Rabia Kurşun, İstanbul Üniversitesi psikoloji öğrencisi, akademik hayatını biliṣsel nörobilim alanında ilerletmek istiyor.
Bir elma hayal edin, bu elmayı herkes aynı şekilde mi hayal ediyordur? Elmanın kırmızısını düşünün: Kırmızı fikri nedir, renk nedir? Renk konusu her zaman için tartışılan bir alan olmuş, her birimizin aklına illaki bu soru gelmiştir. Ben yeşile yeşil diyorum ama yanımdakinin gördüğü şey aslında mavi olabilir mi ve onu yeşil olarak tanımlıyor olabilir mi? Araştırmacılar bu konuyu incelemiş ve renklerin cinsiyete, kökene, coğrafi bölgeye ve konuştuğumuz dile bağlı olarak farklı şekilde deneyimlendiğini bulmuştur. Başka bir deyişle, renkler konusunda objektif bir şey yoktur. Bu deneyime “qualia” denmektedir. “Qualia” latince “quale” kelimesinden gelip, ‘kişisel tecrübenin özelliği’ olarak tanımlanabilir. Tarihte bu kavram için pek çok tanım ortaya atılmıştır. Ned Block qualiayı duyumların, hislerin, algıların ve bilişlerin deneyimsel nitelikleri olarak tanımlarken Amy Kind’a göre qualia, deneyimlere dair içe bakışla elde edilebilen öznel, niteliksel özellikleridir. Bunun yanı sıra zihin felsefesi alan yazınında qualia’ya benzer anlamlı olacak şekilde “ham duygular”, “fenomenal nitelikler”, “bilinçli deneyimin içkin özellikleri”, “zihinsel durumların nitel içeriği” ve “iç nitelikler” gibi ifadeler de kullanılmaktadır. Türkçe’de qualianın en uygun karşılığı “deneyimin öznel niteliği” ifadesi olarak gözükmektedir. Yaşanan bu öznel deneyim ile renkler içsel bir mekanizma tarafından yönlendirilerek değerlendirilir. Deneyimin içselliği sebebiyle bunu anlatamaz, açıklayamaz yalnızca hissederiz ve ancak içebakış ile birlikte bunun farkına varabiliriz. Qualia kavramı, tüm deneyimlerimize eşlik eden ve bizim için varlığı açıkça görülmesine rağmen bir başkasına tamamıyla aktaramadığımız bu nitelikleri ifade eder.
Qualia kavramını açıklamaya çalışıp çeşitli tanımları ele aldığımızda ve ortak bir küme oluşturulduğunda dört temel niteliğin öne çıktığı görülmektedir. Kısaca ele alacağım dört nitelik, bu kavrama ilişkin çoğu çalışmada kullanılmakta ve yaygın olarak kabul görmektedir.
1. İfade edilemezlik/Aktarılamazlık
İletişim araçlarını göz önüne alalım, başta dil olmak üzere tüm iletişim araçları bir alıcı gereksinimindedir. Burada vericinin iletimi ancak alıcının almasıyla gerçekleşebilir, burada bir aktarımdan söz ediyoruz. Ancak elektromanyetik dalgaların koku ve tat gibi duyuları harekete geçiren etkinlikleri fiziksel doğaları gereği aktaramadığını görüyoruz. Qualia da bu şekilde; bir hissel düşüncenin aktarımı tam anlamıyla gerçekleşemiyor. Elmanın tadını anlatmaya çalıştığımızda her ne kadar betimlesek de tam olarak hissedilen tat karşı tarafa aktarılamıyor. Bu doğrudan ve hissedilen bir nitelik, dolaylı yoldan elmanın tadına nasıl varabiliriz ki? Elbette burada ortak bir dil zemini hazırlandığında betimsel olarak aşağı yukarı ekşi bir tadın olduğu aktarılabilir, çeşitli benzetmelerle diğer nesnelerle karşılaştırılarak bu hissin gücü de anlatılabilir, limon kadar ekşi bir elma gibi. Ancak elmanın tam anlamıyla bende oluşturduğu hissi karşı tarafın hissedebilmesi için öznenin ben olması gerekmektedir; yani ancak benim bedenime, benim zihnime hâkim olursa bunu hisseder ki bu da pek mümkün görünmüyor.
2. Kişisellik
Qualia’nın ifade edilemezliğiyle doğrudan bağlantılı olan bir diğer niteliği, tümüyle kişisel olmasıdır. Öznel deneyimler aracılığıyla bu tadı zihnimizde temsilliyoruz. Hayatım boyunca yediğim en ekşi elma, diğerleriyle karşılaştırdım. Başkalarının qualialarını da kendimizinkiyle aynı varsayamadığımızdan dolayı yalnızca belirli nesnelerle belirli ilişki kalıpları oluştururuz. Bu limon ve ekşilik gibi olabilir. Ya da ana konumuz olan renkler ve nesneler gibi. Dolayısıyla ortak dil zemininde, aynı dalga boyu yansıtan nesnelere ortak kavramları atfeder ve renkleri sorun olmadan ortak zeminde oturtabiliriz. Çilek kırmızıdır, onun dalga boyu yansıtan nesne sağlıklı herkes için kırmızı kabul edilir. Fakat kırmızı idesinin bende oluşturduğu his tam anlamıyla öznel bir deneyimdir. Bende oluşturduğu his ile başkasında oluşturduğu his arasında bir fark elbette vardır. Semantik bir uzlaşmayla birbirimize bu hissi yalnızca yüzeysel olarak anlatabilmeyi başarabiliyoruz, deneyimin çoğu bizde saklı kalıyor.
3. Doğrudan ve Anlık Olma
Qualia’nın doğrudan olması da diğer özellikleri gibi: Hissedilen deneyim çok daha anlık ve kendimize tekrar aktarırken de tam anlamıyla aktaramıyoruz. Örneğin çok acı bir biber yedim, saat öğle saatleriydi, akşam olduğunda acının hissini hatırladım ve üzerine düşündüm. Yine de tekrar bir düşünsel deneyime girmem mümkün değil, o anlık bir deneyimdi. Deneyim sona erdiği anda onun niteliğine ait içsel bilgi hafıza aracılığıyla kesin olmayan, dolaylı veri haline gelmektedir. Şüphe edilmeyecek bilgi o doğrudan yaşanılan veride gizli ama onu orada tutamıyoruz, o anda kalıp yerini şüpheli bilgiye bırakıyor.
4. Asli/İçkin (Intrinsic) Olma
Qualia’nın dördüncü niteliği İngilizce’de içkin, içsel, asıl ve asli anlamlarına gelen intrinsic sözcüğüyle ifade edilmektedir. Felsefi terminolojiye bakıldığında bir varlığın sahip olduğu özellikler; intrinsic ve extrinsic olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Herhangi bir varlığın öteki bir varlıkla kurduğu ilişki neticesinde sahip olduğu niteliklere extrinsic yani bağıntısal özellik denmekte. Örneğin “anne” olma özelliği bağlantısaldır ve bir çocuğun varlığıyla yoğun bir ilişki içindedir. Bir de başka bir varlığa bağlı olmayan asıl/içkin/özsel nitelikler vardır. Bu özsel nitelik zihinde gerçekleşen süreçlerden bağımsız, kendi içinde ayrı özden gelen hakiki bir veri olmaktadır; tıpkı renkler gibi. Rengi bir şeyle bağlantılı düşünmeyiz. Bunun için renk dediğimiz kavrama daha detaylı bakmamız gerekmekte.
Renk maddesel olarak dünyada var olmaz, gözleyenin gözünde ve beynindeki yansımalarla mevcudiyet kazanır. Nesneler, ışığın dalga uzunluklarını yansıtarak renge bürünür, bu ışık dalgalarının kendileri renksizdir [Ornstein ve Thompson, 1 984, s. 55). Renk dünyada bir anlam ifade eder yalnızca, ki bu anlam da izleyicinin zihniyle sınırlandırılıyor, var ama yok gibi. Peki öyleyse biz renkleri nasıl karıştırıyor, aynı nesnelere atfediyor, birbiriyle uyumluyor veya seviyoruz? Buna örnek olarak mavi-siyah elbise fotoğrafını düşünebiliriz. Fotoğrafı görenler aynı konumdan bakmalarına rağmen elbiseye farklı renk cevapları verdiler. Burada iki tarafın da herhangi bir renk körlüğü yoktu, bunun renkleri algılama deneyiminin öznelliğiyle ilgili bir mesele olduğunu görüyoruz.
Geçmişteki görüşlere baktığımızda John Locke; renkler, aromalar, tatlar ve sesler gibi özellikleri ikincil nitelikler (secondary qualities) olarak tanımlamış ve bunları boyut, şekil, hareket, sayı ve katılık gibi birincil niteliklerden ayırmıştı. İkincil nitelikler zihnin uydurduğu şeyler değildir, izleyicinin zihninde bir üretim yakalamak adına tasarlanan, dünyadaki şeylerin temsilleridirler. Düşen ağaç kabuğunun ses çıkarıp çıkarmaması orada bulunan bir izleyicinin varlığına bağlı olabilir de olmayabilir de, buna bir kesinlik çizemiyoruz. Bir örnek üzerinden gitmek gerekirse kırmızı idesi (fikri) ancak ışığın nesnedeki dokusal özelliklerden ötürü gözümüze yansıması ve zihnimizde üretimi ile oluşur. Bir nesne üzerinden renk atıfı yaparız. Bunun dışında bir kırmızı fikrinden söz edilebilir mi? Mesela kırmızı denildiğinde aklımıza ne gelir, hiçbir yere ait değilse bir kırmızı fikrinden söz edilebilir mi? Wilfred Sellars (1963,1981) bu konuyu açıklarken Locke’un ikincil nitelikler olarak tanımladığı, nesnelerin doğasına ait özellikleri; beliren (occurent) olarak tanımladığı özelliklerden ayrı tutmuş. Dolapta bekleyen kırmızı bir elma düşünelim. Işıklar sönükken kırmızı ikincil bir niteliğe sahiptir. İzleyici ışığı açıp dolabın içindeki elmayı görene kadar kırmızı hakkında herhangi bir belirtiden söz edilemez. Farklı temel yansıma özelliklerine sahip yüzeyler aynı renkte görünebilir ve aydınlatma koşullarının değişmesiyle birlikte aynı yüzey farklı renklerde de görülebilir.
İç nitelikler var gibi görünüyor, buna sebep olarak sunabileceğimiz en temel kanıt ise renklerin dış dünyada hayata bulamayacağı gerçeği. Eğer renkler orada değilse içimizde bir yerde olmalı, herkes bir şekilde renkleri algılıyor. Zihindeki bu olay varlıkların renkli yansımalarını gördüğümüz zaman yaptığımız yargılardan ibaret değil. Bununla birlikte buradaki akıl yürütme süreçleri karışık olabilmekte. Bilim ışığında gösterilen, nesnelerin özelliklerini yansıtan ışık; canlılarda ayırt edici frekanslara gönderme yapmakta. Çeşitli beyin bölgelerine dağılıp bilgi toplamakta ve bu bilgiler doğrultusunda bir temsil oluşturmakta. Başta bahsettiğim Locke’un ikincil niteliklerinin yanı sıra birincil nitelikler de var, bunlar daha mekanik özellikler. Mekanik özellikleri Gestalt algı yanılsamalarında olduğu gibi düşünebiliriz. “Bu elmanın yeşil olduğunu biliyorum ama şu anda ışığın etkisiyle ya da başka bir şekilde kesinlikle mavi gözüküyor” örneğini inceleyelim. İlk cümle dünyada bulunan nesne hakkındaki bir yargıyı ifade ederken ikinci cümle, dünyada bulunan bir nesne hakkındaki ayırt edici bir duruma ilişkin ikincil dereceden bir yargıyı ifade eder.
Birincil nitelikler direkt olarak nesnenin ne olduğuyla ilgilidir; semantik özellikleri, yüzeylerinin yansıtıcı özellikleri gibi. İkincil nitelikler ise bizim içsel ayırt edici durumlarımıza özgü özellikleri de içermekte. Şeylerin bizde oluşturduğu duygu durumları, hisler, hatıralar iç nitelikleri oluşturuyor. Dış dünyadaki varlıkların renklerini onları yan yana koyup kıyaslama ile anlayabiliriz. Onlara bakarak hangi yargıya ulaştığımızı görebilir, hatta varlıkların renklerini “zihnimizde” onları sadece düşünerek de karşılaştırabiliriz. Türk bayrağındaki kırmızı ile çilek kırmızısı arasında koyuluk farkı var mıdır, bilinçli deneyimimizle birlikte bunun kıyaslamasını yapabiliriz. Ya da tablo yapacağımız zaman hangi mavinin deniz için hangi mavinin gökyüzü için daha uygun olacağını belirleyebilmek için renkleri dış dünyada yan yana getirip kıyaslayabiliriz. Ya da İngilizcede “feeling blue” deyimi mavi rengini hüzünle bağdaştırmakta iken bizim için ise mavi hep bir umut, özgürlük ifade etmez mi?
Renkler tonlarına, bulundukları nesnelere göre bizde daha derin anlamlar oluşturabiliyor. Bir nevi “indirgemeci” bir şekilde ele aldığımızı söyleyebiliriz renkleri. Kendimizde olan kişiliği, kültürü, deneyimi her türlü materyali burada titizlikle göz önüne getirip imgeleyerek bir temsil oluşturuyoruz. En basiti sitcomların günlük yaşam konularına bir göz gezdirdiğimizde farklı kültürel malzemelerin farklı duygulara sebep olabileceğini görebiliyoruz; keza bu durum melodiler ve renklerin için de aynı şekilde. Mekanik varlıklar olmadığımızı da göz önüne alırsak renk algısını meydana getiren süreçte ışık yansıması kadar bu altyapı üzerine inşa edilen bilgilerin de etkisi var diyebiliriz.
Toparlamak gerekirse renk algısının yalnızca bir ışık yansıma olayı olmadığını söyleyebiliriz. Işığın yansıması imgeleme için yalnızca bir başlangıçtır. Zihindeki imgeleme süreci doğrultusunda ortaya çıkan temsil bizim gördüğümüz renkleri oluşturur. Bu imgeleme sürecini de yukarıda bahsettiğim çeşitli iç nitelikler etkilemektedir. Zihnimiz benliğimizden ayrı düşünülemez. Her düşünce içinde bize dair kırıntıları da bırakır ve dünyayı kendimizce algılarız; dünyanın renklerini de, kendi dünyamızı da oluştururuz. Bazen hüzünlü olur bu dünya, renkleri koyulaştırırız; bazen neşeli olur canlı renkler görürüz.
Kaynakça
Amy Kind, “Qualia”, https://iep.utm.edu/qualia/.
Berke, Z. (2020). Çağdaş Zihin Felsefesinde Qualian’ın Ontolojik Statüsü Problemi (Doctoral dissertation, Bursa Uludag University (Turkey)).
Daniel Dennett, Bilinç Açıklanıyor, çev. Sibel Kibar, Alfa Yayınları, 2017, s. 429–453
Ned Block, “Qualia”, A Companion to the Philosophy of Mind ed. Samuel Guttenplan, Blackwell Publishing, 1995.