İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Oksitosin ile Sosyal Davranışın Düzenlenmesi: Nasıl çalışır? Ne demektir? — Patricia Churchland, Piotr Winkielman

Çevirmen: Ege Kingir
Editör: Ege Su Gülseven

Özgün Adı: Modulating Social Behavior with Oxytocin: How does it work? What does it mean?

Öz

Oksitosin, vücuttaki ve beyindeki diğer rollerinin yanında, sosyal davranışı da etkiler. Bu etkinin doğasını tam anlamıyla kavrayabilmek; hem nörobiyoloji, sosyal sinirbilim ve beynin evrimine ilişkin teorik bağlamda; hem de anksiyete, şizofreni ve otizm gibi rahatsızlıklara ilişkin klinik bağlamda çok önemlidir. Oksitosinin insan sosyal davranışlarındaki rolünü inceleyen araştırmalar yapmak; oksitosin hem vücutta hem de beyinde salgılandığı ve diğer hormonlar ve nöromodülatörlerle karşılıklı etkileşim halinde olduğu için zordur. Kan-beyin bariyerinin yarattığı karışıklıklar ve oksitosinin değişkenliği sonucu ortaya çıkan ölçüm problemleri de bu tarz araştırmaların önündeki diğer engellerdendir. Bu sebeplerden ötürü insanlarda oksitosin manipülasyonu ile yapılan deneylerin davranışsal sonuçlarının nasıl yorumlanması gerektiğine dair sorular daha da zorlayıcı olmaktadır. Bu makale de bu tarz birkaç soruyu tartışmaktadır. Bu makalede oksitosin burun içine uygulandığında[1] tam olarak neler olduğuna; bu yolla verilen oksitosinin beyinde ilgili reseptörlerin bulunduğu bölgelere ulaşıp ulaşmadığına ve gözlemlenen davranışsal etkilere merkezi değişimlerin mi yoksa çevresel değişimlerin mi[2] yol açtığına dair henüz çözümlenmemiş temel sorunları vurgulamaktayız. Ayrıca insanlardan elde edilen verilerin; oksitosinin spesifik olarak cömertlik, güven duyma ve zihinselleştirme gibi kompleks sosyal bilişe dair fonksiyonlara etki ettiği yönünde mi yoksa anksiyete ve sosyal motivasyon gibi genel durum ve yatkınlıklara daha geniş çaplı ve düşük seviye (lower-level) bir etkisinin olduğu yönünde mi yorumlanması gerektiğine dair derin bir kavramsal sorunun altını çizmekteyiz. Birkaç etkili çalışmadan faydalanarak, görünürde spesifik olan yüksek seviye (higher-level) sosyal-bilişsel etkilerin, oksitosinin genel etkisinin uygun sosyal ortam veya araştırma ortamı bağlamında spesifik bir sosyal davranışa kanalize edildiği bir süreçle nasıl ortaya çıkıyor olabileceğini gösteriyoruz.

Anahtar kelimeler: Oksitosin, sosyal biliş, sosyal sinirbilim, kan-beyin bariyeri, merkezi etkiler, çevresel etkiler, anksiyete, güven, cömertlik, şizofreni, zihinselleştirme, cimrilik

1.Giriş

Kısa bir zaman önce, oksitosine duyulan ilgi oksitosinin yalnızca dişilerde üremeye dair rolüyle; daha spesifik olmak gerekirse emzirme döneminde süt salınımı ve doğurma esnasında rahimdeki düz kasların kasılmasındaki rolüyle sınırlıydı. Nöroendokrinologların, oksitosin enjeksiyonunun dişi sıçanlarda “üvey” yavrulara karşı annelik davranışları sergilemeye yol açtığına dair çığır açan buluşları [35], bunun arkasından oksitosinin kır farelerinde (prairie vole) eş tercihindeki [7, 47] ve farelerde sosyal tanımadaki (social recognition) [14] rollerinin keşfedilmesiyle birlikte oksitosinin sosyal davranışlardaki rolü birçok araştırma projesinin hedefi haline geldi. Bu yeni gelişmelerin çoğu önemli ve ilgi çekici olsa da, bizim tavsiyemiz bir adım geriye çekilmek ve bu alanı ileriye taşımak için kullanışlı olabilecek bazı sorular (özellikle yorumsal içeriğe sahip olan) yöneltmek [ayrıca bkz. 3, 30].

Makaleyi genel olarak tanıtmak gerekirse; önümüzdeki bölümde çevresel ve merkezi oksitosin arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor ve burun içine uygulanan oksitosinin fizyoloji ve sosyal davranışı tam olarak nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyoruz. Bir sonraki bölümde ise, oksitosinin etkilerini yüksek seviye fonksiyonları düzenleyebilen genel ve düşük seviyedeki etkiler olarak yorumlamak yerine, direkt olarak spesifik ve yüksek seviye sosyal-bilişsel süreçleri etkileyen bir kimyasal olarak nitelendiren yorumlamaları inceliyoruz. İki bölümden çıkan ana fikir, biyolojinin oldukça karmaşık olduğu ve oksitosine atfedilen rollerin basitliğinin, sosyal bağlamlardaki nedensel etkileşimlerin altında yatan gerçek biyolojik karmaşıklığı örtebildiğidir (Orgel’in Üçüncü Yasası: Biyoloji hayal edebileceğinizden daha karmaşıktır; Orgel’in Üçüncü Yasası’nı dikkate aldığınızda bile). Bunu söylemeye bile gerek yok fakat amacımız güncel araştırmaların bize sunduklarını göz ardı etmek değil; yalnızca kafa karışıklığı, belirsizlik ve yanlış yorumlamaların ortaya çıkarabileceği durumlara dikkat çekmektir. Ayrıca şunu söylemek gerekir ki, bu yorum makalesini (commentary) hazırlarken Hormonlar ve Davranış (Hormones and Behavior) dergisinin bu özel sayısındaki diğer makalelere erişimimiz olmadığı için, bahsettiğimiz endişelerin sebebinin bu makaleler olduğu varsayılmamalıdır.

2. Oksitosin ve Vazopresinin Farmakokinetik Özellikleri

2A. Çevredeki Oksitosin

Oksitosinin beyinde sentezlendiği iyi bilinmektedir. Fakat oksitosinin vücutta; yani sindirim sistemi boyunca (gastrointestinal tract), kalpte, testislerde, rahimde, korpus luteumda[3], plasentada ve amniyondaki[4] üretimi daha az anlaşılmış süreçlerdir. Oksitosin ayrıca böbrekte, pankreasta, timüste[5] ve yağ hücrelerinde de bulunmaktadır [24]. Bağırsaklarda da oksitosin reseptörleri bulunur ve bu sistem başka işlevlerinin yanı sıra düz kasların kasılmasını sağlar [25]. Çevresel oksitosinin folikül lüteinizasyonunda[6] ve yumurtalıklardaki steroid hormonlarının sentezinde de rolü vardır. Oksitosinin bu çevresel kaynaklarının davranışsal bağlamda bir öneminin olup olmadığı ise büyük oranda bilinmezliğini koruyor.

Peki çevresel oksitosini neden önemsemeliyiz? Öncelikle, çevresel oksitosinin varlığı, harici bir oksitosin uygulaması içermeyen fakat sosyal bir uyaranın ardından çevresel oksitosin derişimlerini ölçen davranışsal deneyler açısından önemlidir. Sıkça reklamı yapılan bir paradigma, pozitif sosyal etkileşim veya trajik bir video izletmek gibi bir psikolojik manipülasyondan faydalanır. Bu tarz manipülasyonlardan sonra kandaki oksitosin miktarının yükseldiği rapor edilmiştir [2]. Pozitif sosyal etkileşim sonrası, ültimatom oyununda[7] cömertliğin artması gibi davranışsal korelasyonlar da raporlanmıştır [32]. Bu konudaki en popüler varsayımlardan biri; sosyal uyaranın beyinde oksitosin salınmasını tetiklediği, bunun da beyinde sosyal davranışlarla ilgili devreleri düzenlediğidir. Kandaki oksitosin derişimlerinin, bu peptitin[8] beyindeki derişimleriyle güçlü korelasyonlar gösterdiği varsayılmaktadır.

Kanda oksitosinin rapor edilen yükselişinin kaynağı hakkında düşünürken, önce organizma içinde üretilen veya dışarıdan alınan oksitosinin kan-beyin bariyerini (KBB) geçip geçemediğini sorgulamak gerekir. Endokrinologlar, oksitosinin bu bariyerden geçebilme ihtimalinin zayıf olduğunu düşünüyor. Küçük, yağı seven (lipophilic) moleküller KBB’yi rahatça geçip serebrospinal sıvıya[9] ulaşabilirken suyu seven moleküller bunu yapamaz (bkz. Şekil 1). Arjinin vazopressin (AVP) ve oksitosin, göreceli olarak büyük ve suyu seven moleküllerdir [29]. AVP’nin serebrospinal sıvıdan kana geçişi, taşıyıcı moleküllerin aracılığı ile kolaylaştırılmış bir transfer yöntemi sayesinde gerçekleşiyor. Bu taşıyıcılar doygunluğa ulaştırılabilir (yüksek miktarlar olduğunda engelleniyor[10]) ve doygunluk durumunda AVP’nin taşınma yarı-zamanı 12.4 dakikadır. Oksitosinin taşınma yarı zamanı ise 19.1 dakika olup bu taşıma işlemi başka bir doyurulabilir taşıyıcı tarafından gerçekleştirilir [29]. Ayrıca, AVP ve oksitosinin KBB’yi geçebilme gücü; hipertansiyon, stress ve hastalık gibi faktörlerden etkilenebilmektedir.

Şekil 1: Vücudumuzdaki kılcalların geneli ile beyin kılcallarımız arasındaki önemli farkların şematik gösterimi. Buradaki en önemli nokta, beyin kılcallarındaki endotel dokuda[11] hücreler arası oldukça sıkı bağların olması (geçişi zorlaştıracak şekilde), ve hücreler arası ceplerin, deliklerin ve pinositlerin (hücre zarının küçük bir kısmında içeriye doğru bir çukur oluşturup hücre dışındaki molekülleri içine aldıktan sonra içe doğru katlanarak hücre dışı molekülleri beyne ileten kesecikler) olmamasıdır. Şemada beyin kılcallarının yanında gözüken astrosit ayaklarının, kan-beyin bariyerine katkı sunmaktan ziyade yapısal destek sağladığı düşünülüyor. Oldendorf, 1977. İzin alınarak kullanılmıştır. Telif hakkı: Academic Press, 1977.

İlginçtir ki, fizyolojik şartlar altında, oksitosinin serebrospinal sıvıdaki derişimi ile kandaki derişimi arasında çoğunlukla bir miktar fark bulunur; bu da derişim eşitliğinin otomatik olarak sağlanmadığı anlamına gelir. İnsanlarda dahil olmak üzere birçok memeli türünde, hem oksitosin hem de AVP serebrospinal sıvıda sirkadyen ritimler sergilerken, bu salınım kanda görülmemekte ve bu farklılık her iki cinsiyette (sex) de görülmektedir. Her biri için farklı tempo sağlayıcılarının (pacemaker) beyindeki salınımı kontrol ettiği anlaşılmaktadır [29].

Oksitosin ve AVP’nin farklı vücut sıvılarında, örneğin serebrospinal sıvı ile kan karşılaştırıldığında, miktar ve salım ritimlerindeki değişiklikler birçok farklı peptit kaynağından etkilenebilir. Fakat öte yandan, bu maddelerin kandaki metabolizması ile serebrospinal sıvıdaki metabolizmasının birbirinden farklı olması da mümkün (serebrospinal sıvıda metabolik enzimler daha az miktarda bulunabilir ve bu yüzden peptitler birikebilir). Metabolizmadaki bu farklılıkların gerçekten olduğu varsayıldığında, örnekleme sıklığı da bahsedilen peptitlerin derişimleri veya salım ritimleri hakkında varılan sonuçları etkileyebilir. Bu peptitleri analiz edebilmek için oldukça fazla hacimde numune gerekmekte ve pratik sebepler çoğu çalışmada bu sayıyı sınırlamaktadır.

Biyolojik açıdan özel öneme sahip zaman dilimlerinde -örneğin; çiftleşme, doğum, emzirme ve süt salımı esnasında- hipofiz bezinin arka lobu (neurohypophysis), oksitosinin kandaki seviyesine en çok katkı sunan yapıdır. AVP, yüksek miktarda sodyum tüketimini takiben hipofizden salınır. Bu salınım süreci KBB’yi kapsamaz çünkü hormonlar magnoselüler[12] (magnocellular) devreden direkt olarak kılcallara salınabilir.

Dişi çayır farelerinde, çiftleşme esnasında oksitosinin merkezi salımının yanı sıra kana da eşgüdümlü şekilde salındığı anlaşılıyor [40]. Benzer şekilde düzenli salımın, iki örnekte bahsedilen uyaranlar birbirinden oldukça farklı olduğu için pozitif bir sosyal deneyim yaşayan insanlarda da gerçekleşip gerçekleşmediğiyse bilinmiyor. Kandaki oksitosin seviyesi muhtemelen KBB’den sızan moleküller tarafından değil, magnoselüler hücreler tarafından düzenli salım ile belirleniyor. Hipofiz bezine aksonlarını gönderen nöronların[13] aynı zamanda somatodendritik[14] salım da yaptığı bilindiğinden, fiziksel veya duygusal bir sosyal uyaranın olduğu bir bağlamda magnoselüler oksitosin nöronları aktive olabileceği söylenebilir. Bu aktivasyon hem hipofiz bezindeki terminallerden[15], hem de beyne projeksiyon yapan bazı dendrit ve akson dallarından oksitosin salımıyla sonuçlanabilir. Araştırmacıların, bahsettiğimiz düzenli salım sayesinde bazı bağlamlarda merkezi oksitosin derişimlerinin çevresel derişimlere paralel olarak değişim gösterip göstermediğini belirlemesi önemli olacaktır. Bu ise en iyi şekilde, merkezi salımı ölçmek için mikrodiyaliz[16] kullanan primat çalışmaları ile yapılabilir.

Sosyal uyaranlar ve oksitosinin kanda yükselen derişimi arasındaki ilişkiyi anlamak için, diğer bazı faktörlerin de anlaşılması gerekebilir. İnsanlar sosyal uyaranlara maruz kaldıklarında, bu uyaranların iç organlarda (özellikle kalp ve bağırsaklarda) bazı reaksiyonlara yol açması mümkün; kalp ve bağırsaklar da oksitosinin kandaki miktarına katkıda bulunabilir [50]. Daha da önemlisi; iç organlardaki bu sinyaller, vagus sinirinin duyusal kolları (afferent branch) ve iç organlara ait diğer duyusal nöronlar tarafından beyne iletilir ve burada duygusal sinyaller olarak işlenirler. Ayrıca, hem oksitosin hem de AVP, vagus sinirinin uyarılmasını takiben beyinde salınmaktadır [29]. Sonrasında ise vagus sinirinin motor kolları, bir pozitif geri bildirim döngüsünde iç organlara ve yüze sinyal iletebilir. Eldeki veriler, otonom sinir sisteminin hem içsel hem de dışsal[17] oksitosinden etkilendiğini göstermektedir [37].

Son olarak, oksitosinin kandaki yarı ömrü kısa olup, bu değerin 3–9 dakika arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu, ölçümlerin tam olarak ne zaman alındığının son derece önemli olduğu anlamına gelir. Tedavisel (therapeutic) bağlamda; oksitosinin kısa yarı ömrü, metabolik değişkenliği ve zayıf KBB penetrasyonu birer sorun teşkil etmektedir (bunun uzantısı olarak nörofarmakologlar, güçlü KBB penetrasyonu olan ve klinikte oksitosin agonisti olarak kullanılabilecek sentetik kimyasal arayışındalar [39]). Deneysel bir bağlamda, oksitosinin bu özellikleri işleri biraz daha karmaşıklaştırıyor. En azından, kan örneği alım zamanlarına dair verilerin de çalışmalara dahil edilmesi yardımcı olabilir. Toparlayacak olursak, kandaki oksitosinin ölçümlerinin ne kadar anlam taşıdığına dair birçok belirsizlik vardır ve bu tarz ölçümlerden çıkarılan güçlü sonuçlar, bu bilgiler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

2B. Burun İçerisine Oksitosin Uygulaması

Oksitosin uygulamasının davranışsal etkilerini incelemek üzere yakın zamanda yapılan birçok çalışma, harici oksitosini vücuda vermek için oldukça pratik ve kaynak veya alan istila etmeyen bir yöntem olarak burun içine sprey uygulamıştır. Bu metot bariz şekilde çekici olsa da akıllara şu soruyu getirmektedir: Burundan verilen oksitosin beyne ulaşıyor mu, ulaşıyorsa nasıl ulaşıyor? Gerçekten beyne ulaşıyor olsa bile, oksitosin reseptörlerinin bulunduğu bölgelere ulaşabiliyor mu? Harici şekilde uygulanan oksitosin beyinde oksitosin seviyesinin yükselmesine mi neden oluyor, yoksa burundan verilen oksitosin, nöronları oksitosin salınımı için uyarıyor mu; ya da ikisi de mi? Bu tarz soruların etrafı belirsizliklerle sarılı olsa da yaygın varsayım “ilacın burundan verilmesinin beyne direkt bir yol sağladığı” yönünde (Macdonald ve Macdonald, 2010, 4. Sayfa). Bildiğimiz kadarıyla, şu ana kadar kimse burundan belirli bir dozda verilen oksitosin veya AVP’nin ne kadarının beyinde ilgili reseptör bölgelerine ulaşabildiği ve buradaki reseptörleri etkileyebildiğine dair bir çalışma yapmadı. Belki de sıçan veya primatlarda burundan verilen oksitosin moleküllerini işaretlemek (labeling), bu sorulara cevap bulmanın bir yoludur.

Oksitosinin beyne gerçekten ulaştığını desteklemek için sıklıkla 2002’de yapılan önemli bir çalışma alıntılanmaktadır [6]. Fakat dikkat edilmelidir ki bu çalışma, omurilikten sıvı alma metotu (spinal tap) ile ventriküler serebrospinal sıvıdaki oksitosin seviyesi değişimlerini ölçmektedir; beyinde oksitosin reseptörlerinin bulunduğu bölgelerdeki değişimleri değil. Ayrıca, burundan verilen peptit, oksitosin değil AVP idi. Durumu netleştirmek gerekirse, oksitosin ve AVP birbirine oldukça benzer peptitler olsalar da farklılardır ve farklı reseptörlere bağlanmayı hedeflerler.

AVP, burundan verildikten sonra tam olarak nereye gider? Bunun bilinen net bir cevabı yok, fakat bir kısmı muhtemelen burundaki mukoza aracılığıyla kana karışıyor. Burnun epitel dokusundaki KBB’de bir hasar olmadığı sürece, oksitosinin zayıf KBB penetrasyon gücü göz önünde bulundurulduğunda, muhtemelen burun kılcallarından giriş beyne giden ana rota değil. Born ve ark. (2002), burundan verilen vazopressinin beyne muhtemelen ya nöronların içinden ya da dışından ulaştığını belirtiyor. İlk seçeneğin etkililiği konusunda şüpheliler çünkü önce koku soğancığındaki nöronlara, oradan da aksonlar aracılığıyla hedef bölgelere ulaşım hem protein yıkımı (proteolysis) riskini taşıyor hem de fazlasıyla yavaş bir rota. Buradaki zaman konusu önemli çünkü bazı araştırmacılar burun spreyinin dakikalar içinde etki göstrerdiğini belirtiyor. Ek olarak, nöronların içinden giden rota yüksek ihtimalle hem aynı bireyde farklı zamanlarda hem de farklı bireylerde oldukça değişken olacaktır.

Born ve ark., AVP’nin subaraknoid boşluğa[18] gidiyor olması da hesaba katıldığında, nöron-dışı iletimi daha olası bir seçenek olarak görüyor. Peki AVP, subaraknoid boşluktan nereye gidiyor? Born ve arkadaşlarının çalışmasından gelen sonuçlar -önceden bilinen anatomik bilgiler de hesaba katıldığında- burundan verilen AVP’nin en azından bir kısmının ventriküler serebrospinal sıvıya gittiğini, belki oradan da beyindeki hücre-dışı boşluklara girdiğini, veya bir kısmının doğrudan pia’yı geçip beyindeki hücre dışı boşluklara ulaştığını gösteriyor. (Aryıca, subaraknoid boşluğun üzerindeki araknoid zarı, kan ve serebrospinal sıvı arasında bir sınır çizmekte, böylece bir kan-beyin bariyeri oluşturmaktadır). Şekil 2, bu paragrafta anlatılanlarla ilişkili yapılardan bazılarını göstermektedir.

Şekil 2: Kafatasının dışıyla serebral korteks arasındaki ana yapıların şematik gösterimi. Kaynak: Vikipedi, açık kaynak, genel kullanıma açık.

Buradaki kritik soru AVP’nin beyindeki hücre dışı boşluklara geldikten sonraki difüzyonu hakkında. Oksitosin, fizyolojik koşullarda hipotalamustan salınır ve nükleus akkumbens ile amigdaladaki reseptörlerine bağlanır [28]. Dolayısıyla, fizyolojik koşullarda etkili dağılım olduğunu varsaymak mantıklıdır. Buna rağmen, burundan verilen AVP’nin subaraknoid boşluktan ventriküler serebrospinal sıvıya ve oradan da beyindeki hücre dışı boşluklara ulaştığını varsayarsak, şu soru hala mevcut: Burun spreyi kullandığımızda AVP reseptörlerini barındıran beyin bölgelerine (yani AVP’nin davranışı değiştirmede etkili olabileceği bölgelere) yeterli miktarda AVP ulaşıyor mu? Aynı durum oksitosin için de geçerli. Dolayısıyla, insan olmayan primatlarda, burundan oksitosin verilmesinin ardından beyinde hücre dışı oksitosin seviyelerini ölçen çalışmaların yapılması ideal olacaktır.

Cevabı bilinmeyen bir diğer soru da davranışa kesin etki etmeye yetecek dozun ne olduğu. Born ve ark., serebrospinal sıvıdaki AVP’de artış görebilmek için yüksek dozlar uygulamak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Bahsedilen çalışmada, deneklerin her bir burun deliğine 30–45 saniyede bir ve toplamda 8 kere olmak üzere 40 veya 80 IU (international unit[19]) uygulanıyor. Dolayısıyla, geçerliliğini koruyan bir soru da, sosyal davranış deneylerinde kullanılan burun içi oksitosin dozu ve sprey uygulama zamanlamalarının Born ve ark. çalışmasıyla karşılaştırılabilir olup olmadığı; ve karşılaştırılabilir olmalarının gerekli olup olmadığı.

İncelediğimiz bazı çalışmalarda, daha düşük doz oksitosin kullanılmış (örn: 24 IU) ve çoğunlukla sıkılan “fıs” (puff) sayısı belirtilmemiş, yalnızca bazı makalelerde sadece birkaç fıs sıkıldığı belirtilmiştir. Örneğin, De Dreu ve ark. (2010) çalışmasında burun deliği başına 3 fıs ile toplamda 24 IU kullanılırken, Petrovic et al. (2008) çalışmasında burun deliği başına 4 fıs ile toplamda 32 IU kullanılmıştır. Born ve ark., bu değerler kullanıldığında serebrospinal sıvıdaki AVP miktarında az da olsa bir yükseliş görmüştür. Ancak, bu düşük dozlar ile yeterli miktar oksitosinin ilgili reseptörlere ulaşıp davranışsal etki oluşturup oluşturmadığı daha da belirsizdir. Uygulanan fısların arasında boşluk bırakmak önemli çünkü oksitosinin boğazdan öylece aşağı inmesini istemezsiniz. Eğer bazı tedavi koşullarında vücut içinden peptit (oksitosin ve AVP’den bahsediliyor) salımı varsa ve bazı koşullarda yoksa, tedavinin zamanlaması ve sıklığı da önemli olacaktır. Bu durum, gelecek çalışmaların burun içi uygulamaya dair parametrelerin beyindeki derişimlere etkisini incelemesi gerektiğini öne sürüyor.

Ek olarak, oksitosinin davranışsal etkilerini inceleyen çalışmaların çoğunda davranış testleri oksitosin uygulamasından 30–60 dakika sonra yapılıyor. Bu çalışmalarda raporlanan etkilerin, oksitosin ve AVP sinyaliyle tetiklenen peptit yolaklarında meydana gelen değişikliklerden kaynaklanması da mümkün [38]. En azından oksitosin için, harici bir oksitosin uygulamasının ileri-besleme (feed forward) yoluyla dahili oksitosin salımını tetiklemesi olasıdır. Bu tarz bir salım, Ferguson refleksi -rahim veya memenin uyarılmasını takiben oksitosin salımının kolaylaşması[20]– gibi mekanizmalar sayesinde iyi bilinmektedir. Burundan uygulanan oksitosin gerçekten beyne ulaşıyor olsa bile; gözlemlenen davranışsal etkilere sebep olabilmek için stres hormonları, dahili oksitosin, dahili opioidler ve nitrik oksit gibi diğer maddelerle etkileşime girip girmediği belirsizliğini korumaktadır. Örneğin, sıçanlarda acı çalışmalarında periakuaduktal gri maddeye (periaqueductal grey) oksitosin enjeksiyonunun, hayvan ağrıyı deneyimlerken birçok dahili opioidin salımını tetiklediği gözlenmiştir [49]. Bu sonuç, insanlarda duygusal acı başlangıcının buna benzer bir yolağı uyarıp uyarmadığına dair merak uyandırmaktadır.

Burundan uygulanan AVP ve oksitosinin yolculukları hakkındaki sorularımız bazılarına kusur aramaya çalışıyormuşuz gibi gelebilir ve şanslıysak gelecekte bu soruların gerçekten de yersiz olduğu ortaya çıkabilir. Kusur arama olsun ya da olmasın, bizim düşüncemize göre bu soruların cevaplanması, burundan oksitosin uygulaması yapılan deneylerdeki sonuçları daha iyi değerlendirmemize yardımcı olacaktır. Bazı sonuçlar istisnai derecede dramatik gözüküyor ve bazı sonuçların da translasyonel açıdan önemi olabilir. Sonuç olarak, burundan uygulanan AVP ve oksitosinin yolculukları hakkındaki sorulara verilecek cevaplar, bize ve bu konuda endişeleri olan diğer insanlara “endişe devrelerimizin” hangi durumlarda aktifleşmesi gerektiği konusunda yol gösterici olabilir (ayrıca bkz. [30]). Son olarak, standardize edilmiş metotların geliştirilmesi, çalışmalar arasında yapılan karşılaştırmaları çok daha anlamlı kılabilir. Bu durum özellikle verilerin dramatize edilerek yorumlandığı veya istatistiksel analizlerin alışılmışın dışında bir tarzda yapıldığı bağlamlarda kritiktir (bu konudaki bir eleştiri için bkz. [9]).

3. Oksitosin ve Özelleşmiş Sosyal Biliş

Oksitosinin merkezi ve çevresel rolleri hakkındaki belirsizliklere, oksitosinin sosyal davranışlar üzerindeki etkilerine aracılık eden birçok psikolojik mekanizmadan doğan yorumsal karmaşıklıklar eşlik etmektedir. Kritik sorulardan biri; oksitosinin sosyal davranışlara etkisinin, bu maddenin özelleşmiş yüksek-derece sosyal bilişsel süreçlere (örneğin güven, cömertlik, şüphe duyma ve zihinselleştirme) mi yoksa göreceli olarak daha genel durum ve yönelimlere (örneğin genel anksiyete, yakınlık duyma -bir kişi ya da kişilerle- motivasyonu ve sosyal ipuçlarının dikkat çekme miktarı) olan tesirinin mi bir yansıması olduğudur. Bu soruyu sormak için bir nedenimiz, açıklamada sadelik problemidir (explanatory parsimony[21]). Fakat bu soru ayrıca bilişsel bilimin ve psikolojinin zihinle ilgili tipik olarak varsaydığı şeylerin perspektifinden bakıldığında da önemlidir. Bu standart varsayımlara göre, özellikle çevresel etki gösteren nörotransmiter ve hormonların göreceli olarak daha genel bir modülasyon mekanizmasıyla çalışmasını beklersiniz; yalnızca spesifik ve yüksek-derece fonksiyonlara dair hesaplamalarda değişimlere yol açmasını değil. Fakat oksitosin ve sosyal davranış üzerine insanlarla yapılan araştırmalara dair birçok yorum -ve bu araştırmaların halka cazip hale getirilmesi için sunulan argümanlar- bu hormon ve nörotransmiterin seçici olarak “sosyal beyni” etkilediğini ve kompleks, yüksek-derece sosyal-bilişsel süreçler üzerinde özgün etkileri olduğunu öne sürüyor.

Önümüzdeki paragraflarda, az önce bahsettiğimiz genel faktörlerden biri olan anksiyetenin, oksitosinin görünürde sosyal biliş üzerinde spesifik etkilerinin önemli bir kısmını açıklayabileceğini savunacağız. Baştan şunu söylememiz gerekir ki: Bizzat oksitosin araştırmalarında bulunmayan ama bu araştırmalardan gelen bulguların meraklı tüketicileri olan kişiler olarak, bahsettiğimiz ihtimali anksiyete konusuna özel bir ilgi duyduğumuz için önemli bulmuyoruz. Bu ihtimali[22] dikkate alıyoruz çünkü bu; oksitosin ile sosyal biliş arasındaki ilişkinin doğası ve daha genel olarak hormon ve nörotransmiterlerin yüksek-seviye mental süreçleri etkilemesini sağlayan mekanizmaların seçiciliği hakkında özgün bir yapbozu temsil ediyor.

3A. Oksitosinin Anksiyolitik Özellikleri

Bilindiği üzere oksitosinin anksiyolitik[23] etkileri birçok canlı türü üzerinde gösterilmiştir. Bu etkiler, hem harici oksitosin uygulamasından hem de dahili oksitosin salımından sonra oluşabilmektedir [33]. Bununla ilgili bazı mekanizmaların öncelikle merkezi güzergahlar içermesi olasıdır: Örneğin amigdala, oksitosin reseptörleri açısından zengin bir beyin bölgesidir [21]. Diğer bazı anksiyolitik etkilerin oluşumunda ise öncelikle çevresel yolaklar etkili olabilir: Örneğin oksitosin, hipotalamus-hipofiz-adrenal aksındaki (hypothalamic-pituitary-adrenal axis) “klasik” stres hormonlarının aktivitesini baskılamaktadır. Fakat en olası senaryo, bahsettiğimiz anksiyolitik etkinin merkezi ve çevresel mekanizmaların kompleks etkileşimini yansıtıyor olmasıdır. Örneğin oksitosin kardiyovasküler reaktiviteyi değiştirebilmektedir (bu bir çevresel etkidir). Fakat oksitosin bu etkiyi yalnızca kalpteki aktivitesiyle sağlamamakta, ayrıca soliter yolak çekirdeği (nucleus of the solitary tract) -iç organlardan beyne giden çevresel girdilerle merkezi etkileri entegre eden bir bölge- aracılığıyla gösterdiği merkezi aktivite de bu etkide rol oynamaktadır [34]. Ayrıca, burun içine oksitosin uygulaması amigdaladaki nöronal aktiviteyi azaltıyor olsa da [23], bu merkezi etkiye sebep olan çevresel olaylar da olabilir (örneğin vagus sinirinin uyarılması, [18]). Kısacası, oksitosin uygulamasını takiben stres verici unsurlara verilen psikolojik ve fizyolojik reaksiyonların azalıyor olduğu net bir bulgu olup bu sonuca sebep olan birçok yol vardır. Bu etkiler Sue Carter’ı, kronik oksitosin alımını “güvene dair fizyolojik bir metafor” olarak tanımlamaya motive etmiştir (Carter, kişisel iletişim yoluyla öğrenilmiştir, 2011).

3B. Oksitosinin Spesifik, Yüksek-Seviye Sosyal Bilişsel Süreçlere Etkisi

Oksitosinin anksiyolitik özellikleri düşünüldüğünde, insanlarda gözlemlenen spesifik yüksek-seviye sosyal bilişsel etkilerin ne kadarının aslında oksitosinin genel anksiyolitik etkisiyle açıklanabildiğini merak etmek mantıklı oluyor. Zaten araştırmacılar da uzun zamandır bu sorunun cevabını arıyor. Bu konuda iyi bilinen bazı bulgulara bakalım. Burun içine oksitosin uygulamasından sonra katılımcılar kendi paralarından bir başkasına pay vermeyi içeren bir ekonomi oyununda, ileride daha büyük kazançlar elde edebilme beklentisiyle daha fazla güven gösteren davranış sergiliyorlar [27]. Ayrıca yabancıların yüzlerini güvenilirlik açısından daha yüksek puanlıyorlar [45], yabancıların gözlerini okuma görevinde daha yüksek “zihin okuma” puanları alıyorlar [11], ve “tutuklunun ikilemi” oyununa benzer olup rastgele tanımlanmış “kendi grubun” ve “diğer grup” arasında para dağıtma görevi içeren bir oyunda[24] “kendi gruplarına” daha fazla iltimas gösteriyorlar [10]. Bu etkilerin hepsinin (“güven”, “zihinselleştirme”, “iş birliği”) yüksek-seviye psikolojik süreçleri içerdiğine ve genellikle “oksitosinin seçici olarak sofistike sosyal-bilişsel hesaplamalardan sorumlu devreleri etkilediğinin göstergesi” olarak yorumlandığına dikkat çekmekte fayda var.

Oksitosinin kompleks sosyal-bilişsel devreleri etkilediğini öneren bulgulara, zihin sağlığına dair sorunlar hakkında yapılan translasyonel araştırmalarda da rastlanmaktadır. Günümüzde[25] birkaç çalışma, oksitosinin otizm ve şizofreni gibi kompleks psikiyatrik hastalıkları olumlu yönde etkilediğini bildirmektedir (bir derleme için bkz. [30]). Örneğin bir çalışmada şizofreni hastaları, kendilerine reçeteyle verilen antipsikotik ilaçlara ek olarak ya 3 hafta boyunca her gün burun içine oksitosin almış (günde 2 kere 40 IU) ya da plasebo grubunda yer almışlardır [13]. Oksitosin+antipsikotik ilaç grubundaki hastalar, plasebo+antipsikotik ilaç tedavisiyle karşılaştırıldığında, şizofreniye ilişkin pozitif semptomlarda daha büyük bir düşüş göstermiş; negatif semptomlar açısından da farklılık o kadar güçlü olmasa da oksitosin alan gruplarda daha büyük bir düşüş görülmüştür (ölçümler standart PANSS ölçeğine göre yapılmıştır) [22]. Bu ölçekteki pozitif semptomlar; halüsinasyon, delüzyon, şüphelilik (paranoya), düşünce bozuklukları, heyecan ve şiddet eylemlerini (hostility) içerirken; negatif semptomlar ise tekdüze duygulanım (flat affect), uyumluluk problemleri ve sosyal bağlamda kendini geri çekmeyi (social withdrawal) içermektedir. Dahili çevresel oksitosin seviyeleri de özellikle kadınlarda, bu semptomların PANSS ölçeğine göre şiddetleriyle korelasyon göstermektedir [41]. Bu sonuçlar özellikle ilgi çekici çünkü oksitosinin inanç oluşumunun temel mekanizmalarını etkilediğini ima etmekte; belki de şizofreniyi kısmen de olsa bir “sosyal güven” bozukluğu olarak yeniden sınıflandırmamızın önünü açmaktadır.

Yani evet, bu bulgular ilk bakışta açıkça oksitosinin kompleks sosyal-bilişsel devreleri düzenlediğini önermektedir. Yine de, anksiyetenin spesifik olmayan şekilde azalması tüm bu etkilerin görülmesine anlaşılması zor bir katkıda bulunuyor olabilir mi? Bu ihtimali göz önünde bulundurarak bazı çalışmaları daha yakından inceleyelim ve bazı karşı argümanlar hakkında tartışalım.

3C. Fakat Oksitosin Anksiyeteyle Hiçbir İlgisi Olmayan Şeyler Üzerinde Etki Gösteriyor!?

İnsanlarda burun içine oksitosin uygulanmasının görülen sonuçlarında aslında anksiyete azalmasının büyük rol oynadığı şeklindeki argümana verilebilecek makul bir cevap, bu argümanın akla yatkınlığına karşı çıkmaktır. Sonuçta yukarıda verilen ölçümlerdeki bağımlı değişkenlerin anksiyeteyle uzaktan yakından alakası yok: Güven, cömertlik, zihinselleştirme (başkalarının zihin durumları hakkında yorum ve atıfta bulunabilme yetisi), otizm veya şizofreni… Bir görüşe göre, bu yapıları (constructs) birbirine bağlayan temel özellik, özellikle diğer insanların eğilim ve niyetleri hakkında kişinin kendisine fayda sağlayabileceği yorumlamalar yapabilitesi veya buna duyduğu istektir. Örneğin, bu tarz sosyal yorumlamalar; kişinin bir oyunda karşısındakinin parayı kendisine saklaması veya geri vermesi yönündeki beklentilerinin (yani güven, [27]), karşısındakinin gözlerinden onun zihin durumuna dair yaptığı çıkarımların (yani zihinselleştirme, [11]), veya şizofrenide incelendiği üzere diğer insanların amaçları hakkında düşülen şüphelerin [13] altında yatan şeydir. Peki bu sosyal-bilişsel kabiliyetlerimiz neden anksiyeteden etkilensin ki?

Bunun bir açıklaması şu şekilde: Genel olarak her sosyal yorumlama, özellikle pozitif yorumlamalar, kişinin sosyal etkileşimde bulunmak isteyip istememesi ön koşuluyla yapılır ve bu istek anksiyeteden etkilenir. Yani, anksiyete seviyesindeki değişimler, temel sosyal algıdan selamlaşmaya dair bir şeyler anlamaya, iş birliği yapmaya veya çiftleşmeye kadar birçok kompleks sosyal hesaplamaya ön koşul teşkil edebilir. Bunun sonucunda, başlangıçtaki sebep oldukça basit ve genel (anksiyete değişimi) olsa da, devamındaki etkiler kompleks biliş ve davranışları içeren oldukça spesifik etkiler olabilir. Bu fikri destekleyen bir delil, güven duygusuyla ilgili çalışmalarda görülen etkilerin kaynağının aslında amigdala tarafından yönetilen genel mekanizmaları içerdiğini gösteren bir çalışmadır [4]. Yakın zamandaki bazı başka bulgular da; yalnızca gözlerden kompleks zihin durumlarını okuma yetisinin, testlerdeki gözlere bakma istekliliğine (ki bu isteğin anksiyeteye bağlı değiştiği anlaşılıyor [12]) bağlı olarak değiştiğini öneriyor.

Bizim bu açıklamamız aynı zamanda şizofreni çalışmalarına da uyarlanabiliyor. Bahsettiğimiz üzere ilk yorumlamalar, şizofreninin pozitif semptomlarında görülen gelişmenin güven duygusunda meydana gelen seçici değişimlere dayandığı yönündeydi. Fakat pratikte, bu pozitif semptomları hastaların diğer insanlarla etkileşime girme isteğinden bağımsız değerlendirmek zordur. PANSS gibi bir ölçek ile [22] şizofreninin pozitif semptomlarını derecelendirmek için psikiyatristin hastaya sosyal etkileşimleriyle ilgili sorular sorduğuna (“diğer insanlarla konuşuyor musun?” gibi) ve bu etkileşimleri gözlemlediğine (örneğin; hasta öfke, dargınlık, iğneleme gibi şeylerle ilişkilendirilebilecek ifadeler sergiliyor mu?) dikkat edin. Eğer hasta daha az kaygılı (less anxious), dolayısıyla sosyal olarak daha dışa dönük ise; şizofreninin temel boyutlarına dair (örneğin; ses halüsinasyonları, dağınık düşünce sistemleri) hiçbir düzelme göstermese bile pozitif semptomlarına dair ölçümlerde gelişim gösterebilir. Sahiden de üşük dozda standart anksiyolitik ilaçlar veya SSRI[26]’larla (seçici serotonin gerialım inhibitörleri) bile kişilerarası etkileşim hususunda gelişim sağlanabildiği iyi biliniyor [26]. Oksitosinin şizofreni ve otizm üzerindeki etkilerine dair daha güncel ve kapsamlı yorumlamalar, bizim perspektifimizle tutarlı olarak, oksitosinin anksiyete ve yakınlık davranışlarına yönelik motivasyon üzerine genel etkilerine vurgu yapıyor [30].

3D. Fakat Biz Zaten Anksiyete Değişkenini Kontrol Etmiştik

Bazı araştırmacılar, anksiyetenin olası rolünden endişelenip, genelde anket soruları eklemek yoluyla bu değişkeni kontrol altına almaya çalışıyorlar. Örneğin, güven duygusuyla [22] ve zihinselleştirme ile [11] ilgili çalışmalarda araştırmacılar, orijinali Almanca olan ve MDBF[27] (Çokboyutlu Mod Durumu Anketi) adı verilen bir anketle [43] yapılan ölçüme göre oksitosinin öznel anksiyete deneyimine dikkate değer bir etkisinin olmadığını buldu. Araştırmacılar, bu sonuçlara göre anksiyetedeki azalmanın, raporlanan yüksek-seviye sosyal bilişsel etkilerin altında yatan mekanizma olamayacağını öne sürdü. Fakat biraz daha yakından incelendiğinde, bu argüman ve bu yolda kullanılan metotlarla ilgili bazı problemlerin olduğu gözüküyor.

Öncelikle, bahsettiğimiz bu çalışmalardaki bulguların kendisi kafa karıştırıcı çünkü benzer doz kullanıp benzer bağımlı değişkenleri ölçen diğer makaleler oksitosinin anksiyolitik etkisi olduğunu bildiriyor. Örneğin, stresi tetikleyen bir bağlamda (topluluk önünde konuşma yapmak) oksitosin uygulamasının yine MDBF anket sonuçlarına göre anksiyeteyi azalttığı görülüyor [19]. Konuyla alakalı ikinci bir problem de bu sonuçların geçerliliği, ya da yapılan ölçümlerin ilgili durumu ne kadar isabetli yansıtabildiği. Örneğin, güven duygusu çalışmasında anksiyetenin olası etkilerini kontrol etmek için kullanılan MDBF anketi, spesifik olarak anksiyete durumunu soran bir soru içermiyor; bunun yerine daha genel bir durum olan “sakinlik (calmness)” seviyesini ölçüyor. Üçüncü bir problem de MDBF gibi genel bir mod ölçümü yapan anketlerin, özellikle göreceli zihin durumları hakkında yeterince hassas olmamaya eğilimli olması. Örneğin İngilizcede MDBF’ye en benzer anket PANAS’tır [46]. Bu geniş anket özellikle hafif (mild) zihin durumlarına ve niteliksel olarak birbirinden ayrıştırılabilen durumlara karşı hassas olmamakla beraber, öfke gibi bazı önemli negatif zihin durumlarını saptayamamaktadır [17]. Dördüncü problem ise, düşük-seviye afektif durumlarda meydana gelen değişikliklerin her zaman bilinçli deneyimlerde bir değişiklik yaratamaması ihtimalidir. Bunun sonucunda bu durumlarda meydana gelen değişiklikler, katılımcıların ilgili ipucuna farklı cevap vermesi gibi davranışlarda ortaya çıksalar bile ankette görülemezler [48]. Örneğin, psikiyatride anksiyolitik veya antidepresif ilaçların bazen hastanın kendi raporladığı afektif deneyimlerde (örneğin üzüntü veya anksiyeteye dair öznel duygu deneyimlerinde azalma) bir değişiklik olmadan önce sosyal davranışlarında (örneğin daha fazla sosyalleşebilme) gelişim sağlayabildiği iyi bilinmektedir.

Bu problemler, anksiyetenin biyolojik mekanizmalarına dair daha direkt analizlerin yolunu açan fizyolojik ölçümler kullanarak bir noktaya kadar aşılabilir. Örneğin, bu tarz ölçümlerden biri, duygusal olarak bağlamla alakalı uyaranların varlığında oluşan ürkme-şaşırma gibi alarm tepkilerinin ölçüldüğü afektif alarm modülasyonudur (affective startle modulation). Buradaki bağlamımıza uyan bir çalışmada, sıçanlarda korkuyla güçlendirilen alarm tepkisinin çevresel harici oksitosin uygulamasının ardından azaldığı görülmüştür [1;31]. Bizim endişelerimizle alakalı olarak, bu çalışmalarda oksitosinden etkilenen spesifik anksiyete türü arkaplan anksiyetesiydi[28] (background anxiety). Dolayısıyla oksitosinin güven duygusuna, gözlerden zihin durumlarını okuma yetisine veya şizofreniye yönelik spesifik etkilerinin, anksiyeteye dair hassas ölçümler yapılıp bu değişken istatistiksel olarak kontrol altına alındığında bile görülüp görülmeyeceği yüksek önem arz ediyor.

3E. Fakat Oksitosin Gerçekten de Seçici Olarak Çalışıyor

“Spesifik olmayan anksiyete” problemi, ilk bakışta oksitosinin interaktif, örneğin hedeflenen davranışı etkileyip bununla ilgisi olmayan davranışları etkilememesi, etkilerini raporlayan çalışmalar için alakasız gibi görünebilir. Örneğin, güven duygusu çalışmalarında, araştırmalar başka bir kişiyle oynanan oyunlar esnasında o kişiye yapılan yatırımın miktarıyla ölçüldüğü üzere oksitosinin sosyal güveni etkilediğini, fakat aynı oyunun bilgisayara karşı oynanan versiyonundan ölçüldüğü üzere “sosyal olmayan güven”i etkilemediğini göstermiştir [27]. Yakın zamanda yapılan bir başka çalışma da oksitosinin grup içi iltimas gösterme davranışına dair değişkenlerde artışa sebep olduğu, fakat karşı grubun “kötülüğü” için yapılan davranışlarda bir azalmaya yol açmadığını bulmuştur [10]. Burada önemli olan şey, bu seçici etkilerin iki makalede de oksitosinin genel bir duruma etki ettiğini öne süren daha tutumlu yorumlara karşıt bir argüman oluşturmada merkezi bir role sahip olmasıdır.

Bu ayrışmalar[29] ne kadar çekici gelse de, ayrışmalardan doğan argümanlar uzun zamandır söylendiği üzere yüksek bir standarda sahip olmalıdırlar [44]. Argümanın başarılı olması için iki ölçümün de ya da iki durumdaki koşulların da makul ölçüde eşit hassasiyete sahip olması ve deneklerin her iki ölçüm veya durumda da eşit miktarda motive ve dikkatini verir durumda olması gerekmektedir. Bunlar ciddi anlamda zorlu gerekliliklerdir. Bir ayrışma argümanı (dissociation argument), oksitosinin eksik olduğu ölçüm veya durumların deneklere daha önemsiz, daha sıkıcı veya daha kafa karıştırıcı gelmesi durumunda zayıflamış olur. Bu sebeple dikkatinizi çekeriz ki Kosfeld ve ark. çalışmasında yapılan karşılaştırma, insanlarla oynanan oyundaki risk ile bilgisayara karşı oynanan oyundaki risktir ve bu koşullar deneklerde ilgi uyandırma kapasiteleri ile anksiyete indükleme özellikleri açısından net bir şekilde farklılık göstermektedirler. DeDreu ve ark. çalışmasında grup içi/grup dışı davranışlar arasında görülen ayrışma, tam olarak bahsettiğimiz seçici olmayan faktörler ile açıklanmak üzere yeniden yorumlanmıştır [8].

Daha genel olarak, hem biyolojik hem de psikolojik faktörler aslında görece geniş çaplı bir fizyolojik etkiyi, aldatıcı biçimde dar çaplı bir davranışsal etkiye dönüştürebilir. Bu tehlike aslında, iki faktörlü duygu teorisi (two-factor theory of emotion) üzerine yapılan çalışmalar görece spesifik olmayan uyarılmaların (arousal) güçlenmesinin hafif bağlamsal ipuçları nedeniyle duygularla ilgili çeşitli davranış ve deneyimlere kanalize edilebildiğini gösterdiğinden beri iyi bilinmektedir [42]. Daha güncel ve daha alakalı bir örnek de emzirme dönemindeki annelerle -yani daha yüksek oksitosin seviyesine sahip olduğu varsayılan bireylerle- yapılan bir çalışmadan geliyor [16]. Bu çalışmada emzirme dönemindeki annelerin, kontrol grubuna kıyasla daha az stresli oldukları fakat aynı zamanda daha agresif oldukları görülmüş. Sunulan açıklama ise korkunun genelde agresifliği baskılayan özelliklere sahip olması, yani çelişkili bir biçimde oksitosin sayesinde gelen korku azalmasının uygun bağlamda daha fazla agresif davranışa yol açtığıdır. Psikolojik durumsal faktörlerin oksitosinin etkilerini spesifik bir yere kanalize etmedeki rolü, insanlarla yapılan oksitosin çalışmaları literatüründeki çoğu çelişkili bulgunun kısmen de olsa bağlamsal etkilerle açıklanabileceğini öne süren kapsamlı bir derleme çalışmasında vurgulanmıştır [3].

3F. Deney Dizaynında Bir Kontrol Olarak Anksiyolitikler

Yukarıda verilen bilgiler ışığında, insan oksitosin çalışmalarının anksiyeteyi nadiren kontrol ediyor olması, ettiğinde de bu kontrollerin zayıf kalması talihsizdir. Ayrıca, bildiğimiz kadarıyla insan çalışmalarının -eğer varsa- çok azında bir kontrol grubunda anti-anksiyete ilaçlarının kullanılması şaşırtıcıdır. Bu durum pişmanlık vericidir çünkü sıçan çalışmaları oksitosin ve -örneğin- benzodiapin maddesinin etkilerinin oldukça benzer olabildiğini göstermektedir [33]. İnsan çalışmalarında kullanılabilecek ilginç bir kontrol, anksiyete bozukluklarının tedavisinde kullanılan çeşitli ilaçlar olabilirdi. 2. bölümde bahsettiğimiz bağlamda çevresel (örn. Propranolol gibi beta blokörleri) ve merkezi (örn. Lorapezam) rotalar aracılığıyla çalışan ilaçları karşılaştırmak da enteresan olurdu. Son olarak, yapılan manipülasyonların sosyal ve sosyal olmayan etkilerini ayrıştıran ölçümler eklemek de kritik olurdu.

3G. Tutumluluk, Özelleşme (Specification) ve Ayırt Edicilik Geçerliliği (Discriminative Validity)

Belki de bu bölümdeki ana problem aslında bir fenomenin tanımlanışına dair daha genel bir bilimsel probleme örnek teşkil etmektedir: Spesifisiteye karşı tutumluluk ve ilgili araştırmaların kalanıyla bir bütünlük. Problemi başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: Bilimde bir fenomenin karakterizasyonunu yanlış özelleştirmeye yol açmadan; maksimum isabetlilik ve spesifisiteyle (yapı ve ayırt edicilik geçerliliği), aynı zamanda bulgunun değerini ve farklı seviyelerden yapılagelen açıklamalar arasındaki doğru yerini koruyarak nasıl seçebiliriz? Örneğin dopaminin bir “haz molekülü” olarak tanımlanması ona dair yapılabilecek en iyi tanım mı, yoksa daha derin ve iyi bir karakterizasyon mümkün mü [5]? Fenomenin asıl özelliklerinin farkına varabiliyor muyuz? Gerçek etki dar çaplı mı, yoksa biz dar bir değişken seti kullanarak aslında genel bir etkinin yüksek oranda spesifik gibi gözükmesine mi yol açıyoruz? Yeterli ayırt edicilik geçerliliğini sağlamak için gereken koşul ve ölçümleri ekliyor muyuz?

Kabul etmek gerekir ki en uygun karakterizasyonu yapabilmek için mükemmel bir algoritma yok, burada sadece bilimsel yargılama yapıyoruz. Yine de, yanlış karakterizasyon ihtimaline karşı önceden hassas olmak, bir tanımlamaya erkenden takılıp kalmaya karşı koruyucu olabilir. Doğal olarak medya halka hayal gücüne hitap eden karakterizasyonları beslemeyi seviyor, fakat uzun vadede bunları teşvik etmek bilimi utandırabilir. Bu durum, bilimi aynı zamanda ilginç kompleksitelerin üstünü örtmek vasıtasıyla da incitmektedir. Sonuçta oksitosin gibi nonapeptitler bir “fonksiyona” sahip olmayabilir ve beyindeki nöromodülasyonun sofistike yapısı ile o andaki sosyal düzenlemeye bağlı olarak davranış üzerinde farklı, hatta birbirine zıt etkilere yol açabilir [15].

4. Sonuçlar

Sonuç olarak, getirdiği tüm zorluk ve engellere ragmen, oksitosin üzerine gerçekleştirilen buluşların büyüleyici ve önemli olduklarına katılıyoruz. Fakat bundan sonra araştırmaların nasıl ilerleyeceğine bağlı olarak sosyal sinirbilimde karşılaşılan bazı zengin yorumlamaların yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir. Ne de olsa geniş çaplı etkileri olan herhangi bir hornon ve nörotransmiterin, sosyal bilişe özel kompleks ve yüksek-seviye mental süreçleri etkilemek üzere özelleşmiş olması oldukça düşük olasılıklıdır. Bu yüzden anksiyete, yakınlık davranışlarına dair motivasyon veya sosyal belirginlik (social saliency) gibi genel mekanizmalar üzerinden yapılan açıklamalar hem daha üretken olup hem daha fazla doğrulanabilir.

Aynı şekilde, translasyonel araştırmalarda da oksitosinin “otizm” veya “şizofreni”nin ana özelliklerini hedef aldığına dair tanımlamalardan kaçınmak, daha az büyüleyici olsa da daha isabetli olabilir. Çünkü burun içine uygulanan oksitosin klinikte en iyi, efektif (ve belki de bağımlılık yapmayan) bir anti-anksiyete ilacı olarak kullanılabilecek olabilir ve bu ilaç diğer hastalıkların bazı (önemli) semptomlarını dolaylı olarak etkiliyor olabilir. Oksitosini bir şizofreni veya otizm ilacı olarak tanımlamak, bir bakıma aspirini kalp krizi ilacı olarak tanımlamak gibidir. Aspirin kardiyologların elindeki çok önemli araçlardan biri olabilir fakat aslında çok geniş çaplı bir etkisi vardır ve birçok başka amaçla da (ateş-düşürücü, ağrı kesici eklem yangısı azaltıcı vs.) kullanılabilir.

Öne Çıkanlar

· Oksitosinin sosyal davranıştaki rolünün tam olarak ne olduğunu anlamak çok önemlidir.

· Oksitosinin etkilerine, merkezi ve çevresel mekanizmalar katkı sunmaktadır.

· Kan-beyin bariyeri ve hormon/nörotransmiter etkileşimleri durumu daha karmaşıklaştırmaktadır.

· Burun içine oksitosin uygulamasının davranışsal etkilere nasıl yol açtığı net değildir.

· Oksitosinin direkt olarak insanlarda kompleks sosyal bilişi etkiliyor olması şüphelidir.

[1] Oksitosinin burun içi sprey olarak uygulanması kastedilmektedir. (Ç.N)

[2] “Merkezi” kelimesi oksitosinin merkezi sinir sisteminde nörotransmiter olarak ve “çevresel” kelimesi de vücudumuzun çeşitli iç organlarında hormon olarak işlevleri ile ilişkilendirilebilir. (Ç.N)

[3] Dişi memelilerde adet döngüsünün ikinci yarısında gelişen, yüksek miktarlarda projesteron sentezleyerek döllenmenin gerçekleşmesi halinde hamileliğin sürdürülmesine katkı sağlayan bir yapı. (Ç.N)

[4] Birçok omurgalı canlı embriyosunu örten, çerisinde koruyucu amniyotik sıvı bulunan zar yapı. (Ç.N)

[5] Göğüs hizasında bulunan, lenf sistemine ait bir organ. (Ç.N)

[6] Dişi üreme hücresi (yumurta hücresi) over folikülünün içinde bulunur. Yumurtanın bu folikülden salınmasından (yumurtlama) sonra, folikül korpus luteum’a dönüşür. Bu dönüşüme folikül lüteinizasyonu denir. (Ç.N)

[7] İki kişiyle oynanan, taraflardan birinin toplam paranın belli bir kısmını karşı tarafa sunduğu ve bu teklifin karşı tarafça kabul edilmesi veya reddedilmesiyle sonuçlanan bir deneysel ekonomi oyunudur. (Ç.N)

[8] Oksitosinden bahsedilmektedir: Oksitosin, 9 amino asitten oluşan bir peptittir. (Ç.N)

[9] Beynin ventriküllerinde üretilen, beyin ve omuriliği çevreleyen dokuda bulunan sıvıdır. Fiziksel koruyuculuk, atık ürünlerin beyinden temizlenmesi, gerekli metabolitlerin beyinde dengeli dağılımının sağlanması gibi çeşitli görevleri vardır. (Ç.N)

[10] Parantezdeki cümleciğin orijinali şu şekilde: “Inhibited by excess amounts”. Ben bu ifadenin doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü bu paragrafta bahsedilen taşıyıcıların “doyurulabilmesi” demek, belli bir zaman diliminde en fazla belirli bir miktarda madde taşıyabilmeleri demektir. Yani örneğin AVP’yi kandan beyne (veya tam tersi) taşıyan taşıyıcılar, sonlu bir sayıda bulunurlar. Bu sayıdan daha fazla AVP molekülü mevcutsa, o fazlalık miktarın taşınması için önce bir miktar AVP’nin taşınması, böylelikle bir miktar taşıyıcı molekülün tekrardan taşımaya hazır konuma gelmesi gerekir. Fakat bu sistemde illa “fazla miktarda AVP’nin taşıma sürecini engellemesi” gibi bir durum yoktur. Sadece taşıma işleminin, taşıyıcı moleküllerdeki toplam AVP reseptörü sayısı tarafından belirlenen azami bir hızı vardır. (Ç.N)

[11] Kanı taşıyan kılcalları saran tabakadır ve moleküllerin kandan beyne geçebilmesi için bu tabakayı aşması gerekir.

[12] Hipotalamusun supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerinde, hipofiz bezinin arka lobuna aksonlarını gönderen magnoselüler hücreler vardır. Oksitosin ve vazopressin, bu devre sayesinde hipofiz bezinden kan dolaşımına salınır. (Ç.N)

[13] Bir önceki dipnotta bahsettiğimiz magnoselüler hücreler. (Ç.N)

[14] Bir nöronun hücre gövdesi (soma) ve dendritlerini içeren kısmın tamamının dahil olduğu süreçlerden bahsediliyor. (Ç.N)

[15] Magnoselüler nöronların akson uçları kastedilmektedir. (Ç.N)

[16] Beynin istenilen bölgesine yerleştirilen tüplü bir düzenek aracılığıyla hayvan hareket halindeyken belirli miktarda sıvının dokudan difüzyon yardımıyla çekilmesine dayanan; elde edilen numunenin içindeki kimyasalların nitel analizine olanak sağlayan bir yöntem. (Ç.N)

[17] Vücutta üretilmeyip dışarıdan alınan. (Ç.N)

[18] Beyni çevreleyen tabakalardan biri olan bu boşluk, serebrospinal sıvıyla doludur. Beynin koroid pleksus bölgesinde üretilen serebrospinal sıvı, sonrasında subaraknoid boşluğu kaplar ve böylece fiziksel koruyuculuk görevini yerine getirebilir.

[19] Bazı vitamin, hormon ve ilaç gibi biyolojik olarak aktif maddeleri ölçmek için kullanılan bir birim. Bir IU’nun kütle veya hacim olarak karşılığı, maddeden maddeye değişmektedir.

[20] Bu döngünün tamamı şu şekilde olur: Doğum ve emzirme sırasında magnoselüler oksitosin hücreleri uyarılır, oksitosin salımı oldukça rahim kasılmaları/sütün gelmesi kolaylaşır ve bu durum aynı oksitosin hücrelerini tekrar uyararak daha da fazla oksitosin salımını tetikler.

[21] Sadelik yasası (law of parsimony), bir olay ya da gözleme dair en sade açıklamanın genelde en doğru ve tercih edilen açıklama olacağını savunur.

[22] Oksitosinin sosyal bilişe dair yüksek seviye ve spesifik fonksiyonları seçici olarak etkiliyor olması yerine anksiyete gibi daha genel bir fenomen üzerindeki etkilerinin, bazı yüksek seviye sosyal-bilişsel fonksiyonların yürütülmesi esnasında da su yüzüne çıkıyor olması ihtimali.

[23] “Anksiyeteyi azaltan” ile eş anlamlı bir ifadedir.

[24] Bu makalede geçen bir oyunda her bir yarışmacıya 10’ar Euro verilmiş ve bu parayı kendilerinde tutmaları, kendi gruplarının havuzuna koymaları veya diğer grubun havuzuna koymaları istenmiş. Kişinin kendisinde tuttuğu her bir Euro o kişi için kendi değerinde, kendi grubunun havuzuna attığı her bir Euro o grubun her bir üyesi için 0.5 Euro değerinde, diğer grubun havuzuna attığı her bir Euro ise kişinin kendi grubunun her bir üyesi için 0.5 Euro değerinde olup diğer grubun her bir üyesinden de 0.5 Euro eksiltmektedir. Oyunda kişinin parasını kendi havuzuna koyması grup için parayı kendine tutmaktan daha büyük yarar sağlarken, karşı tarafın havuzuna koyması da kişinin kendi grubuna aynı miktarda yarar sağlayıp ayrıca sadece karşı gruba zarar vermektedir. Bu çeviride “daha fazla iltimas” olarak bahsedilen şey, kişinin kendi grubunun havuzuna daha fazla para atmasıdır.

[25] 2021 Eylül-Ekim’de tarafımızca Türkçeye çevrilen bu makalenin orijinalinin Mart 2013’te yayımlandığını hatırlatırız.

[26] Kısaltmanın İngilizce açılımı: Selective Serotonin Reuptake Inhibitor

[27] Kısaltmanın orijinal açılımı: Multidimensional Mood State Questionnaire. Anketin İngilizce çevirisine de şu linkten erişebilirsiniz: http://www.metheval.uni-jena.de/mdbf.php

[28] Arkaplan anksiyetesini biraz daha açmak istiyorum: Burada bahsedilen deneyde sıçanların iki farklı alarm (startle) tepkisi ölçülüyor. Deneyde korku koşullaması yapılırken sıçanlar kısa bir aralık boyunca belirli bir desibelde sese maruz bırakılıyor, bu aralığın son kısmında da ışık veriliyor (şartlı uyarıcı) ya da verilmiyor; ışığı takiben de ayaklarına kısa süreli hafif elektrik şoku (şartsız uyarıcı) veriliyor. Işığın verilmesi, korku koşullamasında şartlı uyarıcı (conditioned stimulus) olarak kullanılıyor. Fakat oksitosinin bu deneyde görülen etkisi, korku koşullamasından sonra sadece ses verilip ışık verilmese bile ortaya çıkan alarm tepkisinin azalması. Yani oksitosin, ses verilmesini takiben ışık verilen (dolayısıyla elektrik şokunun geleceğinin “anlaşıldığı”) denemelerdeki alarm reaksiyonuna özel bir azaltıcı etki yapmıyor; ışık verilmese bile sadece sesin verildiği denemelerdeki alarm tepkisini de azaltıyor. Bu tepkiye de araştırmacılar “arkaplan anksiyetesi” ismini veriyor.

[29] Bir önceki paragrafta bahsedilen “oyunu başka bir insanla oynamak ya da bilgisayara karşı oynamak” gibi durumlar arasındaki ayrışmalardan bahsediliyor.

Sistem Nörobiliminin Bir Sonraki Adımı: Voltaj Görüntüleme — Mark Humphries

27/06/2021

Özgün Adı: : What Should Systems Neuroscience Do Next? Voltage Imaging Mark Humphries, kuramcı ve nörobilimcidir. Nöronlar, veri bilimi ve yapay zekanın kesişim alanları üzerine yazmaktadır. Nörobilimci

Read More »

Doğabilimi Olarak Dilbilim — Yunus Şahin

07/05/2020

Yunus Şahin, İstanbul Üniversitesi Dilbilimi Bölümü son sınıf öğrencisi olarak lisans eğitimine devam ediyor. Yüksek lisansında insan belleğinin işlemsel modelleri üzerine çalışmak istiyor. Dilbilim denince

Read More »
Nilüfer Babatan - Beyni olmayan organizmalarda öğrenme kapak görseli

Beyni olmayan organizmalardaki bilişsellik öğrenmeyi yeniden tanımlıyor – Annie Melchor

20/01/2026

Oijinal Metin: https://www.thetransmitter.org/cognition/cognition-in-brainless-organisms-is-redefining-what-it-means-to-learn/ Birçok basit canlının öğrenme davranışının örneklerini sergilemesi bilişsel bilimin insan zihninin sınırlarını aşması gerektiğini göstermektedir. COVID-19 Pandemisi, Duke Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube