İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Rol Yapmak Beyni Değiştiriyor: Oyuncular Rolde Böyle Kayboluyor — Christian Jarrett

Çevirmen: Hasan Deniz Baran
Editör: Begüm Öztürk

Özgün Adı: Acting changes the brain: it’s how actors get lost in a role

Christian Jarrett Psyche’de editör yardımcısı. Eğitim almış bir bilişsel sinirbilimci ve The Rough Guide to Psychology (2011), Beyin Yalanları ve Gerçek Bilim (2014) ve Be Who You Want: Unlocking the Science of Personality Change (2021) kitaplarının yazarı.

1990’lı yıllarda, arkadaşlarım ve ben İngiliz yatılı okulumuzda rol yapma oyunlarıyla saatler geçirirdik. Vampire: The Masquerade favori oyunumuzdu. Acımasız hortlak bir kötü adam karakterine bürünmüş halde geçirdiğim bir öğleden sonrasında deneyimlediğim psikolojik mahmurluğu çok iyi hatırlayabiliyorum. Bu kurgu karakterden çıkmam biraz zaman alırdı ve bu sırada tavırlarımı ve ahlakımı kontrol altında tutmak için bilinçli bir çaba harcamam gerekirdi ki başımı gerçek dünya sorunlarıyla belaya sokmayayım.

Eğer birazcık kurgusal rol yapma bir kişinin benlik algısında bir dönüşüme yol açabiliyorsa, profesyonel oyuncular için, özellikle Rus tiyatrocu Konstantin Stanislavski’nin öğretilerini takip edip oynadıkları rollerini somutlaştıran metot oyuncuları için bu durum nasıl olmalı?

Oyuncuların gerçek benlikleriyle varsayılan karakterlerinin bir karışımını deneyimlediklerine dair anekdotsal kanıtlar mevcut. Örneğin, Benedict Cumberbatch, Sherlock Holmes gibi karmaşık bir karakteri oynamaktan keyif alsa da, bunun bazı ‘geri tepmeleri’ olduğunu söylüyor. Cumberbatch, rolden etkilendiğini, bir sabırsızlık hissi olduğunu ve annesinin ona Sherlock’un çekimleri sırasında çok daha kaba davrandığını söylediğini ifade etti.

Sydney Üniversitesi Tiyatro ve Performans Çalışmaları Bölümünden araştırmacı Mark Seton, kendini role kaptıran oyuncuların deneyimlediği, bazen zor ve sürekli olan etkileri tanımlamak için ‘drama sonrası stres bozukluğu’ adını verdiği kışkırtıcı bir terim ortaya attı. Seton, oyuncuların vücutlaştırdıkları karakterlere ait bağımlılık yapıcı, eş (karşılıklı) bağımlı ve potansiyel olarak yıkıcı alışkanlıkları sıklıkla sürdürebildiğini ifade etti.

Yine de bazı yorumcular bütün bunlar hakkında şüpheciler. Örneğin, Fordham Üniversitesinden Samuel Kampa, Aeon platformundaki geçenlerdeki yazısında karaktere girme fikrinin abartıldığını ve oyuncuların, gerçek inançları ve arzuları aynı kaldığı için, gerçekte kim olduklarını tam olarak unutmadıklarını ileri sürdü.

Oyuncuların rollerinde kelimenin tam anlamıyla kendilerini kaybedip kaybetmedikleriyle ilgili olan tartışma yakın zamana kadar büyük ölçüde bir varsayım meselesiydi. Ancak, psikoloji alanında 2019 yılında yayınlanmış bir çift araştırma makalesi, somut kanıtlar ortaya koydu. Araştırmalar gösteriyor ki oyuncuların oynadıkları karakterler benlik algılarını derinden değiştiriyor.

Royal Society Open Science dergisinde yayınlanan bir araştırmada, Ontario’da bulunan McMaster Üniversitesinden Steven Brown liderliğindeki bir ekip, Stanislavski yaklaşımında eğitim almış 15 genç Kanadalı oyuncuların beynini, biyolojik cinsiyetlerine bağlı olarak, Romeo veya Juliet rolünü üstlenirken inceledi. Oyuncular balkon sahnesi için karaktere girmeye biraz zaman harcadıktan sonra araştırmacılar, görüntüleme cihazında yatan oyunculara, ‘Davet edilmediğin bir partiye gider miydin?’ ve ‘Aşık olsan ebeveynlerine anlatır mıydın?’ gibi kişisel sorular yönelttiler. Oyuncuların görevi, büründükleri karakterden çıkmadan, kafalarının içinde cevaplarını doğaçlama yapmaktı.

Daha sonra araştırmacılar, oyuncuların roldeykenki beyin aktivitelerini, benzer soruları iyi tanıdıkları başka biri (bir arkadaş veya akraba) adına üçüncü şahıs bakış açısıyla veya kendileri olarak cevaplarken kaydedilen beyin aktiviteleriyle karşılaştırdılar. En önemlisi, Romeo veya Juliet rolünde olmak, niyetler ve duygular hakkında düşünmekle ve/veya birinin bakış açısından bakmakla ilişkili süreçler olmasına rağmen, diğer koşullarda görülmeyen farklı bir beyin aktivitesi deseniyle ilişkili olduğu görüldü.

Özellikle, beynin ön ve orta hattında bulunan ve benlik hakkında düşünme ile ilişkili olan bölgelerdeki deaktivasyonların (etkisizleştirmelerin) en güçlüsü, rol yapma ile ilişkili bulundu. Araştırmacılar bu sonucun, ‘nörobilişsel bir olgu olarak rol yapmanın benlik işlemesinin bastırılması’ anlamına gelebileceğini belirtiyor. Araştırmadan çıkan bir diğer bulgu ise rol yapmanın, precuneus isimli ve beynin daha arkasında bulunan bölgedeki deaktivasyonun daha az olmasıyla ilişkili olduğuydu. Tipik olarak, bu bölgedeki aktivasyon odaklanmış dikkat (meditasyon sırasındaki gibi) ile azalır. Araştırmacılar, rol yapma sırasında precuneus bölgesindeki artan aktivitenin, oynanan rolü vücutlaştırmak için gerekli olan kaynakların bölünmesiyle ilgili olduğu tahmininde bulundular ve ‘oyunculuk teorisyenlerinin bahsettiği çifte bilinç’ ifadesini kullandılar.

Aslında, bu yeni beyin taraması bulguları, ki ilk defa nörogörüntüleme rol yapma davranışını incelemek için kullanıldı, benliği kaybetme sürecinin oldukça kolay bir şekilde gerçekleştiğini gösteriyor. Çalışmada, oyuncuların sadece kendileri olarak ama İngiliz aksanıyla cevap vermeleri istenen dördüncü bir koşul vardı. Açıkça İngiliz bir kişinin kimliğine bürünmemeleri söylendi, buna rağmen sadece İngiliz aksanını taklit etmenin bile rol yapmadakine benzer bir beyin aktivitesi desenine yol açtığı gözlemlendi. Araştırmacılar, karakter açık bir şekilde canlandırılmadığında bile, kişisel taklit yoluyla ortaya çıkan mimiklerdeki değişimlerin karakterin vücutlaştırılması ve benliğe ait kaynakların geri çekilmesi için ilk adım olabileceğini söylüyor.

Benliğin kolaylıkla zayıflayabileceğine veya gölgelenebileceğine işaret eden bu son bulgu, Dartmouth Kolejinden ve Princeton Üniversitesinden bir ekibin Meghan Meyer önderliğinde yaptığı ve The Journal of Experimental Psychology: General dergisinde yayınlanan bir diğer araştırmayla uyumlu gözükmektedir. Bu araştırmacılar, birkaç çalışmada gönüllülerden önce kendi kişiliklerini, anılarını veya fiziksel özelliklerini değerlendirmelerini, daha sonra başka bir kişinin bakış açısından aynı görevi gerçekleştirmesini istiyorlar. Örneğin, gönüllüler çeşitli kişisel anıların duygusallığını, daha sonra bir arkadaşlarının veya akrabalarının aynı olayları nasıl deneyimleyebileceğini puanlayabilirler. Başka bir örnek vermek gerekirse, katılımcılar çeşitli karakter ifadelerinin kendilerine ne kadar uyduğunu ve daha sonra bir arkadaşlarının kişiliğine ne kadar uyduğunu değerlendirebilirler.

Başka bir kişinin bakış açısını edindikten sonra, gönüllüler kendilerini bir kez daha değerlendirdiler ve bu değerlendirmede katılımcıların öz (benlik) bilgilerinde değişimler olduğu tutarlı bir şekilde gözlemlendi: Katılımcıların kendileri için verdiği puanlar başkaları için verdikleri puanlara daha benzer olacak şekilde değişmişti. Örneğin, eğer ilk başta katılımcılar ‘özgüvenli’ özelliğini kendileriyle sadece orta derecede ilişkili ve arkadaşlarının kişiliğiyle güçlü bir şekilde ilişkili olarak değerlendirirse, kendilerini tekrar puanladıkları durumda kendilerini daha özgüvenli görme eğiliminde oluyorlar. Başka birinin bakış açısını edinme ve kendini yeniden değerlendirme arasında 24 saatlik bir boşluk bırakıldığında bile benliğin bir başkasıyla bu dönüşümü ilginç bir şekilde hala gözlemlenebilir halde oluyor.

Bu çalışmalar açıkça oyunculuk yapmayı veya profesyonel oyuncuları içermiyordu, ancak yine de sadece başka bir kişi hakkında düşünmeye biraz zaman harcamak bile gönüllülerin benlik algısını siliyor gibi görünüyordu. Meyer ve meslektaşları, sadece başka bir kişi hakkında düşünerek, benliğimizi o kişinin şeklini alacak şekilde uyarlıyor olabileceğimizi ifade ediyor. Bu bilgiler ışığında, başka bir kişi rolüne bürünmüş şekilde bazen haftalar, aylar, hatta yıllar harcayan oyuncuların benlik algılarında şiddetli bir değişim yaşayabilecekleri ihtimali şaşırtıcı değil.

Benlik algımızın böylesi geçici bir niteliğe sahip olması gerektiği düşüncesi, özellikle sağlam bir kimlik algısı oluşturmaya çabalayan biri için biraz rahatsız edici olabilir. Yine de burada da iyimser bir mesaj da var. Kendimizi geliştirme mücadelesi, ya da en azından kendimizi daha olumlu bir şekilde görmek, düşündüğümüzden biraz daha kolay olabilir. Olmak istediğimiz kişinin rolünü yaparak veya sadece kendimizde görmeyi istediğimiz özellikleri yansıtan kişileri düşünerek ve onlarla zaman geçirerek benlik algımızın arzu edilen şekillerde değiştiğini görebiliriz. Meyer ve meslektaşları, her birimizin kiminle arkadaş olacağımızı, kimi örnek alacağımızı ve kimi göz ardı edeceğimizi seçtiğimiz için, bu kararları verirken bunların sadece sosyal çevremizin yapısını değil, aynı zamanda kim olduğumuzla ilgili algımızı da etkilediğinin farkında olmamız gerektiğini vurguluyorlar.

Öğrenilmiş Bir Dil Olarak Müzik — Ayşe Nur Genç

18/10/2020

Ayşe Nur Genç, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu. Şimdilerde nörogörüntüleme yöntemleriyle kullanıcı ve tüketici araştırmaları yürüten bir şirkette çalışıyor. Dil-düşünce ilişkisi, müzik algısı ve özne-nesne

Read More »

İşaret Dili — Kognitif VikiMaraton

22/09/2020

Bu döküman 2 Eylül 2020 ‘de CogIST olarak Vikipedi Türkiye’de gerçekleştirdiğimiz katkıların bir arşivi niteliğindedir. Vikipedideki maddeler sıklıkla değiştirilebildiği için, bu katkıların kendi payımıza düşen

Read More »

Senin Mavi Rengin Benim İçin Yeşil Olabilir mi? — Rabia Kurşun

24/01/2024

Rabia Kurşun, İstanbul Üniversitesi psikoloji öğrencisi, akademik hayatını biliṣsel nörobilim alanında ilerletmek istiyor. Bir elma hayal edin, bu elmayı herkes aynı şekilde mi hayal ediyordur?

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube