“Bilimin En Zor Problemi” serisinin tüm yazılarına buradan erişebilirsiniz.
Muharrem Ayar, Boğaziçi Üniversitesi Dilbilim Bölümü Mezunu. İşaret dili dilbilimi, dil edinimi ve dil evrimi konularıyla ilgileniyor. Şu anda Max Planck Enstitüsü’nde asistanlık yapıyor.
Giriş: Dili Anlamak ve Evrimle Buluşturmak
Dil, gündelik hayatımızda garanti gözüyle baktığımız ve çoğu zaman üzerine düşünmediğimiz bir fenomendir. Elbette, hayatımızda dil ile alakalı meseleleri konuşurken yararlanabileceğimiz Türk Dil Kurumu gibi oluşumlar ve çeşitli sözlükler bulunuyor. Fakat, bunlar dil evrimi konusunda işleyeceğimiz dil olgusu ile alakalı bize çok az bilgi sağlamakta. Bu sebeple, her şeyden önce dil dediğimiz zaman aklımıza gelen olguların ayrımına kısaca bir değinmemiz gerekiyor.
“Dil” ve “dil”
Hadi kısa bir soru sorarak başlayalım. “Dil” sözcüğünü duyduğunuzda aklınıza ilk gelen şey ne? Kimileri için bu sorunun cevabı İngilizce, Almanca ya da Türkçe olacaktır. Aramızdaki kodlama ile uğraşan bilgisayar mühendisleri içinse C#, Python ya da Java bu sorunun cevapları arasında bulunuyordur. Eğer serbest çağrışım yapmayı seven bir insansanız, aklınıza anadil de gelmiştir.
Bu cevapların tümünü pek tabii ki de “dil” olgusu altında inceleyebiliriz. Gündelik hayatta genellikle iletişim için kullandığımız, sosyal medyada motivasyon gönderilerinde mesajın size ulaşmasını sağlayan araca “dil” diyoruz. Bu dil İngilizce, Türkçe ya da Almanca olabilir. Fakat, bu yazı dizisinde inceleyeceğimiz “Dil” olgusundan anlamamız gereken olgu bu değil.
“Dil” dediğimiz olgu, insan beyninde gerçekleşen; üzerine teori, hipotez ya da deneylerden söz edebileceğimiz bir olgu. Bir diğer deyişle, bu yazı dizisinde “Dil” sözcüğüne daha bilimsel bir yerden yaklaşacağız. Bu sebepten ötürü “Dil” ve “dil” ayrımına gidiyoruz. Büyük harfle yazdığımız sözcük insandaki bilişsel bir beceriye karşılık gelirken, küçük harfle yazdığımız sözcük bunun gündelik hayatta karşımıza çıktığı şekline karşılık geliyor.
Nedir Bu Dil?
Dil temelde insanlara özgü olan bilişsel bir yetidir. Daha sonra daha detaylı bahsedeceğimiz üzere diğer hayvanlarla insanları ayıran belki de en önemli bilişsel yetidir. Bu yetinin bilimsel olarak incelenmesine de çok basit bir şekilde Dilbilim denilmektedir.
Dilbilim, Ferdinand de Saussure ile ilk ortaya çıktığı zamanda daha iletişim odaklı bir bilim dalı iken zaman içerisinde, özellikle de Noam Chomsky’nin etkisiyle, dil yetisine içrek kuralları inceleyen bir bilim dalına dönüştü. Bunun sonucunda dilbilimciler, dili makro seviyede belli alanlar içerisinde incelemeye başladı. Dili anlamak için bu alanları kısaca tanıtacak olursak:
– Sesbilgisi ve sesbilim, dilin içerisinde bulunan seslerin ve bu seslerin kurallarını inceleyen bilim dallarıdır.
– Biçimbilim, dil içerisindeki en küçük anlamlı yapı taşlarını inceleyen bilim dalıdır.
– Sözdizim, dildeki cümlelerde sözcüklerin nasıl bir araya geldiğini inceleyen bilim dalıdır.
– Anlambilim ve Edimbilim ise cümlenin anlamını ve bu anlamın farklı bağlamlarda ne şekilde değiştiğini inceleyen bilim dallarıdır.
Üstteki listeden yola çıkacak olursak, dilbilim en geniş seviyede dilin seslerini, yapısını ve anlamını inceleyen bilim dalıdır. Öte yandan daha mikro seviyelerde dilbilim başka bilim alanlarıyla da buluşarak dilin psikolojik, sosyolojik ve biyolojik temellerini de inceleyebilir. Tıpkı bu yazı dizisinde dile evrimsel olarak yaklaşacağımız gibi…
Dil ve Evrimin Buluşması
Dil ve evrimin buluşmasından bahsederken öncelikli olarak bir ayrımın yapılması gerekiyor. Dil evrimi denildiği zaman bir insan herhangi bir dilin zaman içerisinde geçirdiği değişimleri incelemek isteyebilir. Bu alanda yapılan inceleme genellikle Türkçe gibi bir dilin ortaya çıkışı, o dilin gramerinin ve kurallarının nasıl oluştuğu ve nesiller arası aktarım sayesinde nasıl tam anlamıyla bir dil olduğu üzerine durmaktadır.
Bu yazı dizisinde temel kaygımız ise insan bilişsel kapasitesi olan dilin nasıl ortaya çıktığını, bu yetinin hangi özelliklerinin hangi türlerle paylaşıldığını anlama kaygısı olacak.
Peki, evrim ve dil neden buluşsun ki? Daha önce de söylediğimiz üzere, dil insanı diğer canlılardan ayıran bilişsel bir yetidir. İnsanın bu denli farklı olmasını sağlayan bir yetinin ortaya nasıl çıktığını anlamak kimileri için insan olmanın en büyük gizemini anlamak konusunda önemli bir mihenk taşı olacaktır. Bu yüzden dil yetisiyle evrimi buluşturma çabası içerisine giriyoruz.
O zaman başka bir soruyla daha devam edelim. Bu iki alanın buluşması neden bilimin en zor problemi? Şöyle bir karşılaştırma ile başlayalım: göz ya da diğer organların zaman içerisinde nasıl geliştiğini fosil kayıtlardan inceleyebiliyoruz. Daha basit canlılara ait fosillerde göz gibi bir yapının öncüllerini görüp işlevini anlayabiliyoruz. Ama, dil gibi bir bilişsel yeti arkasında fosil bırakmayan bir şey. Bu sebeple dil evrimi, Christiansen ve Kirby’nin (2003) tabiriyle “bilimdeki en zor problem”.
Yani bu problem çözümsüz bir problem değil, ancak en nihayetinde çözümü oldukça fazla zaman ve efor gerektirecektir. Şanslıyız ki, bu eforu bir süredir sarf eden birçok bilim insanı bulunmakta.
Biz de bu yazı dizisinde bu eforu sarf eden bilim insanları nerelere kadar gelmiş, bu probleme nasıl bir yaklaşım sergilemişler ve aralarında nasıl görüş ayrılıkları çıkmış ona bakacağız. Yazı dizisi boyunca insan dilini diğer iletişim sistemlerinden ayıran detaylara, kuşların şarkılarına, primatların iletişimlerini nasıl sağladığına, protodil denen kavrama ve dilin gerçekten bir adaptasyon olup olmadığına bakacağız.
Hayvanlar Koklaşa Koklaşa mı Anlaşır?
“İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.” Bu atasözünü hayatınızda en az bir kere duymuşsunuzdur. Koku gerçekten de hayvanların birbirleriyle anlaşmasında oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, sığırlar gruplarını tanımlamak ve yavrularını tanımak, köpekler bölgelerin hangi hayvana ait olduğunu anlamak ve kedibalıkları üremek için koku duyularını kullanmaktadır (Padodara ve Jacob, 2014).
O zaman, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır diyebilmeliyiz. Fakat, her hayvan koklaşa koklaşa anlaşır mı? Bu yazıda, koklaşa koklaşa anlaşmayı ikinci plana atan ve farklı sistemlerle grup üyeleriyle anlaşan bazı hayvanları inceleyeceğiz. Bu hayvanları incelerken, hayvanların anlaşma sistemlerinin insan diline ne açından benzer olduğuna bakıp, insan dilini diğer hayvanların iletişim sistemlerinden ayıran özelliklerine bakacağız.
Homoloji ve Analoji
Evrim çalışmalarının en temel prensipleri arasında karşılaştırma bulunmaktadır. Bu karşılaştırmalar sonucunda bir yapının ya da bir becerinin paylaşılması durumu için literatürde homoloji ve analoji olarak adlandırılan iki terim kullanılmaktadır. Boyden (1947) homolojiyi bir özelliğin ortak atada bulunması ya da öz olarak birbirine benzer olması ile bağdaştırırken, anolojiyi farklı türlerde çıkmış evrimsel olarak ortak olmayan benzer özellikler ile bağdaştırır.
Peki, bu iki terim evrim çalışmalarında ne işe yarıyor? Fitch & Mietchen’e (2013) göre homolojiyi bir özelliğin ortak atada bulunup bulunmadığını anlamamıza yardımcı olması, analojiyi ise bir özelliğin evrimi sırasındaki kilit noktaları anlamak için kullanıyoruz. Dil evrimi için konuşacak olursak, dile benzer iletişim sistemlerinin insanlarda ne zamandır bulunduğunu anlamak için homoloji, dil gibi iletişim sistemlerinin nasıl ortaya çıktığını anlamak için analojinin yardımını kullanıyoruz.
Bu sebeple, bu yazıda incelediğimiz iletişim sistemlerine analojik bir açıdan yaklaşacağımızı söyleyebiliriz. Tabii ki ilerleyen yazılarda dil evrimine homolojik olarak yaklaşan çalışmaların argümanlarını da konuşacağız. Fakat öncelikli olarak analojik bir yaklaşımla beraber dile benzeyen iletişim sistemlerini hangi türlerin nasıl kullandığını konuşacağız.
Dansın Gücü
Birisi dans hakkında konuşurken genellikle dansın iletişim gücü hakkında konuşmaz. Pek tabii ki de, aramızda performans sanatlarıyla içli dışlı olan kişiler dans gösterilerinin ayrılık, sevinç ya da aşk gibi temaları aktarmak için kullanıldığını da söyleyecektir. Öte yandan, çoğumuzun danstan anladığı şey harmandalı, tango ya da başka tür halk ve salon dansları olacaktır. Ama dansı iletişim kavramıyla beraber kullanmak çok az görülen bir şeydir.
Bu iki kavramı nasıl ve ne zaman beraber kullandığımızı merak ediyorsanız, cevap “arılar” olacaktır. Arıların birçoğumuz için farklı çağrışımları bulunsa da arılar dil evrimi çalışmalarında oldukça sık kullanılan örneklerden bir tanesidir. Bunu da Karl von Frisch’in 1967 yılında yaptığı çalışmaya borçluyuz (von Frisch, 1993).
Genel olarak bakıldığında bal arıları, arı dansı adı verilen bir dans ile kovandaki besin toplamakla görevli olan arılara besin kaynağı hakkında bilgi sağlamaktadırlar (Michelsen, 2003). Bu dans sayesinde arılar, besin kaynağının nerede olduğuna dair birbirlerine kabaca bilgi vermektedirler. Kabaca dememizin sebebi ise, Grüter ve Famina (2009) tarafından ortaya koyulduğu üzere diğer arıların dansla edilen bilgilerin yanında kendi tecrübelerinden ve dans eden arıdan gelen koku bilgisi gibi bilgilerden de faydalanmasıdır.
Bu bilgiler haricinde, arı dansı tıpkı diğer iletişim sistemleri gibi kurallı bir şekilde işlemektedir. Lucast’ın (2010) öne sürdüğü üzere besinin kovana olan uzaklığı, besin kaynağının güneşe göre hangi konumda bulunduğu ve besin kaynağının bolluğu arı dansının içerisinde bulunan parametrelerdir. Bir arı dans edeceği zaman bu bilgileri sırasıyla, hız, açı ve dansın canlılığı şeklinde kodlamaktadır.
Böylesi bir dans temelli iletişimin ortaya çıkmasının sebebi düşünüldüğünde, l’Anson Price ve Grüter (2015) arıların evrimsel süreçleri içerisinde açık-kovanlı canlılardan kendi kovanlarını inşa eden canlılara evrildiğini öne sürmüştür. Bu sebepten dolayı, arı dansının öncelikli olarak kolonideki diğer arılara yaşamak için daha iyi olan yerlerin bilgisini aktarmak için ortaya çıktığını iddia etmişlerdir (l’Anson Price ve Grüter, 2015).
Bu bağlamda arıların iletişim becerilerini anlamanın neden önemli olduğu oldukça makul bir soru olarak karşımıza çıkacaktır. Arılar, tıpkı insanlar gibi, oldukça sosyal canlılardır. Bu tarz sosyal hiyerarşisi olan ve hayatta kalmak için birbirine ihtiyaç duyan canlıların iletişim becerilerinin ne koşullarda ortaya çıktığı ve bu iletişim becerilerinin zaman içerisinde nasıl evrimleştiğini anlamak insan dilinin geçtiği süreçleri ve ortaya çıkış sebebini anlamak için bize büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Kulağa Müzik Gibi Geliyor
Güneşli bir bahar gününde, özellikle de yeşillik bir alanda bulunuyorsanız, kuşların ötüşü size huzur verecektir. Hatta birçoğumuz kuş ötüşünü duydukları zaman, kulağa müzik gibi geldiğini söyleyecektir. Bu müzik gibi gelen ötüşlerin arkasında ise insan diline benzer, kendi içerisinde karmaşık kuralları olan bir sistemin olduğu da herkesin aklına gelecek olan bir şey değildir.
Kuşların bu kadar ötmesinden anlaşılacağı üzere kuş ötüşü, henüz ayrımlara girmeden anlatılacak olursa, iletişim için oldukça önemli bir araçtır. Bu aracın kendi içerisindeki yapısı ve kuşların davranışları incelendiği zaman insan diline olan benzerlikleri görebilmekteyiz.
Bu benzerliklerden ilki kuş şarkılarının da kendi içerisinde bir cümle gibi sözdizimsel kurallara sahip olmasıdır. Berwick vd. (2011) yaptığı çalışmaya göre kuş şarkıları daha küçük birimlere ayrılabilmektedir. En küçük birimi nota olan bu kuş şarkılarında, notalar birleşerek heceleri oluşturmaktadır. Heceler ise birleşerek motifleri, motifler ise birleşerek kuş ötüşlerini oluşturur. Bir yerden tanıdık geldi mi?
Kuş ötüşü gramer açısından incelendiği zaman insan dili kadar açık uçlu bir iletişim sistemi olarak karşımıza çıkmaz[i]. Her ne kadar insan dili kadar açık olmasa da kuş ötüşünün sözdizimsel yapısının serbestliği kuş türleri arasında değişebilmektedir. Örneğin, Hint bülbüllerinin ötüşlerindeki serbestlik, Bengal ispinozunun ötüşlerindeki serbestlikten daha kısıtlıdır (Berwick vd., 2011).
Şekil 1. Bengal İspinoz ötüşünün sözdizimsel incelemesi. Görseldeki her bir harf bir heceyi temsil ederken, çekilen oklar bu motiflerin nasıl devam ettiğini ve ne sıklıkla o motifle devam ettiğini göstermektedir (Berwick vd., 2011, Şekil 3, syf.117).
Kuş ötüşlerinin neden bu kadar karmaşık olduğunu anlamak için kuşların ötüşleri neden kullandığını da anlamamız gerekecektir. Moorman ve Bolhuis’e (2013) göre kuş ötüşlerinin öncelikli amacı kuşların kendi bölgelerini korumak ve potansiyel eşleri kendilerine çekmektir. Kuş ötüşlerinin komplike olmasına da ikincisinde oldukça ihtiyaç vardır.
Slater’e (2012) göre bazı türlerin dişi kuşları çiftleşmek için erkek kuş seçimi yapacakken erkek kuşların şarkılarının ne kadar komplike olduğuna bakmaktadır. Bu tarz bir komplikelik erkek kuşun üremek için yeterli sağlıkta olduğunun önemli bir göstergesidir. Bu şarkıların ne kadar komplike olduğu türden türe değişse de bir erkek kuşun komplike bir şarkıya sahip olabilmesi ötücü kuş türlerinde bulunan ötüş öğrenme becerileri ve erkek kuşun ötüşü öğrenme sürecine bağlıdır.
Kuşların bu ötüşleri öğrenme süreci incelendiği zaman, insan bebeklerin dili edinirken geçtiği süreçler ile aralarındaki benzerlik göze çarpmaktadır. Bu benzerliklerden ilki, kuşların ötmeyi, bebeklerinse dili öğrenmesinin ebeveynleri taklit etme yolundan geçmesidir[ii]. Moorman ve Bolhuis’in (2013) öne sürdüğü üzere, hem ötücü kuşlar hem de insan bebeklerin sağlıklı bir edinim sürecinden geçebilmeleri için kendilerine sağlanan girdiyi taklit etmeleri oldukça önemlidir. Ayrıca, her iki tür de birden fazla türden gelen girdinin olduğu durumda kendi türünden gelen girdiye kanalize olmaktadır.
Bu girdiyle alakalı ilginç bir benzerlik ise, girdinin kaynağının çeşitli davranışsal değişikliklere yol açabilmesidir. Doupe ve Kuhl’un (1999) ortaya attığı gibi insan bebekleri aynı dil içerisinde bulunan ağızları taklit ettiği için kendi dil davranışları da bu ağza uygun olacaktır. Benzer bir durum ötücü kuşlar için de söz konusudur. Yuvadan alınan ya da başka bir yetişkin kuşu dinleyerek büyüyen kuşlar, kendi ebeveynlerinden farklı bir ötme gerçekleştirmektedir.
Doupe ve Kuhl’un (1999) ortaya koyduğu bir başka benzerlik ise girdinin yetersiz ya da olmaması durumunda ötücü kuşların ve insan bebeklerin nasıl bir davranış sergilediği ile alakalıdır. Ötücü kuş yavruları doğru zamanda yeterli girdiyi alamadıkları durumlarda kendi ötmelerini oluştururlar. Fakat, izole ötüş denilen bu ötme, tür içerisindeki kurallara uymayan ve sonuç olarak iletişimi ve partner bulmayı neredeyse imkansız hale getiren bir ötüş olmaktadır.
Benzer bir durum insan bebeklerinde de görülmektedir. Bu konuda en önemli çalışmalardan bir tanesi Curtiss’in (1977) yabani çocuk Genie hakkında yaptığı çalışmadır. Genie 12 yaşına kadar herhangi bir dil girdisine maruz kalmamış bir çocuktur. Genie ve benzeri çocuklar belli bir yaştan sonra dil girdisine maruz kalsalar dahi, tıpkı kuşlarda olduğu gibi, iyi bir dil becerisine sahip olamazlar.
Görüldüğü üzere, ötücü kuş türleri ötüş edinimi ve iletişim becerileri bakımından insanlara oldukça benzemektedirler. Bu benzerlik sonucunda dil evrimi çalışan bilim insanları, analoji olarak tanıttığımız kavram üzerinden dil gibi kompleks bir yapının nasıl ortaya çıktığına dair genetik ve evrimsel çalışmalar gerçekleştirmektedirler (örneğin, Webb ve Zhang, 2005). Genetik ve evrimsel çalışmalar ilerlediği takdirde, insan dilini bu kadar komplike yapan evrimsel süreçleri ve genetik altyapıyı anlayabileceğiz.
Neden Dil Değil?
Dikkatlice bakıldığı zaman bu yazıda hayvanların birbirine birtakım bilgiler aktarması etkinliğini hep iletişim sistemi olarak adlandırdık. Öte yandan, insanların bu becerisine dil diyoruz. Birçok bilim insanı, bu iki sistem arasındaki ayrımı yapmak için çokça kafa yormuşlardır. Bu konuda ilk önemli çalışmayı da Hockett (1960) yapmıştır.
Hockett’in (1960) çalışmasına göre insan dilinin 13 tane ortak tasarım özelliği bulunmaktadır (design features of language). Öte yandan, Wacewicz ve Żywiczyński (2014) bu özelliklerin dil evrimi çalışmaları için temel alınmaması gerektiğini düşünse de, bunlar içerisinde insan diliyle hayvan iletişimi arasındaki benzer ve farklı yönleri açıklayabilecek unsurlar da bulunmaktadır.
Örneğin, Beecher’e (2021) göre tasarım özelliklerinin birkaçı hayvan ve insan iletişimini karşılaştırmak için iyi başlangıç noktalarıdır. bağlamda, Beecher’in (2021) seçtiği tasarım özelliklerinden bir iki tanesine odaklanmak dil ile hayvan iletişiminin arasındaki farkı anlatmak için sağlam temelleri oluşturacaktır.
İlk odaklanacağımız nokta anlamsallık özelliği olacak. Anlamsallığı kısaca tanıtacak olursak, hem hayvan hem de insan iletişiminde bireyler tarafından üretilen sinyallerin bir anlamsal tabanı bulunmasıdır. Beecher (2021) anlamsallık ilkesinin hayvan iletişimlerinde oldukça kısıtlı olduğunu savunurken, insanlarda bu anlamsallık oldukça geniştir.
İkinci önemli özellik ise, nedensizlik özelliğidir. Nedensizlik özelliği, çağrının ya da kullanılan kelimenin gerçek hayatta karşılık geldiği obje ya da kavram ile arasında bir bağ bulunmamasıdır. Örnek verecek olursak, masa sözcüğü hiçbir açıdan gerçek hayattaki masaya benzemez. Sözlü diller yansıma sözcükler[iii] haricinde çoğunlukla bu kurala uymaktadırlar[iv]. Öte yandan Beecher’in (2021) iddiasına göre hayvan iletişiminde nedensizlik daha azdır.
Üstteki iki maddeden anlaşılabileceği üzere, tasarımsal özellikler genellikle göreceli karşılaştırmalardır. Bu yüzden, bir kişi insan dilini hayvan iletişiminden ayırmaya çalıştığı zaman tasarımsal özelliklere başvurması durumunda ya eksik bir ayrıma ya da göreceli bir ayrıma gidecektir. Aslında tam da bu yüzden Wacewicz ve Żywiczyński’nin (2014) de dediği gibi dil evrimi çalışmaları açısından tasarım özellikleri yeterli bir temel oluşturamaz.
Farkındaysanız, hala insan dilini hayvan iletişiminden keskin bir şekilde ayıran özellik ya da özellikleri konuşamadık. Bunun için bir Marslının Dünya’ya gelmesiyle başlayan bir tartışmaya bakmamız gerekiyor.
Hararetli Bir Tartışma
Dil evrimi konusundaki en önemli tartışmalardan bir tanesi Hauser, Chomsky ve Fitch’in (2002, buradan sonra literatürdeki ismiyle HCF olarak devam edeceğiz) “Bir Marslı Dünya’ya gelseydi insan diliyle alakalı neyi fark ederdi?” sorusuna cevap aramasıyla başlıyor (bu makaleyi CogIST’te çevirmiştim, buradan ulaşabilirsiniz). HCF bu soruya cevap ararken insan dil yetisi hakkında çok önemli bir ayrıma gidiyor. Bu ayrımı kısaca özetleyecek olursak;
– Geniş Anlamda Dil Yetisi (Faculty of Language in the broad sense, FLB): İnsan dili ile beraber kullanılan özelliklerdir. Bu özellikler diğer hayvan türleriyle de paylaşılmakla beraber, sadece dile özel yapılar değillerdir. FLB’nin dört ana bileşeni bulunmaktadır: duyu-motor, kavramsal-niyetsel, FLN ve diğer yetkinlikler.
– Dar Anlamda Dil Yetisi (Faculty of Language in the narrow sense, FLN): İnsan dilini özel kılan soyut bir işlemsel sistemdir. FLN, içerisinde oluşturulan içsel temsilleri FLB’nin diğer bileşenleriyle buluşturur. En önemli özelliklerinden bir tanesi (belki de tek özelliği) özyinelemedir.
HCF bu noktada insan dilini hayvanların iletişim sistemlerinden ayıran en net özelliğin FLN’de adı geçen özyineleme özelliği olduğu konusunda ısrar ediyor. Peki, nedir bu özyineleme?
Özyineleme, en basit tabirle, bir yapının kendi içerisinde kendisiyle aynı ya da benzer türden bir yapıyı içermesine denir. Örnek olarak, “Ali eve geldi” ve “Sen ‘Ali eve geldi’ dedin” cümlelerini kullanabiliriz. Açıkça görüleceği üzere, ilk cümle ikinci cümlenin içerisinde yer alabiliyor. Bu noktada ikinci cümle, kendisiyle aynı türden bir şeyi içermiş oluyor. Buna da özyineleme diyoruz.
HCF makalesinden şu anlık öğrenmemiz gereken bu kadarla sınırlı, ileriki yazılarda HCF’nin değindiği diğer noktalardan da bahsedeceğiz.
Bu makalenin yayınlanmasından 3 yıl sonra Pinker ve Jackendoff (2005, buradan sonra PJ) HCF’nin ileri sürdüğü, insan diline özgü olan tek şeyin özyineleme olduğu argümanına karşı çıktılar. PJ bu argümana karşı çıkarken sadece insan dil yetisine özgü olan birkaç özellikten daha bahsediyor.
İnsan dil yetisine özel olan becerilerden ilki insanlara ait konuşma üretimidir. PJ ilk olarak psikodilbilimde ve dil evrimi araştırmalarında sıkça kullanılan “Konuşma özeldir” (Speech is Special, SiS; Liberman, 1985) ilkesine atıfta bulunuyor. Her ne kadar HCF bunu reddedip, insanların konuşma seslerini algılama becerisinin büyük ölçüde diğer primatların sesleri algılama becerisiyle paylaşıldığını iddia etse de PJ’ye göre bunun temellerini oluşturan mekanizmalar aynı değil.
PJ bu noktada diğer hayvanların eğitildiklerinde konuşma sesleri hakkında tek boyutlu bir ayrım yapabildiğini fakat insanların daha karmaşık bir ayrımı konuşma bağlamında bir süreklilik içerisinde yapabildiğini öne sürüyor. Benzer şekilde, diğer primatların bir sesin nerede gerçekleştiği ve nerede başlayıp bittiğini algılamakta zorluk çektiği de PJ tarafından öne sürülen iddialardan bir tanesi.
PJ’nin öne sürdüğü diğer bir iddia ise, insan beyninin küçüklükten itibaren işlevi konuşma seslerini algılamak olan özel bir “yapıya” sahip olduğu. PJ’ye göre, bebekler doğdukları andan itibaren konuşma seslerini dinlemeyi diğer seslere tercih ediyorlar. Bu noktada, bebek beyni ve yetişkin beyninin konuşma seslerine verdiği tepkinin de aynı olduğu PJ tarafından belirtiliyor. Ayrıca insan beyninin diğer seslere verdiği tepki ile konuşma seslerine verdiği tepkinin aynı olmadığını iddia eden PJ, belli başlı nörolojik hastalıkların insanların konuşma seslerini algılamasına zarar verirken etraftaki diğer sesleri algılamasında hiçbir sıkıntıya sebep olmadığını ve tersinin de mümkün olduğunu söylüyor.
PJ’nin diğer bir argümanı ise insanların konuşmayı üretmesi etrafında şekilleniyor. HCF insan konuşma üretiminin kuşlar ile diğer primatlara taklit ve ses üretimi açısından oldukça benzediğini iddia ederken, PJ bunun bu kadar basite indirgenemeyeceğini söylüyor. Taklit açısından bakıldığı zaman, insanların taklit yeteneğinin oldukça kısıtlı, hatta çok az rastlanan bir şey olduğunu belirtiyor. PJ için taklit yeteneği olarak bahsedilen beceri, aslında insanlar için sadece konuşmayı öğrenmek amacıyla kullanılan bir araç olarak ortaya çıkıyor.
Ses ile ilgili bu kadar konuşmuş iken PJ’nin HCF’ye karşı çıktığı diğer bir alan olan sesbilimden de bahsetmek gerekiyor. PJ bu noktada sesbilimsel bazı özelliklerin kuşlarda da bulunabildiğini belirtse de, seslerin vurguları ve cümlenin kendi içerisindeki ritmi gibi özelliklerin sadece dil ile müziğe (sonuç olarak insanlara) özel olduğunu belirtiyor. Örneğin “Siz benim nereden geldiğimi biliyorsunuz” cümlesini cümle üstü vurgulama ve tonlama sayesinde hem soru hem de beyan cümlesi olarak okuyabiliyoruz.
PJ’nin üzerinde durduğu diğer önemli bir konu ise kelimelerin gücü ile alakalı. HCF kelime öğreniminin çocuklar tarafından oldukça hızlı olduğunu ve ortalama bir insanın kelime dağarcığının herhangi bir hayvanın iletişimde kullandığı sinyallerin toplamından oldukça fazla olduğunu kabul ediyor. Fakat PJ, insan kelime dağarcığının zıt anlam, bağlaçlar, zamirler ve isimler gibi kategorileri içerdiği gibi, “ay, oh, evet” gibi başka bir şeyle yapısal olarak birleşmeyen kelimeleri de içerdiğini belirtiyor.
PJ’nin değindiği son konu ise sözdizim. Sözdizim HCF’nin sadece özyineleme çatısı altında bahsettiği bir konu iken, PJ sözdizim ve özyineleme etkileşiminin insan diline özgü kuralları da beraberinde getirdiğini belirtiyor. Bu sebeple, PJ’ye göre sözdizimle beraber ele alabileceğimiz kipler, takılar, ismin halleri ve özne-yüklem ilişkileri konular da insan diline özgü olan özelliklerden bir tanesi.
HCF ve PJ’nin hararetli tartışması bu noktada bitmiyor, HCF ekibi 2005 yılında PJ’ye cevap olarak bir makale daha yayımlıyor ve PJ de onlara karşılık olarak bir makale daha yazıyor. Bu noktada tartışma biraz daha insan dilini özgü kılan özelliklerden ziyade insan dilinin nasıl ve neden evrimleştiği konusuna kaymaya başladığı için bu yazının amacını aşacağını düşünüyorum. Bu tartışmanın tam halini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Bu hararetli tartışmadan ve tasarım özelliklerinden anlayabileceğimiz üzere insan dilinin hayvan iletişim sistemlerinden farkları keskin çizgilerle belirlenmiş değil. Öte yandan, insan dilinin hayvan iletişimine kıyasla daha fazla mesajı karşıya iletebilen, daha soyut konseptler ile ilgili konuşmamızı sağlayan, insan dilinin kendisi ile alakalı konuşmamızı ve onu analiz etmemizi sağlayan ve özyineleme gibi kendine has özellikleri olan daha karmaşık bir sistem olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç
Bu yazıdan nereye vardığımızı merak eden kişiler için kısaca bir özet geçecek olursak; doğada kuşlar ve arılar gibi diğer canlılar da işlevi birbirleriyle bilgi akışını sağlamak olan, insan diline benzer sistematik yetilere sahiplerdir. Bu sistematik yapının ortaya çıkmasının ardında yatan amaçlar ve süreçleri anlamak, insan dilinin evrimini açıklayabilmemiz için iyi bir başlangıç noktası olabilir.
Öte yandan, insan dili dediğimiz şeyin hayvan diliyle olan benzerlik ve farklılıklarını anlamak da bir noktada insan dilinin bu kadar kompleks bir yapıya dönüşmesine yol açan özel süreçleri ve nedenleri anlamamız için gerekli olacaktır.
Diğer hayvanları bir nebze de olsa anladığımıza göre, şimdi sıra bize daha yakın olan hayvanlarda. Sıradaki yazıda, bize evrimsel olarak daha yakın olan primatların iletişim becerilerini inceleyeceğiz. Kuzenlerimizden bahsederken aynı zamanda daha önceki insan türlerinin de dil yetilerine odaklanacağız.
Notlar
[i] Bu konu hakkında ekstra açıklamalarda bulunmak bu yazının amacını aşacağı için gramer türlerini merak eden kişilerin Chomsky Dil Hiyerarşisi hakkında araştırma yapmasını öneriyorum.
[ii] Kuşların taklit yeteneklerinin ne kadar gelişmiş olduğunu görmek isteyenler, Irene M. Pepperberg’in 2010 yılında yayımlanan Afrika Gri Papağanı Alex hakkındaki makalesini okuyabilirler.
[iii] Yansıma sözcükler neredeyse her dilde bulunan ve bazı nesneleri anlatmak için kullanılan sözcüklerdir. Örneğin Türkçe’deki “şırıl şırıl” öbeği akan bir suyu anlatmak için kullanılırken, “rap rap” ayak seslerini anlatmak için kullanılır.
[iv] Öte yandan, işaret dilleri nedensizlik ilkesinden daha az yararlanmaktadır. Örneğin, Türk İşaret Dili’ndeki ev işareti bir evin çatısına benzemektedir.
Referanslar
Beecher, M. D. (2021). Why Are No Animal Communication Systems Simple Languages? Frontiers in Psychology, 12. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2021.602635
Berwick, R. C., Okanoya, K., Beckers, G. J. L., & Bolhuis, J. J. (2011). Songs to syntax: the linguistics of birdsong. Trends in Cognitive Sciences, 15(3), 113–121. https://doi.org/10.1016/j.tics.2011.01.002
Boyden, A. (1947). Homology and Analogy. A Critical Review of the Meanings and Implications of these Concepts in Biology. American Midland Naturalist, 37(3), 648. https://doi.org/10.2307/2421470
Curtiss, S. (1977). Genie: A Psycholinguistic Study of a Modern-Day “Wild Child.” https://ci.nii.ac.jp/ncid/BA04640653
Doupe, A. J., & Kuhl, P. K. (1999). BIRDSONG AND HUMAN SPEECH: Common Themes and Mechanisms. Annual Review of Neuroscience, 22(1), 567–631. https://doi.org/10.1146/annurev.neuro.22.1.567
Fitch, W. T., & Mietchen, M. (2013). Convergence and Deep Homology in the Evolution of Spoken Language. In J. J. Bolhuis & M. Everaert (Eds.), Birdsong, Speech and Evolution: Exploring the Evolution of Mind and Brain (pp. 45–62). MIT Press.
Grüter, C., & Farina, W. M. (2009). The honeybee waggle dance: can we follow the steps? Trends in Ecology and Evolution, 24(5), 242–247. https://doi.org/10.1016/j.tree.2008.12.007
Hauser, M. D., Chomsky, N., & Fitch, W. T. (2002). The Faculty of Language: What Is It, Who Has It, and How Did It Evolve? Science, 298(5598), 1569–1579. https://doi.org/10.1126/science.298.5598.1569
Hockett, C. F. (1960). The Origin of Speech. Scientific American, 203(3), 88–96. https://doi.org/10.1038/scientificamerican0960-88
Lucast, E. (2010). Is Human Language Unique? Cognitive Critique, 2, 27–42. http://www.cogcrit.umn.edu/archives.shtml
Michelsen, A. (2003). Signals and flexibility in the dance communication of honeybees. Journal of Comparative Physiology A-neuroethology Sensory Neural and Behavioral Physiology, 189(3), 165–174. https://doi.org/10.1007/s00359-003-0398-y
Moorman, S., & Bolhuis, J. J. (2013). Behavioral Similarities between Birdsong and Spoken Language. In J. J. Bolhuis & M. Everaert (Eds.), Birdsong, Speech and Evolution: Exploring the Evolution of Mind and Brain (pp. 111–123). MIT Press.
Padodara, R., & Jacob, N. (2014). Olfactory Sense in Different Animals. The Indian Journal of Veterinary Science, 2(1). https://www.researchgate.net/publication/262932824_Olfactory_Sense_in_Different_Animals
Pinker, S., & Jackendoff, R. (2005). The faculty of language: what’s special about it? Cognition, 95(2), 201–236. https://doi.org/10.1016/j.cognition.2004.08.004
Price, R., & Grüter, C. (2015). Why, when and where did honey bee dance communication evolve? Frontiers in Ecology and Evolution, 3. https://doi.org/10.3389/fevo.2015.00125
Slater, P. (2012). Birdsong and language. In M. Tallerman & K. R. Gibson (Eds.), The Oxford Handbook of Language Evolution (pp. 96–111). Oxford University Press.
Von Frisch, K. (1993). The Dance Language and Orientation of Bees. In Harvard University Press eBooks. https://doi.org/10.4159/harvard.9780674418776
Wacewicz, S., & Żywiczyński, P. (2015). Language Evolution: Why Hockett’s Design Features are a Non-Starter. Biosemiotics, 8(1), 29–46. https://doi.org/10.1007/s12304-014-9203-2