Özgün Adı: When is an illusion not an illusion? An alternative view of the illusion concept
İllüzyon nedir? (A) İllüzyon kelimesinin tutarlı ve anlamlı bir tanımının olmadığı ve (B) öncesinde illüzyonlar adı altında sınıflandırılmış şeylerin (I) herhangi bir tanıma göre yanıltıcı olarak nitelendirilmemesi gerekenler; (II) kısacası algı sistemimizin nasıl işlediğinin bir sonucu olanlar ve (III) yapay ve yoksul uyaran durumlarının bir sonucu olanlar olarak üç grup şeklinde sınıflandırılmasının daha doğru olduğunu ileri sürmek istiyorum.
Giriş
“İllüzyon” nedir? Bu kelimeyi, tutarlı ve anlamlı bir tanımı olup olmadığını düşünmeden kullanmak ne kadar da kolay. ”İllüzyonlar vasıtasıyla görmek” (2009) adlı son kitabında Richard Gregory, illüzyonları birer ”gerçeklikten sapma” olarak tanımladı. Başka bir deyişle, illüzyonlar algıladıklarımızın aslında orada bulunan şeye tekabül etmemesi durumudur. Bu ve benzeri tanımlardaki sorun[1] ”gerçeklik” olarak addedilebilecek pek çok şeyin olduğudur. Örneğin, belirli aydınlatma durumlarında belirli yüzeyler üzerinden gözlerimize ulaşan ışığın dalga boylarının dağılımının oluşturduğu ”gerçeklik” kesin olarak, eksiksiz bir biçimde, belli araçlar tarafından ölçülebilir. Fakat, kimse algıladığımız yüzey renginin o dalga boylarına tekabül etmemesinin bir illüzyon olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmaz. Yüzeyin kendisinin yansıtıcılık özelliği, gerçekliğe alternatif (ve daha kabul edilebilir) bir tanım olabilir ve yine bu özelliklerin belirli araçlarla kusursuzca ölçülebileceğini vurgulamakta fayda var. Pek çok durum göze alındığında, algıladığımız yüzey rengi, yansıtıcılık özelliklerinden “renk sebatı” olarak nitelendirdiğimiz bir şeye tekabül eder ve açıkçası herhangi bir kişinin algımızdaki renk sebatını bir illüzyon olarak kabul edeceğinden pek de emin değilim. Bir illüzyon, sebat mükemmel olmadığında mı ortaya çıkar? Bu kulağa rastlantısal geliyor.
Bu makalede, (A) “İllüzyon” kelimesinin tutarlı ve anlamlı bir tanımının olmadığı ve (B) öncesinde “illüzyonlar” adı altında sınıflandırılmış şeylerin (I) herhangi bir tanıma göre yanıltıcı olarak nitelendirilmemesi gerekenler; (II) kısacası “algı sistemimizin nasıl işlediğinin” bir sonucu olanlar ve (III) yapay ve yoksul uyaran durumlarının bir sonucu olanlar olarak üç grup şeklinde[2] sınıflandırılmasının daha doğru olduğunu ileri sürmek istiyorum.
İllüzyonların Sınıflandırılması
İllüzyon olarak adlandırdığımız şeylerin geçmişte nasıl sınıflandırıldıklarını konuşmakla başlayalım. Robinson, 1972 yılında yayımlanmış ”Görsel İllüzyon Psikolojisi” adlı kitabında illüzyonları algısal boyutlarına göre (ör. boyut, şekil, renk, devinim vs) sınıflandırdı. Buna benzer bir sınıflandırma Shapiro ve Todorovic tarafından düzenlenen muhteşem ”Görsel İllüzyonlar Listesi” tarafından benimsendi. Kullanışlı olmasına rağmen, algısal boyutlara dayanan sınıflandırmalar farklı boyutlar boyunca, örneğin; kontrast etkileri, asimilasyon, normalizasyon, adaptasyon ve dahasının (altında yatan varsayımsal mekanizmalar açısından) çoğunlukla benzer açıklamalara sahip oldukları gerçeğini gizliyor. Oldukça farklı bir sınıflandırma Richard Gregory tarafından ”İllüzyonların Doğaya Aykırı Bilimi” adlı makalesinde öne sürüldü. Gregory’nin illüzyon sınıflandırması: (I) maddesel temelli, (II) fizyoloji temelli, veya (III) bilişsel temelli olan varsayımsal sebeplere dayanıyordu. İnsan (ve hayvan) algısına ilgi duyan birisi olarak gökkuşakları, hareli desenler ve suyun içine batırıldığında bükülmüş gibi gözüken dal parçaları gibi maddesel temellere dayanan etkileri illüzyon olarak ele almıyorum. Çünkü bunlar bize algı sistemimizin işleyişi ile ilgili hiçbir şey söylemiyor. Bu etkiler görsel sistemden öte fiziğin sonuçlarıdır.
Figür 1. Gregory’nin illüzyonların sebeplerine dair sınıflandırması: Maddesel, Fizyolojik veya Bilişsel (Orijinal-sağ, Türkçe çeviri-sol)
Peki maddesel ve bilişsel temellere dayanan algısal etkiler arasındaki ayrıma ne demeli? Bana kalırsa hepimiz devinim, renk ve boyut sonrası etkilerin adaptasyon gibi mekanizmalar ile açıklanabileceği konusunda hemfikirizdir. Peki ya bilişsel temellere dayanan algısal etkiler? Gregory, Müller-Lyer ve Ponzo illüzyonlarının görsel sistemdeki ”boyut ölçekleme kurallarının” uygulanmasının birer sonucu olduğunu öne sürdü. Fakat, görsel sistemde (intizamların aksine) herhangi bir ”kural” var mıdır? “Bilişsel temelli” olarak tanımlanan çoğu etkinin basitçe henüz anlayamadığımız etkiler olduğu öne sürülebilir.
Öyleyse algısal boyutlara dayanan illüzyonların sınıflandırılmasının alternatifi ve altında yatan sebepleri nedir? Genellikle illüzyon olarak nitelendirilen algısal etkilerin, hepsi olmasa da, birçoğu üç gruba ayrılır: (I) herhangi bir tanıma göre illüzyon olarak bahsedilmemesi gerekenler; (II) kısacası algı sistemimizin işleyiş biçiminin bir sonucu olanlar ve (III) yapay veya yoksul uyaran durumlarının bir sonucu olanlar.
Algısal Etkiler — Alternatif Bir Bakış Açısı
Herhangi bir tanıma göre yanıltıcı olarak nitelendirilmemesi gerekenler
Herhangi bir tanıma göre yanıltıcı olarak nitelendirilmemesi gereken bir duruma dair vereceğim ilk örnek çoğu kişi tarafından bilinen Ames Odası’dır. 1950’lerde ilk olarak Adelbert Ames tarafından tanımlanan Ames Odası, odanın uzak olan köşelerinden birinin diğerine kıyasla daha uzak olduğu bir ikizkenar yamuk şeklindedir[3]. Bir Ames Odası oluşturmak için, duvarların sola doğru eğimli ve aynı zamanda da boylarının aynı yöne doğru yükseliyor olması lazım ki böylelikle iki köşenin de açısal uzunluğu belli bir odak noktasından bakıldığında aynı gözüksün (Figür 2).
Figür 2. Bu figür, “gözetleme deliği”nden göze ulaşan ışık örüntüsünün normal dikdörtgen bir odadan gelen ışıkla aynı etkiyi yaratan bir ikizkenar yamuk olarak tasarlanan Ames Odası’nın inşaatını gösteriyor. (Ames trapezoidal room: ikizkenar yamuk Ames odası, peephole: gözetleme deliği, projectively-equivalent rectangular room: projektif olarak eşit dikdörtgen oda)
Ames Odası bir illüzyon niteliği taşır çünkü gördüğümüz normal dikdörtgen oda aslında bir ikizkenar yamuk şekline sahip olduğu için bizim gerçeklik algımızla bağdaşmaz. Bu örnekte algıladığımız şey ile aslında orada bulunan arasında bir uyuşmazlık söz konusudur ve dolayısıyla geleneksel tanıma göre Ames Odası bir illüzyon olarak sınıflandırılmalıdır. Fakat, Richard Gregory’nin 1966 yılında yayımlanmış ”Göz ve Beyin” adlı kitabında da belirttiği üzere:
“Ames Odası’nın sınırlı bir bakış açısına göre, doğru pozisyondan bakıldığı takdirde normal bir oda olarak gözükmesi gerekir. Çünkü bu odanın yarattığı görüntü sıradan bir odayla aynıdır.”
Sonuç olarak, (biyolojik veya insan yapımı) görme yetisine sahip hiçbir makine düzgünce tasarlanmış bir Ames Odası ile normal dikdörtgen bir oda arasındaki ışık dağılımı arasındaki farkı tespit edemez[4]. Sorulması gereken asıl soru “Neden bir Ames Odası’nı dikdörtgen görürüz”den ziyade, ”Neden bir dikdörtgen odayı dikdörtgen olarak görürüz?” olmalıdır. Bu sorunun cevabı, odanın şeklini tanımlayan zemin ve tavan çizgilerinin paralel konturları, doku gradyanları ve arka pencerelerin şekil ve boyutları gibi perspektif bilgilerinin olması gerektiğidir. Odanın asıl şeklinin ikizkenar bir yamuk olduğu tamamıyla alakadan noksan bir bilgidir. Yine de Ames Odası’nın, insanlar odanın iki ayrı köşesinde durduğunda ilginçleştiğini savunmak isteyebilirsiniz (ki bence bunda haklısınız). Bu, eşyaları başka cisimlere göre olan orantılarına göre değerlendirdiğimizi gösteriyor ve bu durumda, uzaktaki köşede bulunan bir cisim olduğundan daha küçük görünebilir, daha uzak değil.
Perspektif ve tanıdık boyutların katkılarını incelemek ve az önceki sonuca varmak için bir Ames odasına da ihtiyacımız yoktur aslında. Üçüncü figür, benim kendi Ames Odamda biri sağ ve diğeri sol köşede olmak üzere ayakta duran iki tek yumurta ikizini gösteriyor. Fakat, aslında bu fotoğraf, bir Ames Odası’na değil benim tıpatıp aynı (fakat boyutları farklı) figürleri iki köşesine yerleştirdiğim sıradan dikdörtgen bir odaya ait. Bu da orijinal Ames Odası’nın ikizkenar yamuk şekline sahip olmasının aslında asıl konuyla alakasız olduğunu açıkça gösteriyor. Mesela, bu dairesel bir oda hatta dümdüz bir fotoğraf olsaydı bile tek bir odak noktasından bakıldığında bir dikdörtgen odayla aynı ışık örüntüsünü yarattığı sürece bir önemi yok. Asıl önemli olan odanın sağladığı perspektife dair bilgidir.
Figür 3. “Bu bir Ames Odası Değil?” (Rene Magritte’ten özür dilerim). Bu, boyutlarının farklı olması dışında tıpatıp aynı olan resimleri üzerine yerleştirdiğim normal dikdörtgen bir odanın fotoğrafı.
Ayrıca Ames Odası örneğine (ya da Dünya’ya) bir gözetme deliğinden bakmanın oldukça verimsiz bir algısal durum yarattığını hatırlamak önemli. Gözlem deliğinden bakmak sadece normalde bize erişilebilir olan binoküler bilgiyi değil aynı zamanda dünyada her hareket ettiğimizde kullandığımız devinim paralaks bilgisini de yok ediyor. Ancak beklentilerimin aksine, Ames Odası’nın ikizkenar yamuk şeklini nitelendirmek için binoküler uyumsuzlukların sağlanmasına rağmen, bu uyumsuzluklar yine de odanın dikdörtgen şeklini nitelendiren perspektif bilgisine baskın gelmek için elverişli değil.
Sonuç olarak, Ames Odası’nın ya da gözde (optik matris) bir gerçek dünya senaryosunda aynı ışık örüntüsünü yaratan herhangi bir diğer durum: (I) bir illüzyon değildir, ve (II) bize taklit ettiği bir gerçek dünya senaryosuna bakarak edinemeyeceğimiz hiçbir bilgiyi vermez. Ben bunları tıpkıbasımlar[5] (facsimiles) olarak nitelendiriyorum.
Bir tıpkıbasıma ikinci bir örnek Red Adelsonun dama gölgesi etkisi olabilir (Dördüncü figür). Dama gölgesi etkisi pek çok kişi tarafından bir illüzyon olarak nitelendirilir çünkü koyu renkli olan dama karelerinden gelen ışığın boyutu açık renkli dama karelerinden gelen ışığın boyutuyla aynıdır; halbuki asıl algıladığımız (A)’nın koyu renkli (B)’nin ise açık renkli bir dama karesi olduğudur (ki bu bir “gerçek”tir). Daha önce de belirttiğim gibi, bunun bir illüzyon olarak sınıflandırılması hatasının sebebi belirli bir “gerçeklik” seçiminin sonucudur. Bu durumda, gerçeklik zannedilen şey belirli bir yüzeyden gözlerimize ulaşan ışığın boyutudur. Fakat, fiziğin basit kuralları, belirli bir yüzeyden gözlerimize ulaşan ışığın boyutunun bize o yüzeyin parlaklığı (yansıma özelliği) hakkında hiçbir şey söylemediğini gösterir. Çünkü bu her zaman yanıltıcılık seviyesi tarafından karıştırılmıştır. Bundan dolayı, bu olayın bir illüzyon olarak sınıflandırılmasının doğru olup olmadığına karar vermek için uygun bir temel değildir. Neyse ki, bu bizi pek şaşırtmasa da, evrim bize çoğu durumda yüzeyin parlaklığını doğru ölçmemizi sağlayacak bir algı sistemi bahşetti. Bir başka deyişle, bir parlaklık sabitliğine sahibiz.
Figür 4. Adelson’ın dama gölgesi illüzyonu.
Dama gölgesi etkisinin bir illüzyon olmadığına kendinizi ikna edecek bir ikinci yol olarak bir dama tahtası fotoğrafına bakmak yerine gerçek bir dama tahtasına baktığınızı hayal edin. Neyi algılamamız muhtemeldir? A koyu renkli bir dama karesi ve B açık renkli bir dama karesi cevabınız ve bu algınız dama tahtasının gerçekliğiyle tamamiyle tutarlıdır çünkü dama tahtası açık renkli (yansıtıcılık özelliği yüksek) ve koyu renkli (yansıtıcılık özelliği düşük) karelerden oluşur. Tabii ki de aynı ışık örüntüsü, düz bir yüzeyde bulunan bir kağıdın üzerindeki resimden geldiği için hayal ettiğimiz gerçeklikle bir çelişki yaratır. Fakat bu birdenbire bizim algımızı “yanıltıcı” mı yapar?
Tıpkıbasımlara verilebilecek üçüncü bir örnek, stereoskop üzerinden incelenen stereo resimleri olabilir. Pek çok kişi, buna kendi öğrencilerimden bazıları da dahil olmak üzere, stereoskoptan incelenen resimlerin bir illüzyon oluşturduğunu öne sürüyorlar çünkü asıl gerçek, incelenen iki stereo resminin düz olduğudur ama algıladığımız üç boyutlu bir görüntüdür. Çünkü maddesel gerçeklik ile algıladığımız şey arasında bir uyuşmazlık vardır. Hatamızın belirli bir gerçeklik tanımını seçmemiz olduğunu (her bir stereo resminin düz olması gibi) bir kez daha belirtmem gerek. Alternatif bir gerçek, iki stereo resminin arasında farklılıkların (binoküler uyumsuzlukların) olduğudur ve evrim bize bu uyumsuzlukların üç boyutlu yapısal dünyasını algılamamızı sağlayacak bir algı sistemi bahşetmiştir. Bir başka deyişle, bir görüntüyü derinlemesine algılayabilme yetimiz, bahsi geçen iki resmin arasındaki örüntüsel uyumsuzlukla tutarlıdır. Algımız, yanıltıcı olmanın aksine doğrudur (ya da gerçeğe uygundur). Kendinizi stereoskoptan gözlemlediğiniz resimlerin bir illüzyon olmadığına ikna etmenin ikinci yolu, etrafınızdaki dünyayı önündeki iki kameradan sinyal alan, iki küçük düz ekrana sahip ve baş kısmı sabit bir cihaz aracılığıyla gözlemlediğimizi hayal etmek olabilir. Bu durumdaki maddesel gerçeklik, bu iki küçük ekranda gösterilen resimlerin düz olmasına rağmen bizim yine de onları üç boyutlu olarak algılamamızdır. Bu bir “illüzyon” mudur? Dünyayı dolaylı olarak bir lens ve ayna kümesi aracılığıyla gözlemleseydik buna yine de bir “illüzyon” mu derdik? Bir algısal etkinin gerçeğe uygun mu ya da illüzyon mu olduğuna karar vermemizde en önemli etmen bilginin erişilebilitesidir[6]. Bu da gözlerimize bir ışık örüntüsünün nasıl ulaştığı ile alakalıdır, bu ışık örüntüsünün nasıl oluştuğuyla değil.
Tıpkıbasımlara (ya da eşdeğer konfigürasyonlara) dair verilebilecek pek çok örnek daha vardır. Ben, her durumda, bunların geleneksel olarak illüzyon olarak nitelendirilmesine rağmen (I) bir illüzyon olarak nitelendirilmemesi gerektiğini ve (II) bunların zaten bize halihazırda bilmediğimiz ve ya tıpkıbasımların talkit ettiği gerçek dünya senaryolarına bakmadan bulamayacağımız hiçbir şeyi söylemediğini düşünüyorum. Aslına bakıldığında, tıpkıbasımlar kategorisindeki algısal etkilerin, Gregory’nin sınıflandırmasına göre maddesel temelli olan algısal etkilerle benzer olduğu öne sürülebilir. Örneğin, eğer bir tıpkıbasımdan gözlere ulaşan ışık örüntüsü o tıpkıbasımın taklidi olan görüntüden göze ulaşanla aynıysa bu algı sisteminin aksine, fiziğin bir sonucudur.
“Sadece sistemin nasıl işlediğini” temsil eden illüzyonlar
“Sadece sistemin işleyiş biçimi” olarak sınıflandırılabilecek ikinci bir algısal etki grubu var. Buna dair iyi bir örnek, alt sınır (threshold) durumunda gözlemlenebilir. Gözlemleyenlerin aslında görmediklerini belirttiği oldukça loş bir ışık, gerçeklikle (loş bir ışık) algıladığımız şey (hiçbirşey) arasında bir uyuşmazlığa yol açmasına rağmen bir illüzyon olarak nitelendirilmez. Benzer bir şekilde, görsel sistemdeki doğrusalsızlıkları da bir illüzyon olarak nitelendirmeyiz. Oldukça fazla bir alt sınıra sahip bir ışık hüzmesinin (gerçekliğin) şiddetini ikiye katlayabiliriz, fakat aslında algıladığımız, ışıltıdaki ufak bir artıştır. Gerçeklikle aslında algıladığımız şey arasında bir uyuşmazlık vardır fakat aslında doğrusalsızlıkları bir illüzyon olarak nitelendirmek yerine “bu sadece sistemin işleyiş biçimidir” deriz.
Figür 5. (A) Alt sınır, (B) doğrusalsızlık ve © metamerizm örnekleri.
İllüzyon olarak nitelendirmediklerimiz için üçüncü bir örnek olarak renkli ışıkları karıştırmayı (metamerik eşleşmeleri) verebiliriz. Uzun (kırmızı) bir dalga boyu ile orta uzunluktaki (yeşil) bir dalga boyunun karışımı sarı olarak algılanır. Biz bunu bir illüzyon olarak nitelendirmek yerine gerçeklikle (kırmızı artı yeşil dalga boyları) ve algıladığımız şey (sarı) arasındaki uyuşmazlık olarak nitelendiririz. Yani aslında bu aslında üç renkli renk sistemimizin nasıl işlediğiyle alakalıdır. Elbette ki, bu herhangi bir görsel bilimci için aşikardır fakat trikromasiye hakim olmayan herhangi bir kişi için bu tanıtım oldukça şaşırtıcı ve dikkate değerdir. Ve bu da bize pek çok kişinin “illüzyon” olarak nitelendirebileceği algısal etkilerin doğası hakkında bir ipucu veriyor ve aslında gerçekte anlayamadığımız ve açıklayamadığımız şeyleri illüzyon olarak adlandırdığımızı gösteriyor. Bir açıklamaya sahip olduğumuzda da bir illüzyon olmadığına ve aslında “bu sadece sistemin işleyiş biçimidir” diyoruz (en azından görsel bilimciler için bu böyle). Asıl üzücü olan ise Müller-Lyer ve Ay illüzyonlarına tatmin edici bir açıklama bulamamış olmamız ve bunun sonucunda da onları hala “illüzyon” olarak adlandırmamızdır.
Peki aydınlık ve karanlık adaptasyonuna ne demeli? Tüm gün dışarıda, aydınlık bir ortamda vakit geçirdikten sonra karanlık bir tiyatroda koltuğumuzu ararken yaşadığımız zorluk da bir illüzyon mudur? Tabii ki hayır. Prizmatik bir gözlük taktığımızda hedefi doğru gösteremememiz de bir illüzyon mudur? Tabii ki hayır. Algı sistemimiz aydınlatma durumlarındaki değişiklikleri ve göz pozisyonuyla alakalı proprioseptif/motor sinyallerinin tutarsızlığını telafi edebilmek üzere evrilmiştir. Fakat renk, devinim ve boyut gibi duyusal ölçüler boyunca sürdürülmüş uyarımlardan sonra oluşan etkilere ne demeli? Bu gibi her bir durumda algıladığımız şey ile gerçeklik arasında kesinlikle bir uyuşmazlık vardır fakat bana kalırsa bunlar bir illüzyondan ziyade “sadece sistemin işleyiş biçimidir”.
Yapay, yoksul ve belirsiz durumlar
Benim nezdimde illüzyon olarak nitelendirilmemesi gereken üçüncü bir algısal etki grubu var. Bu durumlar yetersiz, yoksul ve belirsiz bilgilerden ibarettir. Benim görüşüm, algı sistemimizin normalde kullandığı bir bilgiyi yok ederseniz, algımızın olayın gerçekliğine tekabül etmeyeceğinin doğru olması gerektiği üzerinedir. Akabinde, algı sistemimizin yapay, yoksul ve belirsiz durumlarda nasıl bir performans sergilediğine dair edindiğimiz bilgi, bize normal ve gerçek yaşam senaryolarında nasıl algılayacağımıza dair fazla bir şey söylemez. Örneğin, Fantz’ın ilk deneylerinde kullandığı basit siyah-beyaz çizgi filmsi yüz çizimleri yüz algısını çalışmanın en iyi yolu mudur? Yoksul bir duruma dair ikinci bir örnek olarak kısa süreli takistoskopik sunumlar kullanan deneysel çalışmalar gösterilebilir. Takistoskopik sunumların göz hareketlerinin kafa karıştırıcı etkilerini gidermenin yanı sıra normalde bize gerçek dünya sahnelerini gözlemlerken ve tararken erişilebilir olan ek bilgiyi de dışta bırakıyor olması buna genel bir sebep olarak gösterilebilir.
Bundan daha karmaşık bir durum olarak devinim paralaksının objelerin yapısı ve kendilerini çevreleyen dünyadaki duruşları hakkında bir bilgi kaynağı olması üzerine yapmış olduğum araştırmayı değerlendirelim. Maureen Graham ile yayınladığımız, devinim paralaksı eldeki tek bilgi olduğunda gözlemcilerin üç boyutlu yüzeyleri doğru olarak algılayabildiklerini gösteren makaleden birkaç yıl sonra Irv Rock, kendisi ve Deborah Wheeler’ın aksi takdirde karanlık olan bir odada gözlemciye üç farklı mesafede olan, üç gruptan oluşan dokuz aydınlık diski sunduğu bir araştırmayı açıkladı. Tek gözlü gözlemcilerin başlarını sağdan sola 15 cm kadar oynatmasına izin verildi ve kendilerine üç farklı disk grubunu farklı mesafelerden görüp görmedikleri soruldu. Sonuçlar, çoğu gözlemcinin asıl olan üç boyutlu disk dizimini görmediğini gösterdi.
Figür 6. Rock’ın devinim paralaksı deneyinde kullandığı tek gözlü görüş açısına sahip gözlemcinin zifiri karanlık bir odada, bir yandan diğer yana hareket ederek, dokuz aydınlık diski gözlemlediği bir aparat.
Başta Rock’ın bulgularının bizimkilerle çeliştiği üzerine bir endişemiz vardı. Fakat sonrasında fark ettik ki Rock’ın deneysel durumu fazlasıyla yoksundu — mevcut olan tek uyaran zifiri karanlık bir odada izole edilmiş birkaç düz diskti[7]. Sonuç olarak, normalde görsel sistemimiz tarafından kullanılan bir bilgi elimizden alındığında olayları doğru bir şekilde algılayamamamız bizi şaşırtmamalı. Havanın ortasında asılı duran, izole edilmiş disklerin ve öncesindeki bir durumu sonrasındakine kıyasla değerlendirebileceğimizin kesin olmadığı bir dünyanın aksine, yatay düzlem de dahil olmak üzere, objeler ve yüzeyler açısından zengin bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla, Rock’ın deneyindeki disklerin gerçek diziminin görülmesindeki başarısızlığın bir illüzyon olarak değerlendirilmemesi, aksine uyaranların yoksullaştırılmış kullanımından kaynaklanan algısal başarısızlıklara bir örnek olarak gösterilmesi gerekir.
Laboratuvarda üstlendiğimiz deneylerin hepsi değilse de birçoğu yapay, yoksul ve belirsiz uyaranlar içeriyor. Çizgiler, ızgara desenleri ve rastgele yerleştirilmiş noktalardan oluşan stereogramların bilgisayar monitörlerinde gösterilmesini de içeren “basit” uyaranların kullanılması için gerekçemiz, bu basit uyaranların aslında daha karmaşık olan gerçek dünya senaryoları üzerine genelleme yapabilmemizi mümkün kılmasıdır ki bu halihazırda doğa bilimleri için kullanılan bir stratejidir. Fakat bu bu insan algısını incelemenin en iyi yolu mudur? Bence değil. Bunu birkaç örnekle doğrulamama müsade edin. Necker küpünü ele alalım. Küpün tel çerçeve modeline dair algımız belirsizdir — bazen küp bize aşağı ve sola doğru duruyor gibi gözükürken bazen de yukarı ve sağa doğru duruyor gibi gözükebilir. Yani algımız belirsiz. Peki ama neden? 1968’de Gibson’ın dediğine göre: “Algı iki yönlüdür çünkü göze ulaşan bilgi de iki yönlüdür”. Fakat bu sonuç bize gerçek dünyada küplerin algılanışı hakkında ne anlatır?
Figür 7. (A) Necker küpü, (B) Eş zamanlı kontrast, (C ) Ponzo figürü, (D) Ebbinghaus figürünün ekolojik bir versiyonu.
Evrim geçirdik ve tipik olarak opak yüzeylere sahip bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Bu sebeple, tipik, opak bir Necker küpünün üç boyutlu yapısı ile ilgili ufak dahi olsa bir belirsizliğe kapılmayız. Necker küpü taslağı eğlenceli bir etkidir fakat bir yine de bir illüzyonla karıştırılmamalıdır çünkü normalde kullandığımız bilgiden yoksun bir uyaranlar bütününden oluşur. Sonuç olarak, bize algı sistemimizin normal zamandaki işleyişiyle ilgili çok az şey anlatır.
İllüzyon olarak nitelendirilen durumlara ikinci bir örnek olarak Figür 7B’de gösterilen dramatik kontrast etkisinden bahsedebiliriz. Şekildeki her bir dikey şeritten gözümüze eşit oranda ışık ulaşır fakat en soldaki şerit bize en sağdaki şerite kıyasla daha koyu gri bir tonda gözükür. Bu bir illüzyon mudur? Yapılan ilk hatalardan biri herhangi bir yüzeyden yansıyan ışığın bize yüzeyin parlaklığı (yansıma özelliği) ile ilgili herhangi bir şey söyleyebileceğini düşünmemizdir[8]. Bu mümkün değildir çünkü bu her zaman aydınlatmanın yoğunluğuyla karıştırılır. Pek de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, evrim bize bunu da “hesaba katan” bir algı sistemi bahşetmiştir ve bizim yüzeylerin parlaklığını gerçekte doğru bir biçimde algılayabilmemizi sağlamıştır. Bir başka deyişle, burada bir parlaklık sabitliği mevzu bahistir. Bu örnek, bir kez daha belirtmem gerekirse, bize algı sistemimizle ilgili çok az şey söyler çünkü görsel sistemimiz sayesinde doğal bir sahneyi gözlemlerken normalde kullandığımız bilgi bu örnekte mevcut değildir.
Geleneksel olarak illüzyon olarak tabir edilen durumlara verilebilecek üçüncü bir örnek Mario Ponzo tarafından tanıtılmıştır. Figür 7C’ye baktığımızda yukarıda bulunan iki paralel (ekranınızda da eşit uzunlukta olan) yatay çizgilerin aşağıdaki çizgiden biraz daha uzun gözüktüğünü düşünürüz. Eğer bu çizgiler frontal bir tabakada bize sunulsaydı, açısal (veya retinal) boyutu aynı olurdu. Sonuç olarak, gerçeklikle algıladığımız şey arasında bir uyuşmazlık vardır. Fakat bu çizgi çizimleri özellikle belirsizdir çünkü normalde, gerçek dünyada bize erişilebilir olan boyut ve uzaklık kavramlarından yoksundur. Ponzo figüründeki birbirine yaklaşan (ya da birbirine paralel olan) çizgiler gerçekten de frontal bir tabakada birbirine yaklaşan çizgiler tarafından yaratılmış olabilirlerdi ya da birbirinden uzaklaşan paralel çizgiler olabilirlerdi. Bu Magritte’in “Öklid Bulvarı” adlı eserinde oldukça güzel bir biçimde kullanılmış bir belirsizliktir. Yine de, gerçek dünya görüşüyle, böyle belirsizlikler oldukça nadirdir çünkü üç boyutlu yapılardan ve yüzeylerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz, ince çizgilerden değil.
Bir kez daha, asıl hata açısal kavisin bize dünyadaki boyutlar üzerine bir şey söyleyebileceğini varsaymamızdan kaynaklandığını vurgulamak gerek. Bir cismin açısal kavisi, uzaklığın bir fonksiyonu olarak çeşitlendirilir ve böylelikle gerçekliği açıklamak için uygunsuz bir yöntemdir. Geleneksel olarak cisimlerin dünyadaki boyutunun “uzaklığı hesaba katan” ileri düzey bir işlemle hesaplandığını varsaydık. Yine de, deneysel bulguların önerdiği üzere cisimlerin gerçekte algılanan boyutu, uzaklığı hesaba katmanın veya bir boyut ölçekleme işleminin aksine, (Ames Odası örneğinde de görülebileceği üzere) karşılaştırmalı boyut tarafından belirlenir. Klasikleşmiş geometrik illüzyonların hepsi olmasa da pek çoğu (Müller-Lyer, Ponzo, Hering, Poggendorf ve Zöllner etkileri gibi) yoksul uyaran durumları olarak sınıflandırılabilir ve bu sözde illüzyonların çoğu için tatmin edici bir açıklamaya sahip olmadığımız da dikkat edilmesi gereken bir husus.
Todorovic’in (2020) “İllüzyonlar için Artırılmış Yapılanma”sı Üzerine Bazı Düşünceler
2020’de Dejan Todorovic, “İllüzyonlar Nedir?” sorusunu cevaplamak için azimli bir çaba sarf etti. Makalesinin ana hedefi illüzyon konseptine tatmin edici bir tanım sağlamak yerine belirli bir algısal etkinin bu etiketi almasının uygun olup olmadığı üzerine karar vermeye yarayacak, “illüzyonlar için artırılmış bir yapılanma” sağlamaktı. Todorovic’in gerekçesi şu şekildeydi:
“… illüzyon konseptinin genel tanımı oldukça geniş ve klasik illüzyon olmayan fenomenleri içerir”
Halbuki kendisinin artırılmış yapılanması:
“İllüzyonları daha dar bir kapsamda formüle etme çabasıdır.”
Bana göre, Todorovic’in illüzyon eleştirisinin zayıf noktası bu “dar kapsam”dır. Kendisi, Müller-Lyer, Ponzo, Zöllner, Ebbinghaus ve Ehrenstein-Orbison figürleri (ve aynı zamanlı kontrast etkileri de dahil olmak üzere) gibi klasik, figürsel illüzyonlarda bir “hedefin” (örneğin Müller-Lyer figüründeki şaftların uzunluğu) ve “içeriğin” (örneğin iki uçta da bulunan ok başları) olduğunu öne sürdü. Bu “hedef” ve “içerik” arasındaki ayrım, görsel sistemin göze belli bir biçimde ulaşan ışık örüntüsünü ayrıştırıp, ayrıştıramayacağına dair bir soruyu ortaya koyar. Fakat ben bu sorunu şimdilik bir kenara ayırıyorum[9].
Artırılmış yapılanmaya göre, “içerik”teki bir değişikliğin, değişmez olan “hedef”in algılanmasını etkilemesi durumu bir “illüzyon”dur. Örneğin, Müller-Lyer şaftlarındaki ok başlarını dikey çizgilere çevirmek veya eş zamanlı kontrast örneğini çevreleyen çizgilerin gri tonunu dengelemek. Fakat Todorovic’in analizlerinde Müller-Lyer şaftlarının açısal boyutunun veya Ponzo illüzyonundaki yatay çizgilerinin o esnadaki durumun “gerçekliği”nin sadece belli bir tanımını temsil ettiğini görmezden geldiğini unutmamak gerekir. Ponzo illüzyonu durumunda, yatay (“hedef”) çizgilerinin eşit açısal kavisi, figür düz bir kağıt parçasından ya da bilgisayar ekranından görüntülendiğinde gerçekliğe dair gayet makul bir tanımlama gibi gözükebilir fakat bu benzer çizgiler üç boyutlu bir sahnenin parçası ise işler değişir. Kendisinin de kabullenmiş olduğu üzere, Todorovic’in kısıtlanmış yapılanmasındaki tanımlanmış çoğu algısal etkilerin (örneğin, klasik geometrik veya figürsel illüzyonlar) bizim tatmin edici bir açıklamaya sahip olmadığımız etkiler olduğuna dikkat etmek gerekir.
Genelde, kimse “içeriğin” bizim algımızı etkilediği yaygın fikrine karşı çıkmak istemez fakat bu neden içeriğin algımızı etkileyebileceği sorusunu yanıtlamaktan ziyade yaftalar. Neden sorusunu düşünmeye başladığımızda, belirli bir özelliğin (“hedef”) algısı, o hedefin sadece; proksimal, retinal (boyut), şekil, parlaklık, dalga uzunluğu dağılımı, farklılık ve devinim gibi özellikleriyle belirlenemez olduğu açıktır. Bence, eş zamanlı kontrast etkileri, bir illüzyon olarak nitelendirilmektense, bize dünyaya dair gerçeğe uygun bilgileri sağlama amacıyla (örneğin, parlaklık sabiti) evrilmiş algısal işlemlerin sonucu (veya talihsiz bir yan ürünü?) olarak anlaşılmalı. Bu, yapay ve yoksul durumlardan kaynaklanan bulguları algısal işlemlerin temellerini anlamak için kullanmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha vurguluyor.
Ve aynı “neden” sorusu diğer “içeriksel” etkileri de kapsıyor. Örneğin, Ebbinghaus figürü (Figür 7D) Todorovic’in yapılanmasına göre bir illüzyon olarak sınıflandırılmalı. Çünkü figürün merkezindeki iki karga (“hedefler”) kendilerini çevreleyen diğer kargaların boyutunun büyük veya küçük olmasına göre farklı boyutlarda algılanırlar (içerikler). Aynı itirazlar burada da geçerlidir. Öncelikle, hedefin açısal boyutu kendisinin asıl boyutuyla ilgili hiçbirşey söylemez (çünkü açısal boyut uzaklığın bir fonksiyonu olarak değişkenlik gösterir) ve böylelikle gerçekliği açıklamanın belki de en iyi yolu değildir. İkinci olarak, gerçek dünya sahnesindeki insanları veya objeleri bize yakın veya uzak olmalarına göre daha büyük veya küçük boyutta algılamayız çünkü evrim bize boyut sabitliği olarak adlandırdığımız şeyi bahşetmiştir. Benim fikrimce, sabitlikler alıcı (reseptör) sinyallerini düzeltmek için kullanılan “eklentiler” olarak düşünülmemeli, aksine, görsel sistemin; gerçek boyutları, oryantasyonları, devinimleri ve yüzeylerin yansıma karakteristiklerini (az veya çok) doğru bir şekilde algılayabilmemizi sağlayacak bir şekilde evrimleşmiş bir özü olarak düşünülmelidir. Bu gibi durumları hedefin algılanmasını etkileyen bir “içerik” olarak karakterize etmek yanıltıcı.
Todorovic, kendisinin artırılmış yapılanmasının, “hedefler” ve “içerikler” temelli olmasının şekilsel illüzyonların ve eş zamanlı kontrast etkilerini kategorize etmek için daha uygun olduğunu, fakat, bunların dışında metamerizm veya Ames Odası gibi pek çok kişi tarafından birer illüzyon olarak kabul edilen pek çok farklı durumu kapsamadığını kabul etmiştir. Todorovic, bu farklı durumlarla baş etmek amacıyla, belirli bir algısal etkiyi bir illüzyon olarak kabul edebilmek için sırasıyla yerine getirilmesi gereken bir takım ek “kriterya” sunmuştur. Bunlar, “içeriksel köken kriteri”, “örtüşme (congruency) kriteri” ve “etkileşim kriteri”ni kapsar.
Mesela Todorovic’in Adelson’ın Dama Gölgesi etkisi değerlendirmesini ele alalım. Kendisi, gerçek üç boyutlu bir sahneyi (bir silindirin dama tahtasında duruşu gibi) bir illüzyon olarak nitelendirmeyeceğimizi ve aslında siyah ve beyaz dama tahtası karelerinin yansıma özelliklerini (gölgelerin varlığında bile) doğru bir şekilde algılayacağımızı kabul ediyor. Yine de, Todorovic, bu durumun aynı ışık örüntüsünün gözlerimize düz bir resimden ulaştığında farklı olacağını öne sürdü. Kendisi, beyaz ve düz bir kağıt parçasına veya tuvale aktarılmış her resmin, çizimin ve fotoğrafın çift kimlikli olduğunu ve onların ya üç boyutlu bir sahnenin tasviri olarak ya da düz bir yüzeye aktarılmış sadece çizgilerden ve diğer özelliklerden oluşan bir koleksiyon olabileceği fikrini ileri sürdü. Sonuç olarak da onlar gözlemciye çelişkili bilgi sağlıyordu. Ama bir resmin veya fotoğrafın sabit tek gözlü gözlemleme aracı sayesinde görüntülendiğini ve resmin doku yüzeyinin gözle görülebilir olmadığını, gözlere üç boyutlu bir sahneden ulaşan ışık örüntüsüyle kendisine ulaşan ışık örüntüsü kıyaslandığında aralarında (limitsel olarak) bir farklılık gözetilmediğini de unutmamak gerekir. Sırf hiçbir gözlemci veya görme yetisine sahip makine aradaki farkı anlayamıyor diye algılarımızı, sadece gözlemlenen resim düz diye, bir illüzyon olarak kategorize etmek mantık dışı geliyor. Fakat, çelişen bilgiler söz konusu olduğunda ne olur (örneğin, bir resmi iki gözümüzle de görüntülemek)? Algımız yüzeyin düz olduğunu belirten, tek bir kaynaktan gelen bilgi ile uyuşmadığında (iki gözlü uyumsuzluklar) aniden bir illüzyona mı dönüşür? Üç boyutlu sahneleri algılayışımızın yanıltıcı olmadığını öne sürebiliriz. Çünkü gördüğümüz şey bakış açısıyla, gölgelendirmeyle ve resimde mevcut olan diğer bilgilerle tutarlıdır. Asıl önemli olan bir ışık örüntüsünün nasıl oluşturulduğu değil, gözümüze ulaşan ışık örüntüsünde mevcut olan bilgidir.
Todorovic için resimler ve fotoğraflar iki farklı şekilde yorumlanabilir[10] ve bu resimler ve fotoğraflar gerçek görüntüden farklıdır çünkü onlar sadece nesneleri temsil ederler. Elbette, resimler ve fotoğraflar gerçek bir görüntüden göze ulaşan ışık örüntüsünü izlemciye yeniden sunarlar. Fakat ben Todorovic’in “temsil etme” kelimesini sarf ederken başka bir şeyden bahsettiğini düşünüyorum. Peki üç boyutlu televizyonlara veya başa takılan ekranlara ne demeli? Tercihen böyle bir ekran, gözlemcinin iki gözüne de gerçek sahnedeki ışık örüntüsünün tıpatıp aynısını sunar. Şayet bu doğruysa, iki alternatif yorumlamadan bahsetmek saçma olur çünkü burada herhangi bir çelişen bilgiye rastlanmaz. Fakat bu benim asıl olan gerçek görüntüyü algılamadığım için tasvir edilen üç boyutlu görüntüyü algılamamı yanıltıcı mı kılar?[11]
Todorovic bunun için oldukça açıklayıcı önermeyi sunar:
“Aslında unutulmamalıdır ki, klasik illüzyonlar gerçekte mevcut olmayan üç boyutlu sahneyi görmekten ziyade; boyut, şekil, renk gibi gerçekte mevcut olan iki boyutlu özellikleri yanlış algılamamızı kapsar.”
Todorovic’e göre düz trompe l’oeil bir sanat eserinde kullanılan bakış açısı ve gölgelendirmeye dair bilginin (bir illüzyondan ziyade) doğru bir algı olarak nitelendirilmesi için yeterlidir fakat bir klasik illüzyon figüründe bulunan sınırlandırılmış bir bakış açısı onu bir illüzyon yapmaz mı? Buradaki sınır nedir?
Todorovic’in metamerizm değerlendirmesinde de benzer sorunlar mevcuttur. Howard ve Rogers metamerizmi renkli görme gibi örtüşen hassasiyet fonksiyonlarına sahip herhangi kanalize edilmiş bir sistemin sonucu olarak tanımladı. Todorovic’in yazdığına göre:
“…klasik illüzyonların aksine metamerizm içerik etkilerinden kaynaklanmaz.”
Böylelikle, Todorovic’in orjinal (artırılmamış) yapılanmasına göre metamerizm bir illüzyon olarak sınıflandırılmamalı. Yine de kendisinin söylediğine göre:
“Metamerizm illüzyon olarak nitelendirilemeyecek, gerçeklik ve görünüş arasındaki bir başka uyuşmazlık vakasıdır…” çünkü “…metamerizm içeriksel köken kriterini ve etkileşim kriterini sağlamaz.”
Bunun metamerizmin kanalize edilmiş, üç renkli sistemimizin işleyişinin bir sonucu olduğunu söylemenin dolambaçlı bir yolu olduğunu bir kez daha vurgulamak gerek. Kanalize edilmiş bir sistemin özelliklerini anladığımızda sonuçlarına dair yanıltıcı hiçbir şey olmadığını görüyoruz.
Todorovic’in Ames Odası değerlendirmesi de benzer bir biçimde sorunludur. Mesela, kendisinin yazdığına göre:
“Düzgünce konumlandırılmış gözlemciler için iki oda da (normal ve ikizkenar yamuk biçiminde olan) bir küboid olarak görünecektir fakat bu normal bir oda için doğruyken, bir Ames Odası için yanlıştır.”
Bu sanıdan anlaşılacağı üzere, Todorovic’in yapılanmasına göre, Ames Odası’na dair olan algımız (iki köşede bulunan insanlar veya diğer nesneler olmadığı sürece) bir illüzyon olarak sınıflandırılmalıdır. Eğer bu doğruysa, bu bize odanın asıl şeklini “gerçekliğin” doğru bir tanımı olarak değerlendirmenin aslında ne kadar uygunsuz olduğunu gösteriyor. Toy bir gözlemci Ames Odası’nı asıl şekli ikizkenar dörtgenken bir dikdörtgen olarak görmeyi oldukça etkileyici bulabilir, fakat bir görsel bilimci için odanın dikdörtgenden başka bir şekle sahip olduğunu gösterecek bir şey yoktur.
Yine de, Todorovic’in Ames odasının bir illüzyon olarak sınıflandırılması konusunda karışık duygulara sahip olduğu açığa çıktı. Kendisi bir yazısında: “… bu etki etkileşim kriterini tam olarak da sağlamıyor değil” dediği için bir yandan Ames Odası’nın bir illüzyon olarak sınıflandırılabileceğini, fakat diğer yandan “örtüşme kriterini sağlamadığı için”[12] bir illüzyon olarak sınıflandırılamayacağını söylemiştir. Peki bu bilgi bize ne kazandırdı? Todorovic yazısının devamında “Ames Odası’nın bir illüzyon olmadığı” sonucuna varmıştır. Bana, bu Ames Odası’nın bir illüzyon olup olmadığı sorusunu cevaplamak için gereğinden fazla kafa karıştırıcı bir yöntem gibi geliyor. Eğer göze ulaşan ışık örüntüsünün ayırt edilmesi olanaksızsa, ışık örüntüsünü yaratmanın bir yolunu doğru olarak nitelendirirken diğer yolunun illüzyon olduğu sonucuna varmanın hiçbir mantığı olmadığını söylemek daha net bir cevap olur.
Fakat Todorovic yazısının devamında:
“… Ames Odası birkaç illüzyon kriterini sağladığı için geniş çaplı bir illüzyon algısını baz alarak illüzyona yakın bir durum olarak değerlendirilebilir” demiştir.
Bir başka deyişle, artırılmış yapılanmaya göre, Ames Odası bir illüzyon olabilir de, olmayabilir de. Todorovic, artırılmış yapılanmasında bu sözde farklı kriterlerden yardım dilenerek klasik figüral illüzyonlar (ve eş zamanlı kontrast) olarak sınıflandırılabilecek onca şeyin bir illüzyon olarak değerlendirilme ihtimalini kısıtlamıştır. Fakat bu (I) neden illüzyon olarak sınıflandırılmış etkilerden bu kadar muzdaribiz? veya (II) neden diğer algısal etkiler (artırılmış yapılanmanın çeşitli kriterlerini sağlamadığı gerekçesiyle) illüzyon olarak sınıflandırılmamalıdır? sorularını cevaplamıyor.
Genel olarak, Dejan Todorovic’in illüzyonların doğası üzerine olduğunca çeşitli deneysel bulguları, tanıtımları, konuşmaları ve argümanları sunarken harika bir iş ortaya koyduğunu düşünüyorum. Yazdığı makale adeta bir güç gösterisiydi. Buna ek olarak, Todorovic’in makalesinin bütün ustaca ele alınmış detaylarını, sadece birkaç paragrafla alıntılayarak, adilce yorumlamak imkansız. Bununla beraber, Todorovic’in artırılmış yapılanmasının ya da neyin illüzyon olarak sınıflandırılıp neyin sınıflandırılamayacağını kıyaslayan diğer kriterlerinin, kurallarının ya da prosedürlerinin aslında illüzyon konseptinin kendisinin anlamlı ve mantıklı olup olmadığını anlamamız konusunda bize yardımcı olacağı konusunda kayda değer çekincelerim var.
Sonuç
Buradan ne sonuç çıkarabiliriz? Öncelikle, bir illüzyonu neyin oluşturduğuna dair tatmin edici veya anlamlı bir tanıma sahip olmadığımızı düşünüyorum. İllüzyonların “gerçeklikle algıladığımız şey arasındaki uyuşmazlık” olduğu tanımı bana gerçekten de yeterli gelmiyor. Kelimelerin bir önemi vardır, ve şayet biz, birer “illüzyon” ve “gerçeğe uygun” durum olarak tanımladığımız şeyleri ayırt edebilmenin mantıklı bir yolu olduğuna inanıyorsak, kendimizi kandırmış oluruz. İkincisi, illüzyonlar olarak tanımladığımız bazı durumlar aslında “tıpkıbasımlardır” — örneğin, gerçek dünya durumlarının yalnızca birer kopyası olan gözümüze ulaşan ışık örüntüleri. Sonuç olarak, bunlar bize tıpkıbasımların taklit ettiği gerçek dünya durumlarından öğrenemeyeceğimiz hiçbir şey söylemez. Üçüncüsü, çizgiler, noktalar ve ızgara desenlerine ilaveten ikizkenar takistoskopik sunumlar, sınırlandırılmış görsel alanlar, düz resimler, izole edilmiş derinlik “işaretleri” ve karanlıkta uygulanan deneyler gibi elverişsiz, yoksul ve belirsiz uyaranların kullanılması kısıtlanmış ortamlarda algısal sistemimizin nasıl çalıştığıyla ilgili bizi bilgilendirir, fakat bize gerçek dünyayı algılayışımız hakkında belki de çok az şey söyler. Bu etkileri isterseniz “illüzyon” olarak adlandırın fakat algının belirli bir yanına dair tatmin edici bir açıklamaya sahip olduğumuzda (sabitlikler, metametrik eşler, alt sınırlar, adaptasyon ve doğrusalsızlıklar gibi), o algısal etkileri birer illüzyon olarak değil “sadece algısal sistemimizin işleyiş şekli” olarak görüyoruz.
Bu makalenin eleştirmenlerinden birinin belirttiğine göre, “yoksul ve belirsiz” uyaranlar ve “gerçek dünya” sahneleri bir mutlak bölünme noktasından ziyade sürekliliği temsil ediyor. Dahası, belki de bu ayrım uyaranın özelliklerinden ziyade belirli bir görevi yerine getirmek için kullanılan bilginin üzerine yapılmalıdır. Johansson’ın biyolojik devinimin nokta-ışık ispatı buna güzel bir örnek olabilir. Hareket eden küçük bir nokta grubu, bir uyaran düzeyinde, bilgi açısından oldukça yoksul bir girdi olarak nitelendirilebilir. Bahsi geçen hareket eden noktalar belirli bir gözlemci hakkında (kadın veya erkek, yaşlı veya genç) veya hareket yetenekleri hakkında (yürümek, koşmak, dans etmek gibi) açıkça zengin bir bilgi sağlar.
Bu makaleyi yazma amacım yapay, yetersiz ve belirsiz uyaranlar kullanan deneyleri tamamıyla terk etmemizi önermek değil. Bazı durumlarda, bu tarz deneylerden edinilebilecek sonuçlar bize algısal sistemimizin doğal ortamlarda nasıl işlediğini kavramamıza yardımcı olur. Örneğin, Ames Odası, bakış açısı ve göreceli boyutun önemi üzerine deliller sunar ve Pulfrich Pendulum etkisi görsel gecikme süresinin görevini açığa çıkarır. Yine de, eğer tek hedefimiz sadece bizi şaşırtan, eğlendiren ve heyecanlandıran durumlar yaratmaksa, algıyı anlamak üzere yapılan çalışmalara pek de fazla katkı sağlamıyoruz demektir.
Notlar
[1] Nick Wade illüzyonların bir ölçüt veya kendilerine ilişkin incelenecek bir referans gerektirdiğini öne sürdü. Barbara Gillam için, illüzyon terimi tipik olarak algılanan gerçeklik ve objektif veya fiziksel gerçeklik arasındaki tutarsızlığa atıfta bulunur.
[2] Bu makalede örnekleri sunulmuş algısal etkilerin hepsi görsel modeliteye sahiptir. Fakat, işitme veya dokunma gibi başka modalitelere sahip algısal etkiler bu şemaya göre aynı biçimde farklılıklar gösterebilir.
[3] Aslını söylemek gerekirse, oda altı yüzlü bir şekle sahip.
[4] Bu herhangi görme yetisine sahip bir makinenin (biçimsiz veya başka türlü) ışık örüntüsünü bir oda olarak göreceği anlamına gelmiyor. Aksine, hiçbir görme yetisine sahip olmayan bir makinenin düzgünce inşa edilmiş bir Ames odası ve normal dikdörtgen odanın yarattığı ışık örüntüleri arasındaki farklı saptayamayacak demek oluyor.
[5] “Facsimile” kelimesinin sözlük anlamı “tıpkıbasım”dır. Bana kalırsa bu tanım, bu makaledeki durumları doğru bir biçimde açıklıyor. Burada “eşdeğer konfigürasyon” kelimesini de kullanabilirdim fakat bence bu daha tanımlayıcı.
[6] Burada bilgi kelimesini kullanmamın sebebi dünyanın ne sunduğuna ve göze ulaşan ışık örüntüsünde (örneğin, genişleme oranının temas zamanıyla ilgili sağladığı bilgi) neyin ulaşılabilir olduğunu kastetmek. Fakat, belirli bir algısal etkiyi elde etmek için kullanılan bilgi tanımlandığında etkin olarak o bilgiyi edinmek için kullanılan mekanizmaya dair bir tanım sağladığımızı unutmamak gerekir.
[7] Barbara Gillam’ın (kendisiyle kişisel bir iletişimim sonucunda) belirttiğine göre dokuz diskin hepsinin de aynı görsel açıyı oluşturuyordu. Bu da bize bütün disklerin gözlemciye aynı uzaklıkta olduğu bilgisini sunuyor.
[8] Gerçeklik ve algımızın Shapiro ve Todorovic’in Oxford Görsel İllüzyonlar İncelemesine göre kıyaslanmasının oluşturabileceği sorunlardan bahsettim.
[9] Todorovic yazısında, “Yine de, katılımcıların hedefleri kolayca ve olduğunca saptayabiliyor olmalarına rağmen, o hedeflerin bazı özelliklerini diğer içeriklerden ayrı bir biçimde işleyemedikleri ortaya çıkmıştır” diye bildirmiştir.
[10] Fakat burada sözlü çeviriyi kim veya ne yapıyor?
[11] Mesela, bir başka deyişle, üç boyutlu televizyon veya ekranlı kasklar gözlemci için bir tıpkıbasım oluşturur.
[12] Uygunluk kökeni hususunda: “Kıyaslanmak üzere olan hedef nesne çiftlerindeki fiziksel nitelikler eşleşiktir, bu da, ikisinin de distal ve proksimal olarak eşit olduğu anlamına geliyor.”
Kaynakça
Adelson, E. H. (1995). Checker-shadow illusion.
Ames, A. (1955). “The nature of perceptions, pretensions and behaviour,” in Princeton, (New Jersey: Princeton University Press).
Day, R. H. (1993). The ames room from another viewpoint. Perception 22, 1007–1011. doi: 10.1068/p221007
Fantz, R. L. (1961). The origin of form perception. Sci. Am. 204, 66–72. doi: 10.1038/scientificamerican0561–66
Gibson, J. J. (1968). The Senses Considered as Perceptual Systems. London: George Allen and Unwin.
Gregory, R. L. (1966). Eye and Brain. London: Weidenfeld and Nicholson.
Gregory, R. L. (1996). The unnatural science of illusions. Proc. Royal Institution London 64, 93–110.
Gregory, R. L. (2009). Seeing Through Illusions. Oxford: Oxford University Press.
Howard, I. P., and Rogers, B. J. (1995). Binocular Vision and Stereopsis. New York: Oxford University Press.
Morgan, M. J. (1996). “Visual illusions,” in Unsolved Mysteries of the Mind: Tutorial Essays in Cognition, ed V. Bruce (London: Psychology Press), 29–58.
Ponzo, M. (1928). Urteilstäuschungen über Mengen. Arch. Ges. Psychol. 65, 129–162.
Robinson, J. (1972). The Psychology of Visual Illusion. London: Hutchinson and Company.
Ponzo, M. (1928). Urteilstäuschungen über Mengen. Arch. Ges. Psychol. 65, 129–162.
Robinson, J. (1972). The Psychology of Visual Illusion. London: Hutchinson and Company.
Rock, I. (1983). The Logic of Perception. Cambridge: The MIT Press.
Rock, I. (1984). Perception. New York: Scientific American Library.
Rogers, B. J. (2017a). “Where have all the illusions gone?,” in Oxford Compendium of Visual Illusions, eds A. Shapiro, and D. Todorovic (New York: Oxford University Press), 144–156.
Rogers, B. J. (2017b). Perception: A Very Short Introduction. Oxford: Oxford University Press.
Rogers, B. J. (2020). Keeping your feet on the ground. Perception 49, 1121–1127. doi: 10.1177/0301006620964400
Rogers, B. J. (2021). A new perspective on the ames room. Perception 50:44. doi: 10.1177/03010066211059887
Rogers, B. J. (2022). Cues, clues and the cognitivisation of perception: do words matter? Perception 51, 295–299. doi: 10.1177/03010066221080617
Rogers, B. J., and Graham, M. E. (1979). Motion parallax as an independent cue for depth perception. Perception 8, 125–134. doi: 10.1068/p080125
Runeson, S. (1988). The distorted room illusion, equivalent configurations and the specificity of static optic arrays. J. Exp. Psychol. Hum. Percept. Perform. 14, 295–304. doi: 10.1037/0096–1523.14.2.295
Shapiro, A., and Todorovic, D. (2017). Oxford Compendium of Visual Illusions. New York: Oxford University Press.
Todorovic, D. (2020). What are visual illusions? Perception 49, 1128–1199. doi: 10.1177/0301006620962279
Bu makale CC BY 4.0 lisansı altında Türkçe’ye çevrilmiştir. © 2022 Brian Rogers
Alıntı: Rogers B (2022) When is an illusion not an illusion? An alternative view of the illusion concept. Front. Hum. Neurosci. 16:957740. doi: 10.3389/fnhum.2022.957740