizesini” bir düşünün. Binlerce yıl boyunca, Sokrates öncesi filozoflardan ve Aristoteles’ten, on yedinci yüzyılda Descartes’la modern bilimin doğuşuna kadar düşünen insanlar, bir şeyleri görebildiklerine dair bilindik gerçek karşısında büyülendiler. Gözlerden nesnelerin ön yüzeylerine bir şey mi yansıyordu? Göze bir şey giriyordu ve içeri girdikten sonra nereye gidiyordu? Geçtiğimiz birkaç yüzyıl boyunca, görmenin nasıl gerçekleştiğine dair bilgimiz inanılmaz şekilde arttı ve öğrendiklerimizle ilgili çarpıcı gerçeklerden biri, optik sinirin karmaşık faaliyetlerine, oksipital kortekse ve hatta gözbebeklerimizin faaliyetlerine hiçbir ‘ayrıcalıklı erişim’ olmamasıydı. Göz çözünürlüğün keskin bir şekilde azalması, çevresel renk görüşünün olmaması, kortekste çoklu “etinotopik haritalar” ve çok daha fazlasına neden olan ani spazmodik hareket çoğu insan için şaşırtıcı bir keşifti. Bilim, tüm bu şaşırtıcı karmaşıklıklar hakkında bizi bilgilendirebilirdi, ancak öyle görünüyor ki sonunda bu süreç yine bizim bireysel olarak özdeksel tecrübemizle erişimimiz olan bilgileri verdi. “Temelleri hazırladığın için teşekkürler bilim, ama şimdi bizim yetkili olduğumuz bir bölgeye giriyorsun ve sakıncası yoksa açıklama görevini biz üstleneceğiz. İşte bizim … iç gözlemden türemiş bilimsel teorimiz.”

Sorun şu ki, bu çok fazla araştırmacıya mantıklı geldi. Kendi davalarında muhtemelen onaylamayı kolay buldukları fazlasıyla güven duydukları uzman görüşlerini kabul ettiler. (Bu otorite iddiasının canlı bir örneği için bkz. 17–18 Kasım 2017’de NYU hayvan bilinci konferansında[23] Thomas Nagel’in yorumu ve benim yanıtım.)Bu yüzden soruşturmanın geri kalanını iç denetçilere bıraktılar, ertelediler ya da devrettiler; onların işi tamamlanmıştı: Nesneleri “bilince” ulaştıran ve şimdiye kadar hayal edilmemiş bilinçdışı süreçleri ortaya çıkarmışlardı. Şimdi bunun nasıl açıklanacağı başkasının derdiydi. Bazı araştırmacılar bilincin sinirsel bağıntılarını keşfetmek için, gerekli ve yeterli koşullara ulaşıncaya kadar sistematik bir eleme süreci yürütürler. Bazı araştırmacıların, mesela bilincin nöral karşılığını keşfetmek, bilinç için gerekli ve yeterli şartların, yani sebeplerin beyindeki yerlerini bulurken bir yandan da bilincin tipik etkilerini de gözlemleyerek ilk sistematik elemeyi gerçekleştirmek için altında çalıştıkları şartlar buydu. Bu, Chalmers’ın zor probleminin teorik görselliğinin gelişmesi için uygun bir ortam olurdu.

3. Zor Soru Neden Bu Kadar Zor?

Gerçek şu ki, bilinçli zihnimizin farkında olduğumuz ya da onu iyi tanıdığımız konusundaki yaygın düşünce tamamıyla yanlıştır. Psikolog Karl Lashley[24] bir keresinde “zihnin hiçbir faaliyetinin bilinçli olmadığını” öne sürerek iddialı bir önermede bulunarak her düşündüğümüzde devam etmesi gerektiğini bildiğimiz bir sürecin erişilemez olduğuna dikkatimizi çekmek istiyordu. “Erişimimizin” olduğu şey, bu içerikler ve içeriklerin zamansal düzenidir. Ancak bu içeriklerin, özelliklerin, nesnelerin ve olayların temsillerinin, temsil etmeyi nasıl başardıkları ve nasıl meydana gelip de “bize “göründükleri” tamamen iç gözlemin dışındadır. Lashley’nin verdiği bir örnek şu şekildeydi: Bir kişiden altı mısralı, bir uzun ve iki kısa heceli yapıda bir düşünce oluşturması istendiğinde, bunun hangi ölçü olduğunu bilen kişiler kolayca bu isteği gerçekleştirebilir. Mesela,

“Nasıl oluyor da altı mısralı, bir uzun ve iki kısa heceli yapı fikri aklıma gelebildi?”

Çoğu zaman ne yapmaya çalıştığımızı ve nedenini biliriz, çünkü yapmaya çalıştığımız şey ve onun nedeni her neyse mutlaka içeriğin bağlamından kaynaklanmaktadır. Biri bizden siyah bir arka plana karşı mavi bir büyük A harfi hayal etmemizi isteğinde, bunu yapabildiğimize veya istendiği anda yapabildiğimize şaşırmıyoruz. Ancak ‘sahne arkasındaki’ sinir sisteminin bunu nasıl başardığına dair hiçbir fikrimiz yok. Tıpkı aklımız başıboş dolaşırken, zihnimize akan düşünceler, görüntüler, melodiler, acılar ve heyecanların ardı ardına nereden geldiğini bilmediğimiz gibi. Bunu nasıl yaptığımızı, düşünceleri üretmek için içeride neler olup bittiği sorularının cevapları bizim için ulaşılmaz gibi görünür. Bununla birlikte, dikkatle bakarsak, ne olması gerektiği hakkında makul bir şekilde akıl yürütebiliriz. Bu aşamada artık gözlemlemiyoruz; teori üretiyoruz. Örneğin, hiç canlı kurbağa yediniz mi? Hiçbirini çıplak elle boğarak öldürdün mü? Sizin cevaplarınız (inanıyorum ki) “ani”, kendine güvenli ve olumsuz. Bunu nasıl yaptınız? Elbette hiç yapmadığınız şeylerin (elbette trilyonlarca olan) alfabetik ve kronolojik bir listesine hızlıca erişerek değil; bu sorunun cevabı iç gözlemle verilemez çünkü cevaplar sadece “size geldi”. Ancak bu durumu açıklamak için bazı teorik hipotezleri değerlendirebiliriz. Muhtemelen canlı bir kurbağa yemiş ya da birini boğmuş olsaydınız, bu olayı asla unutmazdınız. Böyle olaylar başınıza gelmiş olsaydı şimdi bilinçli deneyiminizi cafcaflı ayrıntılarla dolduruyor olurdu. Ancak cafcaflı detaylar zihninizde yer etmiyorsa bu olayların asla olmadığından oldukça emin olabilirsiniz. Bu durumu, “Hiçbir Ford Sedan arkasında on milden fazla kuzeye gittiniz mi?” ya da “Elinizde bir oyma bıçağı, iki ciltsiz roman ve bir yün ceket tuttuğunuz bir gün oldu mu?” gibi soruları yanıtlayamamanızla karşılaştırın. İlk örnekte bahsettiğimiz türden soruları yanıtlama yeteneğiniz ile bahsettiğimiz ikinci türden soruları yanıtlayamazsınız, çünkü “size gelen” türden cevaplar için bir şekilde size anında dokunulabilecek önemli bir öz-bilgiye sahip olmanız gereklidir. Boğucu bir soruyu yanıtlarken çenesini kaşıyan ve uzaklara bakan bir tanıdığınıza nasıl tepki vereceğinizi bir düşünün!

Kendimize dair bilgimiz, gözlemleyemediğimiz süreçler tarafından bir ömür boyu deneyimle inşa edilir, ancak birçok bakımdan bu bilgiye koşulsuz olarak güvenebileceğimizi biliriz. Her ne kadar ‘deneyim yoluyla inşa ettiğimiz bilginin bize “anında” ve aracısız şekilde gelmesi büyülü (veya en azından bilime meydan okuyan) gibi gözüküyor olsa da aslında bu oldukça ciddi bir yanılsamadır.

Birinci el kaynaklı beyanlarının çoğunun arkasında yatan yanılabilir muhakeme türünün bir başka örneği de renk deneyiminin doğasıyla ya da renk qualia’sıyla ilgilidir. Onlarca yıldır bilinçli zihinsel durumların sadece ilk elden anlaşılabilir, kişiye özel içsel özellikleri olarak ifade edilen qualia kavramının varlığını reddediyorum. Tüm bu zaman boyunca, alanında bilgili pek çok insan bu görüşümden dolayı beni küçümseyerek benimle alay etti. Qualia’nın varlığını inkâr ettiğinizi düşünün! Bu kaçık filozoflar! Hiç şüphe yok ki, argümanımın reddinin büyük bir kısmı, diğer filozofların qualia konusundaki fikirlerini daha ikna edici bir alternatifle değiştirememiş olmamdan kaynaklanmaktadır. Ancak sanıyorum şimdi qualia fikrinin yerine başka neler sunulabileceği hakkında daha ikna edici alternatif bir argüman sunabilirim. Elbette bu bazıları için hâlâ yeterli olmayacaktır. (Daha önceki bir girişim için bkz.[25],[26]) Bu alternatifi sunmak için ilham aldığım kişi, kaderin garip cilvesi sonucu, yıllardır qualia’nın en büyük savunucularından biri olan NedBlock’tur[27].

Block, zihin boyası denen bir kavramın varlığını savunur. Zihin boyası terimi, ilk olarak Harman[28]tarafından ortaya atılsa da bilinçli deneyimlerimizin, deneyimlerimizde temsil edilen özelliklerinden farklı özellikleri olduğu fikrini savunan Block tarafından kullanılmıştır. Power’ın analojisi açısından Block’un argümanında fark yaratan fikir bilinçli deneyimimizin içeriği değil özellikleridir. Block, düştüğü durumu küçümseyici görüşlerimi dikkate almaz. Ben hayali şeyleri[29] farz ederim. Öyle ki, birkaç bilişsel bilimci, argümanlarıma rağmen, Block’un kurgusuna inanmaya daha meyilli olduklarını bana itiraf ettiler ve Block’un makale dizisinde bu görüşü coşkuyla savunduğu da görülebilir. Ancak Block hiçbir makalesinde Zenon Pylyshyn’in daha önce “zihinsel kil” dediği kavramı küçümsediğinden bahsetmez. Pylyshyn’in “zihinsel kil”i dışsal nesnelerin fiziğini taklit ederek içsel suretleri şekillendiren büyülü bir malzemedir.

Sihirli zihinsel kil fikri kötü ise, yazılımdan yapılmış ya da bilgi işlemci, sihirli olmayan bir sanal kile ne dersiniz? Böylece sanal kile, yalnızca ihtiyaç duyduğunuz özellikleri ekler, gerisini de dışarıda bırakırsınız. Gerçek bir otel ile sanal bir otel arasındaki fark, gerçek bir otelde odaları nispeten ses geçirmez hale getirmek için çok fazla Ar-Ge, para ve malzeme ayırmanız gereklidir. Ancak sanal bir otelde, odanın ses geçirmez olmaması için çok sayıda Ar-Ge ve yazılım ve veri kullanmanız gereklidir. Sanal bir otel odası, bir otel odasının otomatik ve dinamik bir temsili olduğundan, yalnızca pozitif olarak yüklediğiniz şeyleri içerecektir.

En sevdiğim örneklerden biri, Donald Knuth’un yazılım tasarımının tanınmış şaheserlerinden biri olan yazılım dizgi sistemi TeX’i oluşturmaya yardımcı olarak bir sanal yapıştırıcı yaratmasıdır. Sanal yapıştırıcı, daktilodaki boşluk çubuğu için neredeyse elastik ve yapışkan bir alternatiftir. Değişen uzunluklarına göre, her bir kelime çifti arasına sanal bir boşluk koyar. Knuth’un biçimlendirme programı sanal olarak birbirlerine bağlı kelime dizisini ya da formülünü iki ucundan çekerek sol ve sağ kenar boşluklarına tam olarak oturana kadar gerer. TeX ve onun soyundan gelen LaTeX, denklemlerin ve diğer karmaşık iki boyutlu sembol dizilerinin yaygın olduğu ve birçok başka sayfa tasarımı probleminde kullanılan bilimsel yayınlarda altın standarttır.

Her kelime veya sembol sanal bir kutuya konur ve bir fanatiğin dediği gibi,

Tutkal kutuları birbirine yapıştırır: Kutuların nasıl birleştirileceğini, aralarındaki boşluğun ne kadar büyük olması gerektiğini ve ne kadar uzatılıp kısaltılabileceğini tanımlar. Sayfa düzeni aslında sadece bir gerilim düzenlenmesidir. Tutkalın getirdiği kısıtlamalar dâhilinde en az toplam gerilimi üreten kutu düzenini bulmaktır.[30]

Neyse ki Knuth, sayfa tasarım yapıştırıcısını parlak, lezzetli ya da kokulu yapmak zorunda değildi. Ancak bu olası eklentiler, eğer zamanınız, paranız ve bunu yapmak için iyi bir nedeniniz varsa oldukça faydalı olabilir. Block’un zihinsel boyasını bir sanal boya olarak düşünürsek, Block’un konumu anında daha savunulabilir hale gelir, aynı zamanda bilişsel bilim için çok daha küçük bir meydan okuma olur; çözülemez bir gizem ya da düalizme davet değil, çözülmesi gereken bir bilmece haline gelir. Block’un kendisi de bu gerçeği fark etmek üzere:

Eğer zihinsel boya varsa, ben bunun içerikle ilgili olmadığını veya temsili etme üzerinde bir etkisi olmadığını varsaymıyorum. Doğalcılığı (physicalism) tercih ettiğim için, zihinsel boyanın belirleyici bir içerik ve sinirsel bir özellik olabilmesine izin veriyorum. Yanlış anlaşılmayı önlemek için söylüyorum: Bir resimdeki kırmızı pigmentin kırmızı bir ahırı temsil ettiği gibi, dünyada kırmızı veya yuvarlak bir şey gerçekten görüldüğünde, aklımızda kırmızı veya yuvarlak bir şey olduğunu iddia etmiyorum.[31]

Sanal makinelerin en önemli özelliği, zor soruyu yanıtlayamadıkça bir sanal makine hayal etmenin bir anlamı olmamasıdır. “Sana sanal bir yapıştırıcı vereceğim. Peki ya sonra ne olacak?” Knuth’un dehası, bir şeyler yapabilecek dinamik bir veri yapısını nasıl oluşturabileceğini görmekti. Bu bakış asıl sorunu belirleyerek pek çok fazla inanılmaz çalışmayı mümkün kılabilir.

Genel olarak, yapay zekânın veya daha genel olarak bilgisayar biliminin temel derslerinden biri, zihin temsillerinde sadece kendi “erişimi” ve yine sadece kendi “yorumlaması” olan bir kullanıcı temsilini varsaydığımız sürece, asla bir temsilin varlığını tespit edemeyeceğimizdir. Bu ders, bilişsel bilimde ve bilişsel sinirbilimde mantıklı nedenlerden ötürü genellikle göz ardı edilmiştir. Bugünlerde neredeyse herkes sinir sistemindeki temsilden ve taşınan, işlenen ve depolanan bilgilerden rahatça bahsedebiliyor. Eskinin davranışçı yapılarından bu ayrılmayı geçerli kılan temel sebep, açıkça söylenmese de, bilgisayar biliminin bu terimlerle konuşmayı saygın hale getirmesi. Bu saygınlığa rağmen, nasıl oluyor da (“mekanik olarak”, zihinsel değil) bilgi yorumlanıyor, taşınıyor, saklanıyor ve hatırlanıyor anlatılmadığı sürece ileride ödemeye mecbur olunacak zekâ-kredileri alınmış olur. Açık harcama bilimsel bir araştırma henüz başlangıç aşamasındayken yararlı, hatta neredeyse zorunlu bir politika olabilir. (Ve aldığınız kredileri geri ödemezseniz, projenizin yeni bir etiketi vardır: buhar yazılımı.)

Bu açık harcamanın, Block’un zihinsel (ya da sanal) boya varsayımından daha açık bir örneği olamazdı. Yani görsel algıda rol oynayan boya benzeri bir şeyin (tutkal gibi değil, ses gibi değil) görsel bir temsili vardır ve Block’a göre kontrollü deneylerde deneklerin performanslarındaki ölçülebilir farklılıkları deneysel olarak değerlendirerek bu boyanın varlığını doğrulayabiliriz. Block’un deneyleri ayrıntılı incelemesi gösteriyor ki tipik filozoflar gibi zihinsel boyanın varlığının, qualia probleminin bir kurtuluşu olduğunu düşünme yanılsamasına kapılmıyor. Block benim qualia hakkındaki meydan okumamı kabul ediyor ve bir anlamda bu, benimle aynı fikirde olduğu ve geleneksel bir anlamda ele alınan qualia kavramını terk ettiğini gösteriyor. Aslında qualia’yı sadece birincil kişi tarafından erişilebilen içsel gerçeklikler olarak görmüyor, o sadece qualia’nın ancak kişinin deneyimine katılarak doğrulanabileceğine inanıyor. Zihinsel boya kavramı yeni bir teoridir, bir birinci şahıs gözlemi değil, üçüncü şahıs biliminin keşfidir.

Bu fikir, temsil aracının (gerçek) özellikleri hakkında değil de temsil sisteminin formatı sayesinde neler yapabileceği hakkında bir iddia olduğu için cezbedicidir. Bu fikirde gizemli bir ortama ikinci bir aktarım yoktur. Yani qualia yerine sanal boyaya sahip olabiliriz; sadece qualia’nın yaptığını düşündüğümüz şeyi yapması gerekiyor. Peki, biz qualia’nın gerçekte ne yaptığını düşünüyoruz? Sorulması gereken asıl zor soru budur. Aksi takdirde, kişi her zaman zihnin gizemine hayran kalmaya devam eder.

Buradaki zor soru kesinlikle zordur, çünkü beynin bir sanal makine gibi çalışma şekli, mevcut bilgisayarların bir sanal makine gibi çalışma şekline pek de benzemez. Bu iki yapının bileşenleri kadar mimarileri de temelde farklıdır; bir yanda yarı özerk, senkronize olamayan ve birbirleri ile aynı olmayan nöronlara karşıt olarak diğer yanda, sabit adresli bellek yazmaçları taburları olacak şekilde organize edilmiş, birbirleri ile uyumlu bir biçimde hareket edecek iki kararlı durumdan herhangi birini üstlenebilen devreler vardır. Knuth’un sanal yapıştırıcı uygulamak için oluşturduğu hesaplama katmanlarının, herhangi bir sinirsel uyarı durumunda belirgin bir karşılığı yoktur. Bu noktada elimizdeki tek şey, etkileyici bir varoluş kanıtıyla desteklenen, takip edilecek çok umut verici bir önsezidir: Gerçek makinelerin fiziksel özelliklerinin herhangi bir örneğini oluşturmadan bu makineleri esrarengiz bir şekilde taklit edebilen sanal makineler vardır.

4. Özgürlük Dereceleri ve Bilincin Kontrolü

Bilincimizin bazı içeriklerinin oluşumunu, içeriklerin kendileri tarafından oluşturulan bağlamlara dayanarak nasıl açıklayabileceğimizi gördük: Kendime kahvaltıda ne yediğimi sorduğumun bilincindeyim ve presto! Aklıma pek çok sorulmamış ayrıntıyı içeren bir kahvaltı hatırası geliyor. Bu bilgiyi hatırlamaya çalışmamış olsaydım, bir anda aklıma gelmesi önemi bilinmeyen bir “rastgele” zihin gezintisi vakası gibi rahatsız edici olabilirdi. Neden şimdi bunu düşünüyorum? Nereden geldiği fark edilemeyen çıkarımlar bazen bilinçli görüşlerimizi şekillendirir ancak muhtemelen “bilinç akışımızda” meydana gelen geçişlerin yalnızca küçük bir alt kümesi bir çıkarım kadar açık seçik bir sebepten kaynaklanmaktadır. Zihnimizden geçen çoğu düşünce zinciri, başından itibaren takip edilmedikçe tamamen kontrolümüz dışındadır. Ayrıca, bilinçli zihinlerimizin hayal kurma veya fantezi arasındaki geniş alanda hoş bir şekilde gezinmesine izin vermemiz gibi, araba kullanmak, bisiklete binmek veya çimleri biçmek gibi eylemleri “otomatik pilotta” gerçekleştirme deneyimine de oldukça aşinayız. Peki, tüm bu geçişleri yöneten nedir? Ne bir ana programlayıcı ne bir yönetici nöron ne bir cüce ne deDescartes’ın deyimiyle bir “rescogitans”dır. İçeriklerin yarışmaya karşıt olarak ün, beyinsel şöhret [Dennett D. 1996 Consciousness: more like fame than television] ya da göreceli nüfuz için savaşacakları dinamik ve rekabetçi bir süreç olmalıdır. Peki, kazananları belirleyen nedir? Iztıraplı, utanç dolu veya şehvetle ilgili takıntılı anılar gibi duygusal olarak açıkça göze çarpan olayların yanı sıra en içrek ve soyut teorik fikirlerin, yani bütün içeriklerin kaderlerini tayin eden ve bu içeriklere eşlik eden olumlu ve olumsuz değerlerin güçleri kazananların belirlenmesinde rol oynayacaktır.[32] Marcel Kinsbourne, herhangi bir sorunu zorlaştıran şeyin, önünde yanlış ama çekici bir şeyin durması olduğunu savunur. Zor sorunları çözmek daha fazla enerji, daha fazla çaba, daha bilinçli özdenetim taktikleri gerektirir, çünkü cazip ve daha kolay eylem planları sizi daima kışkırtır. Sık sık gözlemlediğim gibi, benim zor sorum ise, insanlara Chalmers’ın zor sorununun bir kuruntu olduğunu göstermenin daha etkili yollarını bulmak.

Sanırım düşünmenin zor olmasının ve düşünme hakkında düşünmenin daha da zor olmasının genel nedeni, Bölüm 2’de tartışılan içeriktir: Milyonlarca özgürlük derecesi varken meydana gelen kontrol sorunu. Bir sıcak hava balonu, deneyimli pilotun hafif rüzgâr akımları bilgisini kullanarak üç boyutlu uzayda istenen bir yörüngeyi oluşturabileceği (ısıtıcıyı açıp kapatarak yukarı veya aşağı) kolayca kontrol edilebilen sınırlı bir serbestlik derecesine sahiptir. Görüşünüz sadece yukarı-aşağı, sol-sağ, saat yönünde-saat yönünün tersine değil, aynı zamanda gözlerinizi yana kaydırarak ve kafanızı yana kaydırarak aldınız derinlik veya mesafe bilgilerini de içerir. Bunlardan herhangi birinin sabitlenebilmesiyle ve pilot gerektiren bir tanesinin ortadan kaldırılmasıyla kontrol problemi basitleştirilir.

Bir soruna odaklanmayı başardığınızda veya sadece şu anki görevinizle ilgilendiğinizde, zihninizin sizi götürebileceği sayısız alternatif yolu bir şekilde engellersiniz. Bu pilotluğu yapan, sizi bilgilendiren ve motive eden nedir? Ve güvenilir bir pilot olmayı nasıl öğrenirsiniz? Yine bunu sağlayan zihinsel bir cüce değil, geçici çıkar koalisyonları arasında işbirlikçi/rekabetçi bir etkileşimdir. Bundan ortaya çıkan da sanal bir yöneticidir. (Elektrik mühendisleri, sanal bir regülatörden (düzenleyici), paralel olarak birbirine bağlanmış büyük bir jeneratör sisteminde ortaya çıkan bir özellik olarak bahseder. Bu yönetici düşük güvenilirliğe sahip jeneratörlerin herhangi birinden daha güvenilir sabit bir frekansı muhafaza eder. Sanal yönetici herhangi bir yerde değildir, ancak tüm sistemi kontrol eder.)

Her bir hayvan, normal şartlar altında kendi özgürlük derecelerini kontrol etmek için eylemlerde bulunur. Aksi takdirde nesli tükenir. Bu durum insanlar için de geçerlidir. Ancak insan zihni söz konusu olduğunda, eylemler, etkileri yinelenebilen, dallandırabilen ve çoğaltabilen özgürlük dereceleriyle arttırılır. Bu aşırı büyük zenginlikle ilgilenmek -basitçe söylemek gerekirse- bilincin ne işe yaradığıdır. Ve bilincin eyleme geçme tarzı, AI öncüsü John McCarthy’nin 4 yaşındaki kızı Sarah McCarthy tarafından ondan bir şey yapmasını istediğinde kısa ve öz bir şekilde ifade edildi. Küçük kızın sakince verdiği cevap şuydu:

“Yapabilirim, ama yapmayacağım.”

İşte bu sayede John McCarthy, özgür iradenin özününde tam olarak bu cümlenin yattığını gözlemledi [J. McCarthy 2005 ve S. McCarthy, 2017, kişisel yazışmalar]. İyi ya da kötü nedenlerle ya da hiçbir neden yokken, aralarından seçim yapma yetkinliği ile birçok seçeneğin bilinçli olarak tanınması, insan olmanın ayırt edici özelliğidir. Felsefi bilinç ve özgür irade sorunlarının birlikte en yoğun şekilde tartışılan ve (bazı düşünürlere göre) kaçınılmaz olarak gizemli görüngüler olması sadece tesadüf değildir. Bilinç üzerine beş kitap, özgür irade üzerine iki kitap ve her ikisi hakkında da onlarca makalenin yazarı olarak, bilinci özgür iradeyle mücadele etmeden açıklayamayacağınız ya da tam tersi olduğu genellemesini doğrulayabilirim. Birleşik bir açıklamanın anahtarı, insan beyninin temsil gücünün açık uçluluğunun, evrimin sınırsız kalıtımı gibi olduğunun kabul edilmesinde yatar. Her iki gizemin çözümü de hem soruda hem de cevapta saklıdır. Özgür irade ve bilinç önemlidir, çünkü biz- ve sadece biz- kendi yarattığımız, başka herhangi bir canlının yaşam dünyasından daha karmaşık ve fırsatlarla (özgürlük dereceleriyle) dolu olan, kendi yarattığımız bir dünyada yaşamalıyız. Aynı zamanda hem genetik hem de kültürel evrimin yardımıyla, daha yüksek düzeyde bir iş birliği sistemi tasarladık. Bugün biz bu sisteme medeniyet diyoruz ve medeniyet, hayatı yaşamaya değer kılan şeydir.

Referanslar

[1]Chalmers D. 1995 Facing up to the hard problem of consciousness. J. Conscious. Stud. 2, 200–219.

[2]Chalmers D. 1995 Facing up to the hard problem of consciousness. J. Conscious. Stud. 2, s. 201.

[3]Chalmers D. 1995 Facing up to the hard problem of consciousness. J. Conscious. Stud. 2, s. 202

[4]Nagel T. 1974 What is it like to be a bat? Philos. Rev. 83, 435–450. (doi:10.2307/2183914)

[5] Dennett D. 1991 Consciousness explained. Boston, NY: Little Brown.

[6] Dennett D. 1995 Facing backwards on the problem of consciousness. J. Conscious. Stud. 3, 4–6.

[7] Dennett D. 2005 Sweet dreams: philosophical obstacles to a science of consciousness. Cambridge, MA: MIT Press.

[8] Dennett D. 1998 The myth of double transduction. In Toward a science of consciousness II: The second Tucson discussions and debates (eds S Hameroff, AW Kaszniak, AC Scott), pp. 97–107. Cambridge, MA: MIT Press.

[9]Transdüser, bir enerji biçimini başka enerji biçimlerine dönüştüren cihazdır. Dönüşüm, elektriksel, manyetik, elektromanyetik, kimyasal, termal enerji biçimleri olabilir. Transdüser, bir enerji biçimindeki parametreyi algılar ve onu başka bir enerji biçimine, çoğunlukla elektrik sinyali olarak, dönüştürür. Örneğin basınç sensörü, basıncı algılar ve onu ölçerek değerin manometre veya uzak gösterge cihazında görüntülenmesini sağlar.

[10]Millikan RG. 1984 Language, thought, and other biological categories: new foundations for realism. Cambridge, MA: MIT Press.

[11]Dennett D. 1991 Consciousness explained. Boston, NY: Little Brown.

[12] Dennett D. 1995 Darwin’s dangerous idea: evolution and the meanings of life. New York, NY: Simon & Schuster.

[13] Kaufman S. 2003 The adjacent possible. Edge.org, 9 November,

https://edge.org/conversation/stuart_a_kauffman-the-adjacent-possible.

[14] McGinn C. 1991 The problem of consciousness: essays toward a resolution. Oxford, UK: Blackwells.

[15] Povinelli D, Eddy TJ. 1996 What young chimpanzees know about seeing. Monogr. Soc. Res. Child Dev. 61,

1–152. (doi:10.2307/1166159)

[16] Kaminski J, Call J, Tomasello M. 2008. Chimpanzees know what others know, but not what they believe. Cognition 109, 224–234. (doi:10.1016/j.cognition.2008.08.010)

[17]Dennett D. 1983 Intentional systems in cognitive ethology: the ‘Panglossian Paradigm’ defended. Behav. Brain Sci. 6, 343–390. (doi:10.1017/S0140525X00016393)

[18]Jackendoff R. 2002. Foundations of language: brain, meaning, grammar, evolution. New York, NY: Oxford

University Press.

[19]Amir O, Biederman I, Wang Z, Xu X. 2013 Ha Ha! Versus Aha! A direct comparison of humor to nonhumorous insight for determining the neural correlates of mirth. Cereb. Cortex 25, 1405–1413. (doi:10.1093/cercor/bht343)

[20] Price R. 1976 Droodles #1. Los Angeles, CA: Price/ Stern/Sloan Publishers Inc.

[21] Price R. 2000 Droodles: tthe classic collection. Los Angeles, CA: Tallfellow.

[22]Price R. 1955 Oodles of droodles. New York, NY:H. Wolff Book.

23Mankoff R. 2010 How to win the cartoon captioncontest. New Yorker, 6 October.

[23] T Nagel/DC Dennett 2017 exchange at NYU Conference on Animal Consciousness, 17–18 November 2017 (at 1 hour 23 minutes). See https://livestream.com/nyu-tv/AnimalConsciousness/videos/166146145.

[24]Lashley K. 1958 Cerebralorganizationand behavior. Res. Publ. Assoc. Res. Nerv. Ment. Dis. 36, 1–18.

[25]Dennett D. 1994, Instead of Qualia. In Consciousness in philosophy and cognitive neuroscience (eds A Revonsuo, M Kamppinen), pp. 129–139. Hillsdale, NJ: Lawrence Erlbaum.

[26] Block N. 2003 Mental paint. In Reflections and replies: essays on the philosophy of Tyler Burge (eds M Hahn, B Ramberg), pp. 165–200. Cambridge, MA: MIT Press.

[27] Block N. 2010 Attention and mental paint. Philos. Issues 20, 23–63. (doi:10.1111/j.1533–6077.2010.00177.x)

[28]Harman G. 1990 The intrinsic quality of experience. Philos. Perspet. 4, 31–52. (doi:10.2307/2214186)

[29]Dennett D. 1991 Consciousness explained. Boston, NY: Little Brown.

[30]Chu-Carroll M. 2008 The genius of Donald Knuth: typesetting with boxes and glue. See http://scienceblogs.com/goodmath/2008/01/10/thegenius-of-donald-knuth-typ/

[31]Block N. 2010 Attention and mental paint. Philos. Issues 20, 23–63. (doi:10.1111/j.1533–6077.2010.00177.x)

[32]Hurley M, Dennett D, Adams Jr RB. 2011 Inside jokes: using humor to reverse-engineer the mind. Cambridge, MA: MIT Press.

Churchland ve Bilinç — Yunus Şahin

22/04/2020

Yunus Şahin, İstanbul Üniversitesi Dilbilimi Bölümü son sınıf öğrencisi olarak lisans eğitimine devam ediyor. Yüksek lisansında insan belleğinin işlemsel modelleri üzerine çalışmak istiyor. Bu yazı,

Read More »

Dil ve Düşünce Etkileşimleri — Ercenur Ünal

13/05/2020

Dr. Ercenur Ünal doktorasını bilişsel psikoloji alanında 2016 yılında, University of Delaware’de tamamladı. Şu anda ise Özyeğin Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. Günlük hayatımızda başımıza

Read More »

Beyni Bilmek Zihni Anlamayı Sağlar mı, Öyleyse Nasıl? — Erol Yıldırım

03/01/2024

Erol Yıldırım İstanbul Medipol Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir ve kurucusu olduğu fiNCAN Lab’ta klinik nöropsikoloji ve bilişsel sinirbilim alanlarında araştırmalar yapmaktadır. Dikkat, yönetici yetiler, sosyal

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube