Özgün Adı: Ancient animistic beliefs live on in our intimacy with tech
Stephen T Asma, Columbia College Chicago’da felsefe profesörü ve California, Berkeley’deki Budist Çalışmaları Enstitüsü’nde Kamu Teolojileri Teknoloji ve Varlık programının bir üyesidir. Hayal Gücünün Evrimi (The Evolution of Imagination, 2017), Neden Dine İhtiyacımız Var? (Why We Need Religion?, 2018) ve Rami Gabriel ile birlikte yazdığı son kitabı Duygusal Zihin: Kültür ve Bilişin Duyuşsal Kökleri (The Emotional Mind: Affective Roots of Culture and Cognition, 2019) gibi birçok kitabın yazarıdır. Yazarın şahsi web sitesine şuradan erişebilirsiniz: http://www.stephenasma.com/
Alexa, “İyi günler,” diyerek hava durumu hakkındaki soruma cevap verdiğinde, hemen “Sana da!” cevabını vermiş bulundum ve sonra biraz utanmış bir şekilde boşluğa baktım. Ayrıca kendimi koridordan geçerken gördüğüm ‘Robbie’ye (Roomba robotu, bir tür ev temizlik robotu) boşluğuma gelerek yine teşvik edici sözler söylerken buldum. Ve geçenlerde California, Berkeley’de, kaldırımda bir grup insan, dört tekerlekli sevimli bir KiwiBot’un (trafik ışıklarının değişmesini bekleyen otonom bir yiyecek dağıtım robotu) etrafında toplandık. Bazılarımız içgüdüsel olarak Kiwibot ile bir köpekle ya da bebekle konuşurken kullandığımız şarkı söylercesine olan o sesle konuşmaya başladı: “Hanimiş benim uslu oğlum?”
Geleneksel sosyal yaşamda büyük bir değişime tanık oluyoruz, ancak bunun nedeni her zaman çevrimiçi olmamız, teknolojimizin bilinçli hale gelmesi ya da Spike Jonze’nin O (Her, 2013) filmindeki Samantha gibi yapay zeka sevgililerimizin olması değil. Aksine, insanların şok edici bir kolaylıkla bilinçsiz veya cansız nesnelere bağlanabileceğini, onlarla yakınlık kurabileceğini ve kendilerini adayabileceklerini öğreniyoruz. Sosyal duygularımız artık Amazon’un Alexa’sı, Apple’ın Siri’si veya IBM’in Watson’ı gibi abartılı konuşan nesneler tarafından ele geçiriliyor ve biz bunu zahmetsiz, rahat ve tatmin edici buluyoruz.
Empatimizi ve duygusal karmaşamızı ortaya çıkarmak için yapay zekanın ihtiyaç duyduğu insan benzeri simülasyonun karmaşıklık seviyesi gülünç derecede düşük. 2008’de Japonya’da yapılan bir araştırma, bir huzurevinin yaşlı sakinlerinin ‘Paro’ adlı ilkel, oyuncak benzeri bir robot fok balığı ile hızla önemli sosyal etkileşimlere girdiğini gösterdi. Yaşlılar, botla giderek artan motor ve duygusal uyarılmalar yaşadılar ve bununla birlikte Paro sayesinde birbirleriyle olan sosyal etkileşimleri de arttı. Testler, robotların kullanıma girmesiyle beraber yaşlıların hayati organlarının strese karşı geliştirdikleri tepkimelerde ilerleme kaydettiklerini gösterdi. 2018’de Almanya’daki Max Planck Akıllı Sistemler Enstitüsü’nde (Institute for Intelligent Systems) yapılan bir araştırmada araştırmacılar, insanlara “yumuşak ve sıcak kucaklamalar” yapan robotlar yaptılar ve test sonuçlarında insanların bu robota karşı güven ve şefkat hissettiği, hatta robot tarafından anlaşıldığını hissettiği bulgularına ulaştılar. Asıl mevzu, robotların sahte kişiliklerinin olmasına rağmen kendileriyle iletişime girmemizi sağlayacak kadar ikna edici olmaları değil; insanların belirsizlik içeren herhangi bir sosyal bağ kurma belirtisine dahi bayılıyor olmalarıdır. Hepimiz, Wilson adını verdiği bir voleybol topuyla derin bir bağ kuran Cast Away (2000) filmindeki Tom Hanks karakterinden bir kıl payı kadar uzaktayız.
Son zamanlarda bilim, sosyal bağlanımın duygularını anlamaya başladı ve sanırım bu durum, herhangi bir şeyle bu “yakın -mış gibi” hissine düşmenin niçin bu denli kolay olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Bakım veya bağlanma, başka bir insanla zaman geçirdiğinizde beyindeki oksitosin ve endorfinin dalgalanmasının bir işlevidir ve en iyisi bu durum karşılıklı olduğunda ve karşıdakiler de bunu hissettiğinde olur. İnsan dışı hayvanlar bizimle aynı beyin kimyası sürecine sahip oldukları için onlar da bizlerle bağ kurarlar. Ancak sistem, diğer kişi bunu hissetmediğinde de yine iyi biçimde çalışır ve hatta diğer kişi “kişi” olmadığında bile iyi çalışır. Geri bağlanamayan şeylerle bağ kurabilirsiniz. Duygularımız çok da ayırt edici değildir ve yalnızlık hissini azaltan herhangi bir şeyden kolayca etkilenebiliriz. Ancak teknolojiyle olan ilişkimizi anlamanın ikinci bir önemli bileşeni olduğunu düşünüyorum.
Cihazların çoğalması kesinlikle antropomorfizm eğilimimizi artırıyor ve pek çok önemli düşünür, bunun yeni ve tehlikeli bir fenomen olduğunu, bizim gadget’lar (gizmoslar), algoritmalar ve arayüzlerle insanlık dışı bir “yapay yakınlığa” girdiğimizi iddia ediyor. Bu fikre, onlara olan saygılarımla, katılmıyorum. Şu anda söz konusu olan gelişmeler yeni değil ve oldukça sıradan bir yabancılaşmadan daha ilginç. İnsan bilişinin en eski biçimine geri dönüyoruz — dünyayı görmenin en eski bilim öncesi yolu: animizm.
Orada birkaç yıllığına yaşarken farkettiğim üzere Güneydoğu ve Doğu Asya’daki insanların günlük yaşamlarına animistik inançlar hakim. Kamboçya’da neak ta olarak adlandırılan yerel ruhlar hemen hemen her çiftlikte, evde, nehirde, yolda ve büyük ağaçta yaşarlar. Taylandlılar genellikle bu ruhlara phii ve Birmanyalılarsa onlara nats diyor. Bir dahaki sefere bir Tayland restoranını ziyaret ettiğinizde yazarkasanın veya mutfağın yanındaki muhtemelen çiçeklerle, meyvelerle hatta bir kadeh alkol gibi süslemelerle dekore edilmiş ruh evine dikkatinizi verin. Bu süslemeler yalnızca neak ta ve phii’yi memnun etmek için değil, aynı zamanda kötü ruhları rahatsız edip onları küçük evlerin içine toplamak ve böylece gerçek evleri hastalık ve talihsizlikten korumak için tasarlanmıştır. Animizm hiçbir zaman modern inançlar tarafından tamamen desteklenmedi ve Hayao Miyazaki’nin Japon filmlerinde hayal ürünü bir şekilde tasvir edildiğini görüyoruz.
Alexa ile ilişkimde olduğu gibi, animistler de ruhlarına karşı aynı “-mış gibi” bakış açısına sahipler. Bir kadeh içkinin minnettar hayalet tarafından gerçekten tüketilmediğini anlarlar (ertesi gün hala oradadır), ama yine de kendilerini buna adarlar.
Animizm, Asya ve Afrika’da güçlüdür, ancak gerçekte dünyanın her yerinde, daha geleneksel resmi dinlerin yüzeyinin hemen altında da olsa, vardır. Gerçek sayılarda ve coğrafi yayılmada, doğa ruhlarına olan inanç tektanrıcılığın önüne geçer, zira tektanrıcılar bile gizli animistlerdir. New Orleans’ta voodoo & hoodoo kültürleriyle biraz zaman geçirdiğinizde animizmin ne kadar canlı olduğunu ve Katoliklik gibi ana akım dinlerle nasıl iç içe geçtiğini göreceksiniz.
‘Animizm’ kelimesi ilk olarak İngiliz antropolog Edward Burnett Tylor (1832–1917) tarafından insan dininin erken ‘ilkel’ aşamasını tanımlamak için kullanıldı. Sonrasında Eksen Çağı Tektanrıcılığı olarak isimlendirilen inanış bu ilkel aşamanın yerini almıştır, ki Tyler ileride Deizm’in de onun yerini alacağını umuyordu. Bugün antropologlar, halk dinleri çok çeşitli olduğu için animizm teriminin yararlılığını tartışıyorlar, ancak iki temel özellik kapsayıcı animizmi işaret ediyor: Birincisi, doğal nesnelerde, eserlerde (ve hatta coğrafi yerlerde) ‘failler’, ve hatta kişiler olduğu inancı; ikincisi, doğanın içinde örülmüş amaçlar (teleoloji) olduğu inancı. Animizm, dünyada sadece bazıları insan olan birçok türde “kişilerin — faillerin” olduğu görüşüne adanır.
Sigmund Freud (1856–1939), Totem ve Tabu’da (1919) “ruhlar ve iblislerin ilkel insanın duygusal dürtülerinin izdüşümünden başka bir şey olmadığını” yazdığında, animizm hakkındaki olağan küçümsemeyi simgeledi. Ama ben David Hume’un (1711–76) hepimizin — hatta seküler hümanistlerin ve tüm bilim adanmışlarının da, biraz animist olduğumuza dair daha merhametli görüşünü genişletmek istiyorum. “İnsanlık arasında, tüm varlıkları kendileri gibi tasavvur etme ve aşina oldukları, yakından bildikleri nitelikleri her nesneye aktarmaya yönelik evrensel bir eğilim vardır.”
Animizm, bir biliş biçimi olarak pek de bir inançlar dizisi değildir. Bence hepimiz doğuştan animistleriz ve gelişmiş Batılı ülkelerdekiler olarak, bu biliş tarzını dünyaya mekanik bir bakış açısı lehine yavaş yavaş indirmeyi öğreniyoruz. Doğaya yönelik yerli yaklaşımlar eğitimsiz veya çocukça olarak adlandırılır. Çünkü bu yaklaşımlarda doğa hakkında düşünmek üzere öznecilik ve niyet kullanılır (örneğin, ‘çam ağacı ötleğen içindir’ veya ‘nehir intikam ister’ vb.). Fakat, bazı filozoflar ve psikologlar, animistik düşüncenin, mekanik yaklaşımların gözden kaçırdığı doğadaki ince ekolojik ilişkilerin çoğunu ortaya çıkardığına işaret ederek karşılık veriyorlar.
Animist düşünce çocukça ve eğitimsiz ise, o zaman yerli halklar yerel doğal ekolojilerde hayatta kalmakta ve gelişimlerini sürdürmekte neden bu kadar iyi? Bazı animizm türleri uyarlanabilirdir ve hayatta kalmamıza yardımcı olur çünkü dikkatimizi ekolojik bağlantılara odaklar, aynı zamanda sosyal zekamızı diğer etmenleri tahmin etmek ve onlara yanıt vermek için eğitirler. Dünyanız diğer öznelerle doluysa — hepsi de onların arzuları ve hedefleri için yarışıyorsa — o zaman rekabet halindeki birçok hedefin bulunduğu bir sosyal alanda kendi hedeflerinizi organize etmek, gözden geçirmek ve stratejiler oluşturmak için çok zaman harcarsınız.
Dolayısıyla, yeni “teknoloji-animizmi” hiç de zararlı olmayabilir. Robota gerçekten “yardım etmiyor” olabilirim veya o bana “yardım etmiyor” olabilir, ama sanki gerçekten ilişki içindeymişiz gibi davranmak — hatta bağ kurmak — empatik becerilerimizi bilenmiş ve gerçekten gerekli zamanlar için hazır tutar. Teknolojik ilişkilere dalmak, yalnızlık salgını yaratmıyor. Bu, yalnızlık salgınına verilen bir tepki. Yalnızlık salgınının asıl nedenleri dijital hakimiyetten çok daha önce başladı. Yeni animizmimiz — animizm 2.0 — sosyal duyguları ve becerileri, gerçek insan bağları, perspektif alma ve empati için yeterince sağlıklı tutmada oldukça yardımcı olabilir. Bizi “insandışılaştırmak” (dehumazing) yerine, bu teknoloji-animizmi bizi aslında “insan” tutuyor olabilir.