İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN
  • Anasayfa
  • Faaliyetler
    • Etkinlik
    • Yayın
  • Yazılar
  • Biz Kimiz?
  • Duyurular
  • İletişim
  • EN

Serkan Şener ile Röportaj — CogIST

Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları ve profesyonel hayatlarına ilişkin röportajlar gerçekleştiriyor ve yine aynı başlıkta yayınlıyoruz. Akademide, sanatta ve fikir camiasının belki de her kolunda, düşünüyoruz ki fikirler yaşamla dolayımlıdır.

Dr. Serkan Şener Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde akademisyen. Psikodilbilim, nörodilbilim ve cümle işleme alanları ilgi alanlarını oluşturuyor.

C: CogIST

S: Serkan Şener

C: Hocam öncelikle teşekkür ederiz, ricamızı kırmadığınız için.

S: Estağfurullah ben teşekkür ederim.

C: İlk sorumuzla başlayalım hocam. Öncelikle üniversite öncesi hayatınızdan ve öngençliğinizden bahsedebilir misiniz sizi tanımak için?

S: “Beş yaşından beri dilbilimci olmayı hayal ediyordum.” gibi sözlerle başlama niyetinde değilim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki çok küçük yaşlardan itibaren en azından İngilizce’ye karşı büyük bir ilgim olduğunu hatırlıyorum ve bu ilginin kaynağında ne var onu net olarak söyleyemem. Babam İngilizce konuşan birisiydi, onun İngilizce anladığını görmüş olmamın etkili olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan küçük yaşlardan itibaren, o günlerde de evde bulunan bazı İngilizce kaynakları okuyamıyor olmanın büyük bir acı verdiğini de hatırlıyorum. Sanıyorum İngilizce’ye olan ilgim bazı şeyleri yönlendirici nitelikte oldu, özellikle ilkokuldan sonra. İngilizce’ye duyulan ilgi uzun vadede genel olarak dile, dil olgusuna ve dillere karşı duyulan bir ilgiye dönüşmeye başladı. Sene seksenler bu arada, bahsettiğim yıllar seksenlerin ikinci yarısı, yani bugünkü gibi bir dünya yoktu. Sonuçta bizim o zamanlardaki bilgi kaynaklarımız sınırlı bir televizyon, kütüphaneler dediğimiz yerler bugünkü gibi değil –bugün Türkiye’de kütüphanelerin hala çok zayıf olduğunu düşünüyorum bu arada- ve ansiklopediler, yani ancak statik kaynaklar üzerinden bir şeylere erişmemiz mümkün. Kendimi üniversiteye bir şekilde İngilizce eğitimi almak üzere hazırladım diyebilirim. Lise bittikten sonra hayalini kurduğum programı kazanamadığım için birkaç yıl başka işler yaptım. Gerçek hayatın içinde yer almak ve onun öğrettikleriyle akademiye dönüp başka işler yapmak, bunların ilginç bir şekilde bende bir pozitif etkisi olduğunu söylemeliyim. Belki bir zaman kaybı olarak düşünülebilir akademik anlamda ama diğer yandan neden daha düşünmeye, kafa yormaya dönük bir iş yapmak istediğime dair de ciddi bir deneyim sağladı o zaman. Ve 91’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dilbilim Bölümü’ne girdim.

C: Bu arada, bölerek belki ama, şunu sormak istiyorum. “Hayalim olan bölümü kazanamadığım için başka işlerle uğraştım.” dediniz, o hayaliniz olan neydi diye sorabilir miyim?

S: Ben ilk üniversiteye girdiğim yıl, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı (şu anki adı Batı Dilleri ve Edebiyatı) bölümünü hedeflemiştim. Ama aldığım İngilizce eğitim o bölümü kazanmak için yeterli değildi, yani değilmiş. Özel Marmara Lisesi ben lise 1. sınıftayken kapandı ve bir devlet lisesine geçmek zorunda kaldım. Orada bir bakıma İngilizceye yönelik hedeflerden de geri kalmış olduğum söylenebilir. O dönemde “gerçekten de dillere ilişkin ilgim artmaya başlamıştı” derken aslında biraz da bunu kastediyorum, hatta dilbilim galiba birinci tercihimdi. Yazdığım programlar içinde Macarca gibi değişik diller de vardı, yani başka dillere de sempatiyle bakmaya başlamıştım. Konu sadece İngilizce’yle sınırlı değil diye düşünmeye başlamıştım. Sonuçta da Ankara Üniversitesi Dilbilim bölümüne girdim.

C: Hocam, ben yanlış hatırlamıyorsam eğer, sizin CV’nize baktığımda şu anda Türk Dili ve Edebiyatı diye geçiyor, daha sonrasında bir isim değişme durumu mu oldu yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum?

S: Büyük ihtimalle yanlış hatırlıyor olmalısın, Türk Dili ve Edebiyatı’nda çalışıyorum şu an doğru ama eğitim hayatımın hiçbir aşamasında edebiyat olmadı aslında.

C: Hocam ben de çok küçük bir şey eklemek istiyorum, siz Boğaziçi İngiliz Dili ve Edebiyatı deyince, benim de benzeri bir süreçten geçmişliğim var. Ben de hakeza dil istiyordum, İngiliz Dili ve Edebiyatı istiyordum, ilk tercihim de Boğaziçi Batı Dilleri ve Edebiyatı’ydı ve ben de ikinci tercihime Boğaziçi Dilbilim’e girmiş oldum, bir benzerlik gördüm orada.

S: Evet, ilginç gerçekten. Tabii o zaman Boğaziçi’nde dilbilim bölümü yoktu, öyle bir şey söz konusu değildi. Dahası dilbilimin ne olduğunu bilen de yoktu. Çok ilginç hikayeler var bununla ilgili, ben dilbilim bölümünü yazmışım, kazanmışım ve nasıl bir bölüm kazandığım konusunda ailem ciddi sorular soruyor, ben de yanıt veremiyorum. Ve bunu araştırmaya çalıştık. İşte Ankara’daki bazı öğretmen akrabalarımız arandı vesaire ne olduğunu öğrenebilirler mi diye sorgulandı. Aynı dönemde Hacettepe Üniversitesi’nin İngiliz Dilbilimi programı vardı. Dolayısıyla ben biraz da ona bakarak -tabii o zaman İngiliz dilbiliminin de ne olduğunu bilmek pek imkanlı değil- Dil Tarih Coğrafya’daki programın da İngilizce eğitim veren bir program olduğunu düşünmüştüm. Sonradan öyle olmadığını öğrenmiş oldum.

C: Hocam Ankara Üniversitesi’ne gidiyorsunuz, bu soru bizim ikinci sorumuzla da alakalı. Benim söylediklerinizden anladığım kadarıyla gerek Ankara’yı gerekse Ankara Üniversitesi’ni seçiyorken net parametreleriniz yok gibi, ama o süreç nasıl oldu diye sorabilirim belki, daha şahsi bağlamda.

S: Öncelikle, “Dilbilim” adının oldukça cazip geldiğini söylemeliyim, sonuçta dil üzerine çalışmak isteyen birisi olarak içinde “bilim” sözcüğü olan bir dil alanının cazip geldiğini hatırlıyorum. Sonuçta temel bilimlerden söz etmiyoruz, büyük ihtimalle dilbilimcileri tarihsel olarak huzursuz eden konulardan bir tanesi bu, temel alanlardan bir tanesi değil. Sözgelimi, psikoloji belki kendisini 20. yüzyılda belirginleştirmiş bir alan olabilir ama psikolojinin aslında çok daha geri götürülebilir olduğunu düşünüyorum, hatta pek çok felsefecinin yaptığı çalışmanın psikolojiyi yakından ilgilendiren, belki bugünkü anlamıyla psikolojiyle ilişkilendirilebilecek çalışmalar olduğunu söylemek mümkün olabilir. Benzer bir şekilde, dilbilim çalışmaları düşünüldüğünde de oldukça eskiye gitmek mümkün ama dilbilimin gerçekten daha popüler ve kitleler tarafından adı duyulan bir bilim dalı haline gelmesi 20. yüzyılın ikinci yarısında oluyor. Ki 20. yüzyılın ikinci yarısı derken yine bu Türkiye’ye ne kadar erişmiş bir bilgi ya da Türkiye’de insanların alanı ne kadar bildiği konusu da tartışmaya açıktır. Tabii ki Türkiye’de dilbilim başlığı altında değerlendirilecek çalışmaları yapmış olan araştırmacılar var, hatta 20. yüzyılın ikinci yarısından önceki dönemde de çalışmalar yapmış insanlar var, ama çok sınırlı. En azından popüler alana çok fazla yansıması olmamış türde çalışmalar bunlar. Onun için dilbilim bir bakıma mistik, gizemli bir alan olarak da benim ilgimi çekmişti diye hatırlıyorum. Diğer yandan ne yaptığı konusu İngiliz dili ve edebiyatında neler yapıldığı kadar belirgin değildi. En azından şunu söylemek o zaman da mümkündü, edebiyat kısmının daha az belirgin olduğu bir alana girdiğim konusunda net fikirlerim vardı. Edebiyatın değil de dilin daha çok çalışılacağı, dilin esas mesele olduğu bir alana girdiğimi düşünüyordum. Bu beni mutlu ediyordu, edebiyatı sevmediğimden değil, edebiyat her zaman sevdiğim bir alan oldu ve o zaman da sevdiğim bir alandı, ama temel derdim dildi ve İngilizce’ydi aslında. Bu nedenle sonradan dilbilimin Türkçe eğitim veren bir alan olduğunu öğrendiğimde biraz hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum.

C: Zaten ikinci soruya aslında bu bağlamda cevap vermiş olduk bir ölçüde. İkinci sorumuz, üniversitede bu bölümü ve/ya üniversiteyi seçmeniz nasıl gerçekleşti? Neden dilbilim? Neden Ankara Üniversitesi? Aslında bu soruya belli ölçütlerde cevap verdiniz.

S: Sonrasında ne oldu ile devam edebilirim, belki o kısmı daha önemli.

C: Zaten yanlış hatırlamıyorsam, 3. soru “Ankara Üniversitesi tecrübesi nasıldı, o süreç nasıldı?” diye hatırlıyorum.

S: Şimdi şöyle, Ankara Üniversitesi’nde başlangıçta bir hayal kırıklığı yaşamış olsam da, ki bu hayal kırıklığı daha Ankara’ya gitmeden önce oluşmuştu çünkü bölümün Türkçe eğitim veriyor olduğunu öğrenmiştim. Meşakkatli araştırmalar bunu göstermişti. Bugünkü gibi değil, internetten girip nedir ne değildiri, hocaları görmek gibi bir şansınız yoktu, telefonla bile erişmek hiç kolay değildi bazı bilgilere. Ama üniversiteye gidip başladığımda birinci-ikinci haftanın sonunda tamamen doğru yere geldiğimi düşündüm. Belki de İngiliz dili ve edebiyatına gitmiş olsaydım bu kadar mutlu olma ihtimalim yoktu, bunu fark ettim. Birinci yılın sonunda tamamen böyle düşünüyordum çünkü bir bakıma zihinde gizli olan ama aslında açılmayı bekleyen fikirler vardır ya, rasyonalist düşüncede de olan, bir bakıma o oldu. Benim hayalini kurduğum bazı şeylerin ya da çalışmayı hayal edebileceğim konuların dilbilim alanının konuları olduğunu fark etmiş, öğrenmiş oldum ve bu beni çok mutlu etmişti. Birinci yılın sonunda kesin olarak bu işi akademik olarak yapmak istediğimi biliyordum. Bunun olması için neler yapılması gerektiği konusunda tabii ki çok net fikirlerim yoktu. Ama böyle bir fikir kafamda oluştuktan sonra yapmam gereken ilk şey iyi bir öğrenci olmam gerektiğiydi. İyi bir öğrenci olmak ve çalışma konusunu sevmek ve bunu göstermek öncelikli konulardan bir tanesiydi. Bunun için mücadele ettiğimi söyleyebilirim. Çok hızlı bir şekilde “neler yapabilirim, acaba bu konuda neler yaparsam akademik bir kariyer edinebilirim?” düşüncesi kafamın içinde oluşmaya başladı ve o yönde hareket etmeye başladım. Bunun için İngilizce konusunun önemli olduğu hemen belirginleşti, çünkü literatürün özellikle İngilizce üzerinden oluştuğu ortaya çıkıyordu. Türkçede dilbilim üzerine yazılmış metinler yok değil tabii ki. O dönemde Ankara Üniversitesi DTCF Dilbilim Bölümü kurucusu olan Prof. Dr. Doğan Aksan bizim hocamızdı ve Doğan Hocanın yazdığı “Her Yönüyle Dil: Ana Çizgileriyle Dilbilim” kitabı, 3 ciltlik bir kitap, o gün bizim temel kitaplarımızdan bir tanesiydi, birçok derste onu okuyorduk. Bu kitabın göndermede bulunduğu, Türkiye’de yazılmış olan, Türkçe literatürde bulunan kitapları ve o günkü önemli araştırmacıları okumaya çalışıyorduk. 1980 öncesi TDK’nın bünyesinde olan dilbilimcilerin yazdığı önemli kitaplar vardı, onları okuma şansına sahip oluyorduk. Sonuçta Türkçe yazılmış çizilmiş olan içerikleri derslerde kullanıyorduk. Ben onun dışında birkaç dönem Ankara DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden dersler aldım. Temel amaç İngilizce’yi geliştirmekti, ama aynı zamanda edebiyat hakkında da biraz bilgi sahibi olmuş olmaktan zarar gelmedi. O dönemde edindiğim bilgilerin bana büyük faydası olduğunu düşünüyorum entelektüel anlamda da.
İngilizce gelişmeye başladıktan sonra ve özellikle de Chomskyci dilbilime yavaş yavaş ilgim gelişmeye başladıktan sonra ODTÜ ve Bilkent’in kütüphanelerini “tavaf” etmeye başladım o dönemde çokça, özellikle Bilkent’in kütüphanesini. Bilkent o zamanlarda yeni bir üniversiteydi, yanlış hatırlamıyorsam 1985’te kurulmuştu, ve gerçekten nefis bir kütüphanesi vardı, hem de yeni bir kütüphaneydi, daha önce hiç görmediğim bir şey. Oldukça güzel bir tasarımı vardı, her şeyden önemlisi o günlerde bize erişilmesi imkansızmış gibi görünen Chomsky kitapları vardı. Mesela MIT’nin önemli yayınlarından bir tanesi Linguistic Inquiry’ler vardı. Linguistic Inquiry’nin 90’larda basılmış sayıları vardı ve bu dehşet bir şeydi o gün için. Tabii ki içindeki metinleri, derslerle ilişkili olduğunu düşündüğüm metinleri anlamak o günkü koşullarda oldukça zordu, hatta imkansızdı. Sizin de bildiğiniz gibi, Linguistic Inquiry her zaman kuramsal dilbilimin, muhtemelen, en önde giden yayını oldu. Amerikalıların deyişiyle “cutting edge (bir numaralı)” çalışmalar orada yayınlanıyordu. Dolayısıyla da o günlerde belki de asla anlayamayacağımı düşündüğüm bir metni elinde tutmanın verdiği heyecanla oraya gidip onları orada tuttuğumu, zaman zaman çıkmış olan önemli yazıları okumaya çalışma mücadelesi verdiğimi hatırlıyorum. Bu, son noktada benim bir şekilde sözdizim alanında çalışan birisine dönüşmemde de büyük bir etkisi oldu. Bir şekilde bilimin içinde olan insanlar birtakım yönelimlerinin derin bilimsel öngörülerden, iç görülerden veya içgüdülerden kaynaklandığını iddia eder, şu bir gerçek bazen bazı tercihler oldukça popüler gerekçelerle sizin hayatınıza girebiliyor. O günün dünyasında Chomsky’nin düşünceleri ve onun yaratmış olduğu kuramlar gerçekten çok merkezde duruyordu, çok önemli bir yerdeydi. Muhtemelen en revaçta olduğu dönem de değildi aslında, bugün geri dönüp baktığımızda bunu söylememiz mümkün. 90’lar bir bakıma farklı düşüncelerin kendini belirginleştirmeye başladığı, Chomskyci dilbilgisinin giderek daha çok eleştirilmeye başladığı bir dönem olsa da -tabii buradan onu hissetmek neredeyse imkansızdı- belki de hala en belirgin, en derin, en popüler dil kuramı görünümündeydi. Onun büyük çapta etkisi olduğunu söylemek mümkün. Tabii ki arkasındaki düşünceler de çok önemliydi. O dönemde bizim sözdizim derslerimize gelen iki hoca vardı, Ankara Dilbilim’in hocası olan Nadir Engin Uzun Hoca ve zaman zaman da Ayhan Sezer. İkisi de çok iyi ve de konu hakkında çok bilgili hocalar. Onların söylediği her şey bizim için, özellikle konu hakkında çalışmak isteyen herkes için, çok önemliydi ve Chomsky’nin fikirlerinin çok etkileyici olduğunu en azından o gün için öyle geldiğini söyleyebilirim. Bugün farklı düşünmüyorum ama o gün başka bir alternatifin farkında değilsiniz ya da alternatifler sadece ve sadece sizin ilkokul, ortaokul ve lise yıllarından getirdiğiniz bilgilerden damıtılmış bilgilere benziyor, dolayısıyla onu zaten cazip bulmuyorsunuz. Chomsky’nin eleştirdiği noktalar da çok belirgin ve çok sağlam duruyor. Ankara Üniversitesi yılları benim bir şekilde dilbilim alanında ilerlemem için oldukça önemli bir zemin oluşturdu diyebilirim.

C: Ben bazı hocalardan, farklı alanlardaki hocalardan, lisansı Türkiye’de okumanın Batı’da, Avrupa’da ya da Amerika’da okumaktan bir iyi yönünün Türkiye’deki kampların oradaki kadar kutuplaşmamış olmaları dolayısıyla daha geniş bir çerçeveden alana bakabilmeleri, belki daha derin değil ama daha fazla, daha çeşitli konulara bakabiliyor olmaları diye duydum. En azından kendi adıma ben de buna katılabilirim, bölüm spesifik bir alanda derinleşmemiş olduğu için, meraktan gidip fazlasını da öğrenebiliyordum. Sizin durumunuz da böyle miydi? Siz de aynı şeyi söyler misiniz? Chomsky’nin o zamanki Türkiye’deki popülaritesinin yanı sıra gibi bir yorum yapmanız mümkün mü?

S: Aslında aynı dönemde Avrupa’da ve Amerika’da nelerin olduğu konusuyla Türkiye’de ne olup bittiği konusu birbirinden çok farklı gibi geliyor bana, özellikle dilbilim söz konusu olduğunda. Fark şu, Amerika’da dilbilim bölümlerinin sayısı çok hızlı bir şekilde artmıştır, özellikle Chomsky’nin güçlü etkilerinden sonra. Ama ortada bugün anladığımız anlamıyla bir dilbilim bölümü yok, Amerika’da bile yok. Mesela Amerika’dakilerin bile çoğu antropologlar ya da antropoloji bölümünün altında çalışan insanlar, çok önemli insanları bile oralarda görüyorsunuz. Şimdi Türkiye’deki durum, 90’lardaki durum, bu açıdan bakıldığında çok farklı değil. Bir defa dilbilim genel bir alan olarak anlaşılıyor, burada demin adını andığım kişilerin yaptığı çalışmalar Türkiye’de dilbilimin son noktası diyebileceğimiz şeyler. 90’larda o alanlarda çalışmak da aslında bir cesaret bunu kabul etmek lazım çünkü bir bakıma çok büyük bir dinleyici kitlesi olmayan bir alanda üretme hedefiyle çalışmaya başlıyorsunuz. Bu büyük bir heves, büyük bir istek, aynı zamanda takdir edilmesi gereken bir durum bana kalırsa. Ama dediğim gibi, bir alıcısı var mı, bir dinleyicisi var mı, çok küçük, varsa bile. Dilbilim Araştırmaları’nın ilk çıkmaya başladığı yılları hatırlıyorum, 90 ya da 91 ilk baskısı, o gün çıkan yazılarla bugün çıkan yazıları karşılaştırmak mümkün olabilir, iyi bir fikir olabilir. Çok genel bir alan var, dolayısıyla karşılıklı fikirler, fikir çatışmaları ve büyük kontrastlar yok zaten. Biz, mesela, dilbilim tarihi dersleri aldık, dilbilim tarihi derslerinde daha çok vurgulanan yön, çok az Amerikan Yapısalcılığı’ndan bahsetmek ama ondan sonra Avrupa’da ne olup bittiğine bakmaktı. O da Sausurre’le başlayan dönem üzerinden tanımlanabilir, sonra Fransız Yapısalcıları ve İşlevselcileri, Kopenhag Okulu vesaire. Yani baktığımız zaman bunların çoğunun bizim bugün anladığımız anlamıyla çalışan insanlara bir şey yapabilecek türde bir çerçeve çizdiklerini düşünmüyorum. O açıdan bakıldığında Amerikan Yapısalcılığı’nın, çok daha iyi bir yerde durduğu söylenilebilir. Chomsky öncesinden bahsediyorum. Yunus’un sorusuna geri dönersek eğer, böyle bir endoktrinasyondan bahsediyordun değil mi? Türkiye’de bir endoktrine olma durumu, bir yaklaşımın takipçisi ve onun cansiperane savunucusu olma gibi bir durum. Böyle bir yaklaşım zaten yoktu. Yapısalcı ekolde kalınıp o çerçeveden bir şeyler yapılabilirdi, ki bu oldu da zaten; mesela göstergebilime kayanlar ve daha büyük dilsel birimler, metinler-söylemler üzerine çalışanlar. Dolayısıyla onlar otomatik olarak söylem çözümlemesi, metin çözümlemesi gibi alanlara kaymış oldular. O dönemde bunlar oldukça popüler konulardı, eğer daha formalist bir çizgide devam etmiyorsanız o taraflara gidiyordunuz. Sonuçta onu da oldukça nitelikli bir çalışma alanı olarak görüyorum ve isteyenler de bunları çalışıyordu. Ama burada bir tercih var, hangi yönde ilerlemek istediğiniz tercihi var. Bu tercihler bize tepeden inme “herkes bunu çalışacak” şeklinde verilmedi, verilemezdi zaten öyle bir durum yoktu. Türkiye dışında bunun çok belirgin şekilde olduğu yerler olduğunu söylemek zorundayım, Amerika’da da böyle olduğunu söyleyebilirim. Bunun daha az olmasının çok faydalı bir şey olduğunu her zaman düşünmüşümdür, bu belki daha sonra konuşacağımız konulardan bir tanesidir.

C: Dediğiniz gibi Amerika bölümünde onu konuşabiliriz. Üçüncü sorunun ikinci bölümü kaldı hocam, “Ankara Üniversitesi bana diğer üniversitelerin katamayacağı şu şeyi kattı.” diyebileceğiniz bir şey var mı? Dilbilim ya da dilbilim dışı bağlamda, daha genel bir soru olarak düşünebiliriz bunu.

S: Kolay bir soru değil bu aslında. Böyle bir soruya yanıt vermek için başka bölümlerin nasıl yürüdüğüne, ne olduğuna, ne tür ilişkiler kurduğuna bakmak gerekiyor. Ben kişisel olarak oldukça dostane bir ortamda olduğumu düşündüm her zaman, hem oradaki öğrencilik yıllarım içerisinde hem de orada daha sonra asistan olarak da çalıştığım yıllarda. Bu çok önemli bir durum, tabii çok önemli görünmeyebilir pek çok insana “Sonuçta bilimden bahsediyoruz neden bu önemli bir şey?” diye sorulabilir. Fakat öyle değil, oldukça dostane bir ortam olması sizi motive eden etkenlerden bir tanesi. Her an, her dakika hocalarla konuşabilirdiniz. Benim için böyle bir imkan çok önemliydi, hocalarla konuşup onlardan özel olarak ne yönde gidebileceğime dair tavsiyeler, öneriler alabilmek önemliydi kesinlikle. Onun dışında Türkiye’de diğer dilbilim bölümlerinde neler yapılıyordu ya da bir şekilde insanların “dilbilim yapıyorum” dediği ama dilbilim bölümü altında çalışmadığı bölümlerde ne olup ne bitiyordu onu çok net olarak bilmiyorum. Sonuç olarak İstanbul Üniversitesi’nde dilbilim çalışan insanlar vardı o dönemde, ağırlıklı olarak Fransız ekolünden olduklarını söyleyebilirim, orada ne olup bitiyordu onu tam olarak bilmiyorum. Oraya gitmiş olsaydım bugünkü gibi hisseder miydim onu da bilmiyorum, bunları tabii ki söylemek kolay değil. Sonuçta bir şekilde bir dilbilim bölümünün altında Chomskyci fikirlere maruz kalmış olmanın benim açımdan çok önemli fark yarattığını söyleyebilirim. O fikirlere maruz kalmanın düşünüş biçimime dair önemli farklar yarattığını düşünüyorum, diğer bölümlerle karşılaştıramasam da, o dönemde bahsettiğim derslerin varlığının benim için çok önemli olduğunu söylemeliyim. Boğaziçi Üniversitesi’nde dilbilim bölümü yoktu ama dilbilim bir minor [yandal] olarak vardı, yanlış hatırlamıyorsam 80’lerin başından itibaren, ya da minor olarak değil ama master [yüksek lisans] programı olarak vardı. Minor programı belki biraz daha sonra başlamış olabilir ondan emin değilim. Tabii ki orada da konuşulan konulardı bunlar, hatta orada daha sıklıkla bu konularda konuşulduğunu söylemek mümkün. Eğer Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’na girmiş olsaydım, belki gerçekten bir şekilde bir kez daha farklı bir rota üzerinden dilbilim çalışıyor olma ihtimalim olabilirdi diye düşünüyorum. Dolayısıyla Ankara Üniversitesi’ndeki deneyimimin benim dilbilim alanında çalışan birisine dönüşmemde bir rolü olduğu muhakkak. Orada dilbilim alanında çalıştım, spesifik olarak dilbilim alanının altındaydım, ama diğer yandan alan içerisinde, ders programı içerisinde benim sonradan çalışacağım konuların yer almış olmasının çok önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkün.

C: Nispeten şahsi bir soru sormak istiyorum hocam. Ben Ankara’ya taşınmayı planlıyorum, olursa ODTÜ CogSci [Bilişsel Bilim Yüksek Lisans Programı] olmazsa artık bilmiyorum. Bende şahsi bir Ankara sevgisi var. Bu hep tartışılagelmiştir, bir Ankara ve İstanbul’u sevip sevmeme meselesi olarak, sizin de İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş birisi olarak şahsi yorumunuzu ve izleniminizi merak ediyorum.

S: Şunu söyleyebilirim, bugün Ankara farklı bir yer. Ben 90’ların başında Ankara’daydım ve üzerinden 30 sene geçti. 90’ların Ankara’sının çok güzel bir kent olduğunu düşünüyordum, ki bütün o klasik “susuzluk” karşı argümanına rağmen. Bu benim için de gerçekten o belirleyici unsurlardan bir tanesi. Bugün artık Ankara’ya gidebileceğimi, bu yaşımda Ankara’da olmak isteyeceğimi düşünmüyorum. Diğer yandan, o gün Ankara’nın güzel bir yer olmasında, bana Ankara’nın güzel görünmesinde muhtemelen pek çok farklı faktörün rolü de vardı. Ankara bugünkünden daha güzel bir şehir görünüyordu bana, en azından geri dönüp baktığımda “Ankara daha güzel bir şehirdi.” diye düşünüyorum. Tabii Ankara akademik dünyaya girdiğim yer olarak da benim için özel bir anlam ifade ediyor. Ankara’nın o akademik kimliği benim için hep çok belirgin olmuştur, sonuçta İstanbul çok daha büyük bir şehir, nüfusun daha heterojen olduğu bir şehir ama Ankara hele o gün dediğim gibi bugünkünden nüfus olarak da yapı olarak da çok farklı bir yer. Entelektüel nüfusu da memur nüfusu da çok belirgin olan bir yerdi. İstanbul’dan çok daha düzenli bir şehir izlenimi verirdi ve akademik bir profili vardı çokça. Bugün pek bir şey bilmiyorum, üstünden çok zaman geçti ve ben de Ankara’ya son yirmi yılda bir ya da iki kere ancak gittim, onun için bugünkü durumu ile ilgili pek bir şey söyleyemem. Fakat şu bir gerçek ki çok iyi okulların olduğu bir şehir bir defa, her zaman çok iyi okulları olan bir şehirdi Ankara. ODTÜ, Bilkent, Hacettepe, Ankara Üniversitesi oranın en yerleşik, eski okulları. Başka okullar da var ama bunlar hemen akla gelen okullar ve bence bunlar tartışmasız Türkiye’nin en iyi okulları listesindeler. Ankara’nın bu açıdan cazip bir şehir olduğunu düşünüyorum. Demin söylediğim şey hala geçerli, Ankara, çok üniversitesi olan bir şehir olarak İstanbul’dan göreceli daha küçük bir şehir olsa da öğrenci nüfusunun genel nüfus içindeki yeri her zaman daha büyüktür. Bu Ankara’yı daha güzel bir şehre dönüştürür aslında. Onun dışında kara iklimine alışkın olmak, alışmaya çalışmak zorlayıcı olabiliyor, benim zamanımda dehşet soğuktu Ankara, hatta birkaç kere donma tehlikesi geçirdiğimi söyleyebilirim [gülüyor]. Gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkları çok büyüktür, adapte olmak çok zordur İstanbul’dan sonra. Bilmiyorum bugün öyle mi, çok değişti biliyorsunuz bu olaylar da, İstanbul’da artık kar yağmıyor sonuçta.

C: Devam ediyoruz hocam. Dördüncü sorumuz, Ankara Üniversitesi’ni bitirip, yüksek lisans ve doktora için Connecticut’a gidiyorsunuz, yüksek lisans ve doktoranızı orada yapıyorsunuz. Bize bu süreç hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu süreç nasıldı? Neler yaşadınız? Neden Connecticut?

S: Aslında ben Ankara DTCF Dilbilim bölümünde master yaptım. Masterı bitirdiğim dönemlerde YÖK’ten doktora aşamasındaki öğrencileri Amerika’ya göndermeye dönük bir fırsat geldi. Benim aktif olarak Amerika’yı düşünmeye başlamamın temel sebebi odur. Aslında Ankara Üniversitesi’nde doktoraya başlamak üzereydim. Hatta dersleri dışarıdan almaya başlamıştım çünkü o yıllarda asistandım Ankara Üniversitesi’nde. Dolayısıyla öncelikli plan Ankara Üniversitesi’nde doktorayı bitirmekti. Fakat YÖK konusu gündeme gelince bu yönde bir başvuru yapmaya karar verdim. TOEFL sınavlarına girdim. O dönemde aktif olarak iki tane üniversiteye başvuru yaptım, bir tanesi Kanada’da bir okul, University of British Columbia, diğeri de University of Connecticut’tı. Ondan bir yıl önce, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle bir şey oldu. Engin Sezer, o dönemde Harvard Üniversitesi’nde dersler veriyordu, Türkiye’ye gelmeye karar verdi. Bilkent’e geldiği dönemde biz Engin Hoca’yla birebir görüştük, bir araya geldik. Dedik ki “Hocam sizden bir sözdizim dersi dinlemek isteriz biz.” Engin Sezer de galiba tezini Harvard Üniversitesi’ne o dönemlerde teslim etmişti. Kendisiyle herhalde üç ay dört ay Bilkent Üniversitesi’nde bir araya geldik. Sözdizim anlattı, sonuçta sözdizim kuramının merkezinden gelen birisi, MIT’nin yanında hemen [gülüyor]. Engin Hoca’nın dersleri bizim için akademik anlamda çok keyifli olmuştu, hem de kendisini tanıma şansını elde ettik o şekilde. Arkasından iki okuldan da kabul aldım, ama Engin Hoca bana University of Connecticut’a gitmem gerektiğini söyledi. Bir de ben University of Connecticut’a gitmeden önce ve gittikten sonra da bir süre boyunca, bu o programda Howard Lasnik’in olması -kendisi Chomsky’nin beraber yazdığı ender dilbilimcilerden bir tanesidir- benim için önemli bir motivasyon oluşturuyordu. Ondan iki yıl önce EGG School, Eastern School of Generative Grammar’in Çek Cumhuriyeti’nde ve Macaristan’da yaptıkları yaz okullarına gitmiştim. Ve orada epey bir üretici yaklaşımın meselelere nasıl yaklaştığına dair fikir edinmiştim ve bazı araştırmacılarla tanışma şansım da olmuştu. Tanıştığım kişilerden bir tanesi de Željko Bošković’ti ve o da University of Connecticut’taydı. Bu açıdan bakıldığında University of Connecticut’ı tercih etmemde Željko Bošković’in de Howard Lasnik kadar büyük etkisi olduğunu söyleyebilirim, hatta onunla yazışmıştık epeyce. Engin Sezer’in, “ Bu işin hub’ı, merkezi orası, oraya git.” demesiyle University of Connecticut’ı tercih etmiş oldum.

C: Ne çalıştınız? Onun içeriğinden ve Connecticut çevresinde bulunmaktan, oradaki çevreden bahsedebilir misiniz?

S: Aslında University of Connecticut hakkında sahip olduğum bilgiler büyük oranda 2000 yılında organize edilen bir workshop’tan (çalıştay) geliyordu, hatta biz de bir arkadaşımla beraber orada bir sunum yapmıştık. Sanıyorum Shigeru Miyagawa, yine MIT’den, davetli konuşmacılardan bir tanesiydi. Shigeru Japon dilbiliminin en önemli iki üç figüründen bir tanesi ve uzun yıllardır MIT’de ve öncesinde de Amerika’da başka üniversitelerde bulunmuş bir isim. Onunla konuşma fırsatı olmuştu Amerika’ya gitmeden önce ve bana şunu söylemişti, ilginç bir anekdot olarak anlatmış olayım bunu, “Bütün Storrs’ta -University of Connecticut’ın kampüslerinden birisinin bulunduğu yerin ismi- sadece bir tane trafik lambası var biliyor musun?” gibi bir şey söyledi. Bu, o zaman ne anlama geldiğini çok net anlayamadığım bir ifadeydi ama gidince anlayabildiğimi söyleyebilirim aslına bakarsanız. O günün dünyasında Google Maps olmadığı için, Google Maps’ten girip ne tür bir yere gittiğiniz konusunda net bir fikre sahip olma şansınız yok. Şehirden uzak bir yer olduğu yönünde bilgiler vardı ama onun dışında çok fazla bir şey hatırlamıyorum. Ormanın içinde bir kampüsten bahsediyoruz, birkaç tane kasaba var çevresinde ve bunlar çok önemli, çok ciddi bir sosyal yaşam olanağı sunmuyor. Bu açıdan bakıldığında çalışmak için ideal yerlerden birisi olduğu söylenebilir. İstanbul’dan gitmiş birisi için ne tür psikolojik sonuçlara yol açabileceği ayrıca tartışılabilir.

İlk yıldan itibaren çok ciddi, ağır bir eğitimin içine girdiğim söylenebilir. Howard Lasnik’in giriş dersleri vardı. Amerika’da çok sayıda ders alınır doktorada. Master-doktora kompakt program gibi de düşünülebilir, yani Türkiye’de bir master almıştım ama sonuç olarak Amerika’da master eğitimi için gereken eğitimden geçmeniz bekleniyor, çünkü bazı öğrenciler orada o dersleri alıp “generals paper” adı verilen bir araştırma yazısı yazdıktan sonra doktoraya devam etmeyebiliyorlar. Dolayısıyla oldukça oylumlu ve ayrıntılı diyebileceğimiz bir ders programına maruz kalıyorsunuz. Bu sadece sözdizim için değil tabii ki, sesbilim, biçimbilim, anlambilim vesaire için de geçerli. Bu anlamıyla programın en azından o günkü koşullarda -bugün biraz farklılaştığını biliyorum- oldukça geleneksel bir program olduğunu söylemek mümkündü. Ve gittiğim dönemde yanılmıyorsam Željko Bošković sabbatical’daydı [araştırma/seyahat izni], dolayısıyla hem danışmanlığımı Howard Lasnik yapmaya başlamıştı hem de sözdizim derslerini Howard Lasnik veriyordu. Aynı zamanda Howard Lasnik’in asistanlığını da yapıyordum, epey bir iş yapıyordum. Oradaki hayatımın eşim de geldikten ve o da dilbilim programına başladıktan sonra daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Amerika’daki pek çok üniversitenin kampüslerinin bu tür yerlerde konumlandırıldığını söylemek mümkün, yani Amerika’da eğer şehir üniversitelerinden birisinde değilseniz -ki bunların sayısının çok da fazla olmadığı söylenebilir- bu tür bir yaşantıya hazır olmak zorundasınız. Bir nevi inzivaya çekilmek ve inziva sırasında da üretebildiğiniz kadar çok üretmek yapmanız gereken temel şeylerden bir tanesi, sizden beklenen de bu aslında.

C: “Eşim geldikten sonra…” dediniz, siz oraya gitmeden önce mi evlenmiştiniz?
S: Evet.

C: Öyleyse şunu soracağım hocam, hep sıkça tartışılan bir konu zaten, evlilikle beraber akademiyi yürütmenin zorluğu… Belki de sizden evlilik sizin için ekstra zorluk oldu mu konusunda şahsi bir yorum alabiliriz.

S: Şöyle ki, biz eşimle Ankara Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nde tanıştık, dolayısıyla çok uzun yıllardır birlikteyiz, çok uzun yıllar aynı işi yaptık. Zaten dilbilim ikimizin de hayatının merkezindeydi. Eğer bunun ne tür bir etkisi olduğu konusunda bir şey söylemem gerekirse, olumlu etkisi olduğunu söylemem gerekir çünkü bu bize akademik veya akademi dışı her türlü sorunu paylaşma şansı verdi. Başka bir ülkede tek başına olmanın kolay bir şey olmadığını kabul etmemiz lazım, bu tabii kişiliklerle yakından ilgili bunu da kabul etmemiz gerekir ama sonuçta başka bir ülkede birçok şeye adapte olmak, hepsinden önce başka bir akademik kültüre adapte olmaya çalışmaktan bahsediyoruz, o açıdan bakıldığında benim adıma negatif bir unsur olmadığı kesin, tam tersine pozitif etkileri olduğunu söylemem mümkün. Sonuçta başka bir kültüre, yalnızca dış dünya kültürü anlamında söylemiyorum, hem dış dünya kültürüne hem de akademik kültüre adapte olmak için zamana ihtiyacınızın olduğu kesin.

C: Beşinci soru bunun tamamlayıcı sorusu olacak biraz daha. Şimdi çalışma alanınıza geliyoruz, çalışmalarınızın başında teorik dilbilim çalışıyorsunuz fakat sonra psikodilbilime yöneliyorsunuz. Neden yöneldiğinizi ve o zamanki çalışmalarınızın içeriğinden bize bahsedebilir misiniz?

S: Tabii. Şöyle bir gerçek var, içinde bulunduğunuz bölümün, programın sizin genel çerçevenizi belirlemesi açısından çok önemli bir rol oynadığı kesin. Hangi tür bir bölüme gitmeyi tercih ettiğiniz bu açıdan çok önemli bir konu haline geliyor. Amerika’da bugünkü durumun değişmeye başladığını kabul etmemiz lazım, ama sonuç olarak bu durumun etkileri hala yoğun olarak devam ediyor. O gün için Amerika’da Batı yakası ile Doğu yakası arasında yaklaşımlar açısından 180 derecelik bir farktan söz etmek mümkün. Doğu yakası ne kadar Chomsky Formalizm’i perspektifinden konuya yaklaşıyor idiyse diğer taraf, yani Batı yakası, o kadar anti-Chomskyci bir yaklaşım takip ediyordu, en azından bazı bölümlerde bu çok daha belirgindi. Her bölüm ya da her üniversite için aynı şeyi söyleyemeyiz tabii ki. Dolayısıyla nereye gittiğiniz çok belirleyici bir etkendi. Engin Hoca’nın da o dönemde tavsiye ettiği ve doğru olduğunu ima ettiği gibi, Doğu yakasında çerçevesi çok daha keskin çizgilerle çizilmiş, aşağı yukarı ne tür konularda çalışacağınız konusunda hiçbir sıkıntı yaşamayacağınız bir çalışma programı vardı. University of Connecticut gibi bir okulda dilbilim çalışmaya gittiyseniz bilişsel dilbilgisi [cognitive grammar] çalışma ihtimaliniz yoktu, ya da batı yakasında Chomsky’nin phrase structure grammar [öbek yapısı dilbilgisi] modelini çalışma ihtimaliniz çok düşüktü. Sonuç olarak Chomsky ekolünden gelen insanlar var, Chomsky ekolünde devam ediyorlar ve ona büyük bir bağlılık sergiliyorlar. Dolayısıyla da Chomskyci yaklaşım içerisindeki tüm gelişmeleri çok yakından takip ediyorlar, zaten MIT bir-bir buçuk saatlik mesafede ve pek çok insan oraya gidiyor. Ben de yaptım bunu, dersler alabiliyorsunuz, derslere girebiliyorsunuz, Chomsky’nin kendi derslerini izleyebiliyorsunuz. Bu kadar yoğun bir şekilde çizgileri belirlenmiş bir çerçeve olduğunda başka bir konu çalışma motivasyonunuz da düşük oluyor. Bunu tartışmak gerekir, bu kendi içinde önemli bir konu. Amerikan geleneği içerisinde bir alanın bir konusunun çevresinde oluşturulmuş bir teorinin küçük bir problemini çalışmak var zaten. İnsanların tamamen özelleştiği ve o konuda yıllarca, yirmi yıl otuz yıl çalıştığı kitaplar, makaleler yazdığı pek çok örnek görebilirsiniz. Bu belli bir oranda bir kişisel tercih meselesi ama aynı zamanda bu yönde akademik bir gelenek de var. Dolayısıyla onu takip eden insanlar bunu pratiğe dökme konusunda hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar Amerika’da. Öte yandan ben de uzun bir süre bu işleyişin bir parçası oldum demeliyim, benim aslında teorik dilbilim çalışmalarımı demin bahsettiğim türde yapmış olmamın temel sebeplerinden bir tanesi benim o yöndeki ihtiyaçlarımla birlikte aynı zamanda programın da çok net bir çerçeve çizmiş olmasıydı. Şunu bilmiyorum, ben test etmedim ya da bir başkasının test ettiğini görmedim. Mesela birisi Gerald Gazdar’ın, Ivan Sag’in ya da Thomas Wasow’un Batı yakasında uygulamaya koyduğu kuramlardan birisini alarak herhangi bir fenomenin, olgunun açıklamasını yapsaydı ve bunu hocalardan herhangi bir tanesine götürmüş olsaydı ne olurdu onu bilmiyorum. Kimsenin böyle bir deneye giriştiğini görmedim, en azından benim orada bulunduğum yıllarda. Çok net çizgiler ve sınırların keskin olarak belirlendiği bir durum var. Burada kimle çalıştığınız vesaire de belirleyici olabilir. Bu konuda daha rahat ya da pek de rahat olmayan, daha keskin çizgilerle ne çalışmanız gerektiğini dikte eden insanlarla da karşılaşmanız mümkün olabilir. Benim kişisel olarak aslında Amerika’ya gitmeden önce sözdizimde ilgilendiğim birkaç konu vardı ve ilk başta ağırlıklı olarak onlarla ilgilendim. Soru tümceleri, soru yapıları ilgilendiğim konulardan bir tanesiydi. Tabii ki o günlerde çok popüler olan konulardan bir tanesi scrambling’ti [çalkalama]. Benim de ilgilendiğim konulardan bir tanesi oldu, bunlar üzerine epeyce çalıştım. Eylemin sağına taşıma konuları üzerine çalıştım, düşündüğüm konular oldu bunlar. Bir şekilde tez de bu konular üzerinden türemiş oldu ama o arada başka birçok konu ilgimi çekmeye devam etti. Mesela durum yükleme, çekimli iç tümcelerin öznelerine durum yükleme üzerine bayağı ayrıntılı olarak düşündüm, yazdım, her ne kadar bunların bazıları hiçbir zaman yayına dönüşmediyse de. Sonrasında, Amerika’dayken yavaş yavaş teorik anlama açısından belli bir doygunluğa ulaştığımı düşündüğüm dönemde başka konular çalışma hayalleri kurmaya başlamıştım. Fakat, dediğim gibi, bu Amerika’da yapılması çok kolay bir şey değil, bu daha çok hobi olarak yürütülebilecek bir şey olarak önümdeydi. Psikodilbilim konusu, dil işlemleme, sözdizimsel işlemleme aslında ilgimi çeken konulardan bir tanesiydi. Hatta orada bir dönem psikoloji bölümünde bu tür dersler veren bir hocanın derslerine de katıldım ama Batı yakası geleneğinden bir hocaydı ve konulara bakışı çok farklıydı. Doğu yakasında geliştirilmiş olan yaklaşımlarla pek uyumlu olduğu söyelenmezdi. Bu benim için biraz zordu çünkü Doğu yakasında her ne kadar Chomskyci bir sözdizim yaklaşımı egemen olsa da psikodilbilim alanındaki insanlar da -psikodilbilim alanında çok sayıda çalışan insan var- bir bakıma Chomsky dilbilgisinden gelen bilgiyi psikodilbilim, dil işlemleme, sözdizimsel işlemleme çalışmalarının merkezine oturtuyorlardı. Psikodilbilim alanında bulunan herkesin Chomskyci bir dilbilgisi modeli kabul ettiği tabii ki söylenemez, sonuçta çok başka yaklaşımlar da mevcut. Tamamen istatistiki öğrenme vesaire perspektifinden bakan insanlar hep mevcuttu. Hatta ben bir tanesinin dersine girdim ama çok tatmin olmadığımı hatırlıyorum. Teorik dilbilimden çok uzaklaşmış olarak görmüyorum kendimi, teorik dilbilimin ürettiği şeyleri -demin de söylediğim gerekçelerle- kullanmaya devam ediyorum. Bana kalırsa psikodilbilim, özellikle de dil işlemleme, sözdizimsel işlemleme çalışan birisinin dayanmak zorunda olduğu bir sözdizim kuramı olmalı diye düşünüyorum. Bunun aksini söylemenin doğru olduğunu düşünmeyenlerdenim, tabii ki bunun aksini söyleyenler var ama ben o kampta değilim, kampımı da net olarak belirtmiş olayım. Dolayısıyla teorik dilbilimdeki her tür gelişmenin psikodilbilim alanındaki ve özellikle dil işlemleme alanındaki çalışmaları enforme edecek ve ona altyapı sağlayacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Spesifik olarak sözdizimsel işlemleme konusuna gelirsek eğer, sözdizimsel işlemleme gerçekten çok büyük, çok önemli bir konu, göreceli olarak da Chomsky’nin göz ardı ettiği düşünülen bir konuydu. Chomsky’nin göz ardı ettiği bir konuyu çalışıyor olmanın bir sorun olduğunu düşünen insanların olduğunu söyleyebilirim. Ama bana kalırsa bu çok doğru bir yaklaşım değil, sonuçta oradan gelen bilgiden yararlanmak mümkün, ama bu oradan gelen bilgi psikodilbilim, dil işlemleme çalışmalarından gelen bilgiden etkilenmeyecek veya kuramsal bilgiye ilişkin, sözdizimsel bilginin niteliğine ilişkin hiçbir değişikliği, revizyonu mümkün kılmayacak demek değil. Bu açıdan son yıllarda çok ilginç çalışmalar yapıldığını düşünüyorum. 2019, ISBCS’te (International Symposium on Brain and Cognitive Science) davet ettiğimiz Colin Phillips mesela bu konuda çok ilginç çalışmalar yaptı, onun öğrencileri de çok ilginç çalışmalar yapıyor son yıllarda. Bence orada çok ilginç bir çalışma programı var ve aslına bakarsanız, konuşmanın başından beri belki Chomsky’nin adı çok geçti ama o bir şeyi temsil ediyor. Chomsky ya da Chomskyci dilbilgisi dediğimizde bir gönderimsel kolaylık sağlıyor ve bu yüzden kullanıyorum, yoksa öyle bir tür putlaştırma gibi bir durum yok ortada. Chomskyci dediğimizde aslında çok sayıda insanın adını anmak lazım. Noam Chomsky aslında o ekoldeki pek çok dilbilimciden daha az iş yaptığını söyleyebileceğimiz birisi son yirmi otuz yılda belki dilbilim için. Çünkü Chomsky gerçek bir entelektüel, çok sayıda başka sorunu, meselesi ve kaygısı var dünyayı da ilgilendiren. O açıdan bakıldığında teorik dilbilimden psikodilbilime geçiş değil de aslında “psikodilbilimde ne oluyor”u anlamaya yönelik bir çabaya girişmiş olduğum söylenebilir, özellikle University of Connecticut’ta geçirilen yıllardan sonra.
Psikodilbilimde neler yapıldığı konusuna gelince, Yeditepe Üniversitesi’ndeki Bilişsel Bilimler Programı altında bu konularla ilgilenen insanların varlığı da bir bakıma beni bu konulara daha aktif bir şekilde dönmeye yöneltti. Normal şartlar altında belki başka gerekçelerden de bahsetmek gerekir, ki onlara dönebiliriz, ama sonuç olarak biz bilişsel bilimler programı olarak dilbilim eğitimi almış insanları da programa alıyoruz. Bu öğrenciler benim dersimi de alıyorlar, başka dersleri de alıyorlar. Her zaman değil ama bazen dilbilime ilişkin bir şeyler yapmak istiyorlar. Eğer bilişsel bilimler programının altındaysanız ve dilbilim konusunda bir şeyler yapma niyetindeyseniz teknik olarak yapabilecekleriniz çok olabilir ama pratikte yapabilecekleriniz sayıca çok fazla değil aslında. Bunlardan bir tanesi dil işlemleme, sözdizimsel işlemleme konusu, bu konu üzerinde çalışmaya niyetlenen öğrenciler oldu yıllar içerisinde. Ben de bir bakıma onlarla yeni pek çok şey öğreniyorum, zaten bana kalırsa lisansüstü eğitim böyle bir programdır. Lisansüstü eğitim herkesin öğrenmesini zorunlu kılan bir programdır, sadece öğrencinin değil, eğer hocalar da öğrencilerden öğrenmiyorsa orada doğru bir program olduğu söylenemez. Benim kişisel fikrim bu. Mesela spesifik olarak çalışılan konulardan bir tanesi ilgi tümcelerinin işlemlenmesi konusu oldu. Biz çalışmalarımızda özne ilgi tümcecikleri ve nesne ilgi tümceciklerine baktık, özne ve nesne ilgi tümceciklerinin işlemlenmesine ilişkin gözlemlenmiş olan birtakım asimetrilere yoğunlaştık. Dünya dillerinde nesne ilgi tümceciklerinin özne ilgi tümceciklerinden daha zor işlemlendiğine ilişkin bir gözlem var. Baktığınız zaman bu gözlem daha çok Batı dilleri üzerine yapılmış çalışmalardan türetilmiş bir gözlem. İlginç olan konulardan bir tanesi şu; benim de varsaydığım gibi bir dolgu-boşluk [filler-gap] yapısından söz ediyorsak, sözdizimsel çalışmaların kabul ettiği Chomsky’nin “head” [baş] ve “trace” [iz] dediği yapılar, sonraki dönemde “head” ve “copy” [kopya] dediği yapılar, klasik olarak psikodilbilim çalışmalarında “filler-gap” diye adlandırılan yapılar yani. Bunların genel olarak işlemleme süreçlerinde bir zorluk yarattığı bilinen bir durum, bu çok eski. İlgi çekici olan, bir dolgu-boşluk barındıran yapılar olarak ilgi tümceciklerinin ve tümcelerin arasında bir asimetri olduğu gerçeği üzerine düşünmeye başladım aslında. Burada daha önce psikodilbilim temelli bir çalışma da yapıldı, sanıyorum 2016–2017’de. Self-paced reading –belki “kendi hızına göre okuma” diye çevirebileceğimiz- çok yaygın kullanılan tekniklerden bir tanesi, online bir çalışmayla boşluk ile dolgunun ilişkisinin kurulduğu durumda tümcenin hangi kısmında bir yavaşlama olduğu gözlemleniyor. Bu yavaşlama bu teknikte okumadaki bir yavaşlamaya denk geliyor. Orada şöyle bir durum ortaya çıkarıldı, Türkçe’de dolgu konumunda, özellikle nesne ilgi tümcelerinde özne ilgi tümceleriyle karşılaştırıldığında daha ciddi bir yavaşlama gözlemlendi. Bu Türkçe için söylenmemiş bir şey değil, ama 10–20 çalışma da yok, hatt bildiğim kadarıyla yalnızca bir tane çevrimiçi çalışma vardı. Biz de bir bakıma “acaba benzer bir sonuç elde edecek miyiz?” sorusuna istinaden baktık. İlginç bir şekilde daha önceki çalışma yavaşlamanın eylemlerde olduğunu gözlemlemişti, bizse yavaşlamanın belirgin bir şekilde ilgi tümceciğinin nitelediği baş öğede, yani dolgu konumunda olduğunu gözlemlemiş olduk. Sonrasında hem bir başka tez çalışması hem de bir TÜBİTAK projesi kapsamında bir çalışma yaptık, TÜBİTAK projesine dönüşmüş bir çalışma oldu. Bu sefer de çalışma yöntemini psikodilbilimden bir bakıma nörodilbilime aktarmış olduk. Bana kalırsa bu psikodilbilim çalışmalarının bu alanda tüketilmiş olmasından kaynaklanmıyor, özellikle çevrimiçi çalışmaların meseleyi çözdüğü gibi bir sonuçtan kaynaklanmadığını söyleyebilirim. Öyle bir durum yok, bence hala yapılacak çalışmalar var, hatta Türkçe için neredeyse hiçbir şey yapılmadığı bile söylenilebilir. Bu konuda çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu çalışmanın yöntemi konusu bazen sizin için hangisi daha uygunsa ona yöneliyor olmanızla yakından ilgili çünkü bu tür çalışmaları hiçbir zaman tek başınıza yapamıyorsunuz, özellikle uygulamalı deneysel çalışmaları tek kişinin yapabileceği bir dünyada yaşamıyoruz, zaten böyle bir şeyin akılcı olduğunu da düşünmüyorum. O çalışmalarda da bana İstanbul Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nden arkadaşım Mehmet Aygüneş eşlik etti sağ olsun, işin neuroscience [sinirbilim], neurolinguistics [sinirdilbilimsel] kısmını büyük çapta o yürüttü. Asistanımız ve aynı zamanda tez yazan arkadaşımız da büyük çapta deneysel işleri üstlendi. Bu çalışmada yanıtlamayı hedeflediğimiz soru bir bakıma şuydu: “Acaba psikodilbilim yöntemleriyle ulaşılabilen farklı sonuçlara nörodilbilimden bir çözüm önerisi getirebilir miyiz? Bunlardan herhangi birinin desteklenmesi mümkün mü?”. Deneysel çalışmalarda “Ben şunu söyledim daha önce, dolayısıyla bu doğru olmalı.” gibi bir yaklaşımın zaten doğru olduğunu düşünmüyorum, bu açıdan bakıldığında kuramsal çalışmalardan nitelik ve karakter olarak çok farklı. Kabaca söylemek gerekirse ulaşılan sonuç şu oldu, daha önceki çalışmalarda söylenen, Yeditepe Bilişsel Bilimler altında yapılan çalışmada söylenen şeyin doğru olduğunu bulduk. Bu bizim böyle bir sonuca meyletmemizle ilgili değil, son noktada nörolinguistik bir çalışmaydı bu ve meseleye herhangi bir nörolinguistik çalışmadan bekleyebileceğiniz gibi beyinde bir aktivasyonun varlığı veya yokluğu ya da belli tür aktivasyonların var olup olmaması üzerinden baktık. Gerçekten de beyinden elde edilen sinyaller bakımından sadece baş adın olduğu bölgede anlamlı diyebileceğimiz bir farka ulaştık. Left Anterior Negativity “LAN” diye adlandırdığımız bileşen de baş ad bölgesinde ortaya çıktı ve bu çalışmada önceki psikodilbilim çalışmasında iddia edilenlere bir destek sunuldu ama sonuçta bunlar her zaman tartışmaya açık konular, bana kalırsa yapılması gereken daha çok çalışma var o konuda.

Kısaca şöyle bir geri dönüş yapmak istiyorum, psikodilbilim çalışmalarında neler yaptığımı özetledikten sonra. Teorik dilbilim benim için hala çok önemli ama şöyle bir gerçek de var, şu an ortada teorik dilbilim çalışmalarında bir impasse’e [çıkmaz], çıkışı olmayan bir sokağa girmişiz gibi bir görüntü var. Bunu çok güçlü şekilde savunanlar ve bunun karşısında duranlar mevcut ama bana kalırsa Chomskyci yaklaşımın 90’lardan itibaren kaybetmeye başladığı popülaritesinin sonlarına geliyoruz. Bilim bir popülarite meselesi değil tabii ki, bu popülarite kaybı tamamen alanın sosyolojisini ilgilendiren ya da insanların eğilimlerini ilgilendiren bir konu. Çok farklı gelişmeler olabilir yakın zamanda, bu illaki birisinin çıkıp teorik dilbilimde bir devrim yapması şeklinde olmayabilir, belki herkesin kendi çalışmasını birbirinden bağımsız olarak devam ettirebildiği ama birbirinden pozitif biçimde yararlanabildiği bir tolerans kültürü de gelişebilir, şu ana kadar pek öyle olmadı.

C: Hocam, dilbilimin 90’lardan bu yana kaybettiği popülaritenin ve bir çıkmaz sokağa ilerlemesinin sebebi 50’lerdeki 60’lardaki sembolik yapay zekanın dilbilimi desteklemesi fakat sonra bu paradigmanın değişip bugün neural networkler [nöral ağlar] gibi daha geniş, daha istatistiksel meselelere ağırlık verilmesi gibi etmenlerin dilbilimi etkilemesi olabilir mi yoksa siz başka bir çerçeveden mi bakıyorsunuz?

S: Doğru söylüyorsun. Bilgisayar bilimlerinden, yapay zekâ çalışmalarından gelen müthiş bir dalga var, müthiş popüler ve çok büyük paralar da akıyor. Buna benzer şeyler 1950’lerde Chomsky’nin fikirlerini ortaya attığı dönemlerde yaşanmıştı, aslında olan biten bir bakıma Chomsky’nin 1950’lerde üstünde yükseldiği dalganın bugün aynı zamanda Chomsky’yi aşağı atan dalga olması. Sorun şu, o günlerde bilgisayar bilimleri, matematikteki gelişmeler, yapay zekaya ilişkin olağanüstü büyük öngörüler, çoğunun bugün gerçek olmadığını bildiğimiz veya gerçek olma ihtimalinin olmadığını o gün bilmediğimiz ama bugün anladığımız pek çok şey o gün aslında Chomsky’nin getirmiş olduğu yaklaşımı körükleyen, güçlendiren ve pek çok kişi ve alan için de cazip hale getiren konuydu. Şu an artık orada çok büyük değişiklikler yaşandı, şu bir gerçek ki, özellikle neural networkler, connectionist [bağlantıcı] yaklaşımlar, deep learning [derin öğrenme], unsupervised learning [gözetimsiz/güdümsüz öğrenme] perspektifinden gelinen nokta artık Chomskyci düşünceleri ya da Chomskyci ekolde oluşturulmuş olan dil betimlemelerini ya da kuramlarını büyük çapta gereksiz kılıyor. Şunu doğru anlamak çok önemli, biz dilbilimciler bir perspektif aldık ve o dönemde bilişsel bilimciler diyebileceğimiz insanlar da bilgisayar bilimlerindeki pek çok insan da buna dahil, ki o yüzden computational linguistics [bilişimsel dilbilim ya da bilgisayarlı dilbilim] alanları var. Sonuçta onlar giderek Chomsky’nin yaklaşımlarından uzaklaştılar, bunu kabul etmemiz lazım. O dönemde çok büyük tartışmalar yaşandı, dönüşümlerin [transformations] işin içine girmesiyle formalize edilebilirlikteki “azalmalar” sonucunda bir grup Chomsky’den çok ciddi şekilde koptu. Bir kısmını “Batı yakasındakiler” diye anmıştım daha önce. Bana kalırsa hepsi son derece zeki, olağanüstü yetenekli, çok sağlam akademisyenler, hangisine maruz kalırsanız onun yolundan gidebilirsiniz. İlginç bir biçimde onlar da bugünkü gelişmelerden mağdur durumdalar. Her ne kadar Batı yakası Chomsky’den çok farklı bir çizgi takip ettiyse de özünde Chomsky’nin ortaya atmış olduğu pek çok fikir onların kuramlarının da temelini oluşturuyordu. Şu an alanın aslında başka bir yöne evrildiğini belki de savrulduğunu söylemek zorundayız. Bu açıdan bakıldığında bilgisayar biliminde yapılanlar sebebiyle son 50 yıldır yapılan çalışmaların büyük çoğunluğunun neredeyse anlamsızlaştığı bir yaklaşımın egemen olmaya başladığını görüyoruz ve tabii ki olağanüstü bir başarı hikayesi anlatılıyor bize, mesela Google Translate’in başarısı, dili Chomsky gibi veya Batı yakasındakiler gibi veya Edinburgh’dakiler gibi analiz etmeyen insanların başarısı oldu, çok başka bir yaklaşımları var meseleye. Belki büyük bir dönüşüm yaşanacak ancak bu dönüşümün ne yönde olacağı da bir tartışma konusu. Hatırlarsanız Cedric Boeckx geçen sene oldukça spekülatif bir konuşma verdi Boğaziçi Üniversitesi’nde, o mesela bugün artık dilbilimin bittiğini ve eğer buradan sonra dişe dokunur bir çalışma yapılacaksa bunun biolinguistics [biyodilbilim] içinde olacağını düşünüyor. Bence o konuşmanın en büyük sıkıntılarından biri şuydu, Cedric bize ne yapabileceğimizi ve bunu nasıl yapabileceğimizi söylemedi, sadece “biyoloji öğrenmeye başlayacaksınız” dedi. Bu bana kalırsa bilimsel bir alanın en büyük konularından bir tanesidir, insanların yapacak bir şeylere ihtiyacı var. Amerikan Yapısalcılığı’nın en iyi yanı da budur mesela, insanlara çalışacakları bir program vermiştir, analitik bir çerçeve çizmiştir, taksonomik yöntemi vermiştir ve insanlar oradan devam etmişler ve bir sürü iş yapmışlardır. Bir noktada “ha bu böyle olmuyor” demeye başladı insanlar, 40’larda 50’lerde. Chomsky tam da o dönemde insanlara yapacak bir şey verdi, bence bu kadar kalıcı olmuş olmasının arkasında yatan etkenlerden biri de budur. Bugün artık geldiğimiz noktada “başarısız” olduğunu iddia edebilirsiniz, ama ancak bugün söyleyebilirsiniz bunu. Onun bile tartışılabilir olduğunu düşünüyorum bu arada, tam olarak nereden baktığınızla ve hangi düzeyle ilgilendiğinizle çok yakından ilgili bir şey bu. Bundan sonra ne olabilir sorusuna gelince, bir ihtimal her birimiz biyodilbilimciler olacağız -bizler değil de bizden sonraki kuşaklar demek daha doğru olur- ya da eski anlayışı devam ettirmek isteyenler filologlara dönüşecekler ve 20. yy dilbilimi filolojinin bir alanı gibi algılanmaya başlayacak. Bir diğer ihtimal, dilbilim bilişsel bilimcileri, yapay zekacıları destekleyen bir alana dönüşecek ve teorik çalışmaların yapılamadığı, daha çok betimleyici bir alana dönüşecek. Dördüncü ihtimal birisi çıkacak ve bunların hepsini yerle bir edip hayalini bile kuramadığımız şeyler söyleyecek, ben onu bekliyorum şu an [gülüyor].

C: Son üç sorumuz kaldı hocam, 2011’den sonra Türkiye’ye dönüyorsunuz. Türkiye’ye döndükten sonraki konumunuzdan, çalışmalarınızdan –ki çalışmalarınızdan biraz bahsettiniz-, verdiğiniz derslerden bahsedebilir misiniz?

S: Malumunuz Türkiye’de çok az sayıda dilbilim bölümü var. Dolayısıyla geri dönerken ne tür bir programın içerisinde yer alacağım net değildi. Fatma Erkman hocanın da önayak olmasıyla, Yeditepe Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geldim. Türk Dili ve Edebiyatı içerisinde birkaç tane ders vardı adında dilbilim geçen. Ben bir bakıma daha önce dilbilimsel yaklaşımın ya da dilbilim teorilerinin içine çokça entegre edilmediği dersleri biraz daha dilbilimsel bilgiyi barındıracak şekle dönüştürdüm, öyle bir fark oldu. Şu an anlattığım, öğrettiğim dersler dilbilim kavramının, dilbilimin ne tür bir iş yaptığının anlatıldığı dersler. “Dilbilim ve Türkçe” adında bir ders var, aslında “Dilbilim ve Türkçe 1” ve “Dilbilim ve Türkçe 2” olarak iki ders. “Türkiye Türkçesi” diye bir ders var, 1–2–3 şeklinde ve bu ders daha çok dilbilim perspektifinden dilbilgisi bileşenleri üzerine konuştuğum derslerden bir tanesi, sesbilgisinden başlayıp anlambilime kadar üç dönem sürüyor. Onun dışında başka bölümlerde de ders veriyorum, zaman zaman İngilizce Öğretmenliği yüksek lisans ve doktora programında ders verdiğim oldu. Dönem başına beş ders veriyorum ve bilişsel bilimler yüksek lisans programında da verdiğim bir ders var “Language and Mind” [Dil ve Zihin] başlıklı. Akademik işler için kalan zaman Amerika’daki herhangi bir akademisyenin sahip olduğu zaman kadar çok değil ne yazık ki, böyle bir gerçek var, bu bizim gerçeğimiz. Onun dışında bilişsel bilimler programının varlığının akademik çalışmalara devam etmem konusunda önemli motivasyon yarattığını söylemeliyim. Psikodilbilime yönelmiş olmamın sebeplerinden biri de bu diyebilirim.

C: Bunca zamandır bilişsel bilimin bir kolu ile ilgileniyorsunuz, size göre Türkiye’de bilişsel bilim manzarası nasıl? Bu konuda yorumlarınız nelerdir?

S: Bu konuda söyleyebileceklerimin daha sınırlı olduğunu kabul etmem gerekiyor. Bilişsel bilimler Türkiye’de bugün hala kendini lisans düzeyinde ifade edebilmiş bir alan değil. Bir bakıma dilbilimin 80’lerdeki 90’lardaki hali gibi düşünülebilir, hatta daha kötü olduğu söylenilebilir bu anlamıyla. Dilbilim çok sayıda olmasa da 90’larda lisans programları olan bir alandı, bilişsel bilimler ise öyle değil. Bilişsel bilimler şu an bir yüksek lisans programı olarak ODTÜ’de, Boğaziçi’nde ve Yeditepe Üniversitesi’nde var, doktora programı olarak ise sadece ODTÜ’de var. ODTÜ’deki bilişsel bilimler programının bunlar içinde özel bir yeri var çünkü onlar Enformatik Enstitüsünün altında bağımsız bir programlar, Boğaziçi ve Yeditepe’de ise durum farklı. Bu iki üniversitede bilişsel bilimler yüksek lisans programlarının üyeleri başka bölümlerin hocaları ve ekstra bir iş olarak bu yüksek lisans programına destek veriyorlar. Kabul etmek lazım ki bu büyük bir yük. Sadece ve sadece bilişsel bilimlere yönelik lisans ve lisansüstü programlar olsa, bu hem alanın Türkiye’deki gelişmesinin hızlanması hem de popülaritesinin artması için bir gerekçe oluşturacak, ama durum şimdilik öyle değil. Şu bir gerçek ki bugün ISBCS gibi organizasyonlar çok önemli bir rol üstleniyor, ilk başlandığı nokta ile bugün geldiği nokta arasındaki farka bakarak bile bunun görülebileceğini düşünüyorum. Katılımcı sayısı giderek arttı, insanların ilgilenmeye başladığı konular çok daha büyük bir çeşitlilik kazanmaya başladı ve bazı konulardaki bilgiler de giderek yerleşik bilgi halini almaya başladı gibi geliyor bana. Bu iyi bir durum, sonuç olarak üzerine bina edeceğiniz temellere ihtiyaç var. Diğer yandan varoluşsal bunalımlar, sorunlar, konular bilişsel bilimleri de ne yazık ki vuruyor. Son dönemde bu konularda çokça yazılıp çiziliyor mesela; “bilişsel bilimler ne yaptı, neyi başardı, ne kadar başarılı oldu ya da gerçekten kendine dönük, tamamen kendisini ilgilendiren bir çalışma programı inşa edebildi mi?” soruları bugün hala ciddi olarak sorulan sorular. Ben kendi adıma çok ciddi bir biçimde destekliyorum bilişsel bilimleri, pluralism’e [çoğulculuk] inanan birisi olarak. Bilişsel bilimlerin interdisipliner bir çalışma alanı olarak Türkiye’de daha iyiye gideceği konusunda hiçbir şüphem yok, ama alanın (evrensel olarak) varoluşsal sorunlarının olduğunu ve bunun kolay kolay değişmeyeceğini de düşünüyorum.

C: Hocam son soruya geldik…

S: En zor soru bu herhalde değil mi? [gülüyor]

C: En eğlenceli soruyu en sona sakladık hocam. Türkiye’de bilişsel bilime ilgi duyan insanlara herhangi bir öneriniz var mı? Bu öneri kitap olur, film olur, bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek olur, okunacak bir makale olur, “ellerinizi yıkayın” olur. Yani genel geçer veya çok spesifik bir şey de olabilir, bilişsel bilimin dışında bir şey de olabilir, genel olarak “çok yönlü olun” gibi tavsiye de olabilir. Bu dünyaya ne mesaj vermek istediğinizle alakalı. [gülüyor]

S: Şöyle söyleyerek başlanabilir, bilişsel bilimler çok ciddi bir popülarite kazandı son 15–20 yılda, belki son 10 yıldır daha fazla. Bu kazandığı popülarite ile birlikte aynı zamanda bilişsel bilimlerle ilgili olarak çok ciddi bir popüler kültür de oluşmaya başladı. Bu bahsettiğim kültür büyük çapta popüler bilim kitaplarının yazılması, bunların dillere, Türkçeye çevrilmesi -çok sayıda kitap Türkçe’ye çevrildi- sonucu oluştu. İngilizce okuyamıyorsanız da Türkçeye çevrilmiş bilişsel bilimler başlığı altında yer alabilecek çok sayıda kitabı okuyabilirsiniz. Bu çok iyi bir gelişme, bunu kesinlikle eleştirmiyorum, hatta keşke daha da çok olsaydı ama bu beraberinde birtakım sorunlar getiriyor. Sorunlardan bir tanesi -çeviriyi ilgilendiren sorunlardan konuşmayacağım, bence orada da çok ciddi sorunlar var ama- insanların bilişsel bilimler alanında yazılmış bir kitabı okuyarak bilişsel bilimci olunabileceğini düşünme eğilimine giriyor olması. Bir bakıma bunun da bir sorun olmadığı ve bu tür tutumların her zaman olduğu söylenebilir. Fakat bunun bilişsel bilimler alanında ciddi eğitim almak isteyen insanlara zarar verebilecek türde bir yanılsama olduğunu düşünüyorum ve o yüzden de yüksek lisans programlarına başvuran öğrencilere söylediğim şeylerden birisi bu oluyor çoğu zaman. Bilişsel bilimler interdisipliner karakteri sebebiyle de çok ağır ve meşakkat gerektiren bir alan ve bu alanda bir perspektif kazanmak esas. Bilişsel bilimlerde yapılan işlerin çok ilgi çekici çıktılarının olması -ki gerçekten çok ilgi çekiciler, insanı hayretlere düşürebilecek türde deneysel ya da deneysel olmayan gözlemler yapılıyor bilişsel bilimler alanında- alanda çalışanların bu tür bilgilere ulaşmak için çok uzun yıllar süren, çok sayıda meşakkatli çalışmalar yaptığı gerçeğini değiştirmiyor. Yani bir bakıma popüler kitaplardaki biçimiyle sunulan bilgiler alanın zorluklarını maskeliyor. Oysa ki birbirinden çok farklı tarihsel gelişimleri olan, çok farklı düşünsel temeller üzerine inşa edilmiş olan ve farklı metodolojiler kullanan alanlar hakkında bilgi edinmek ve ortak bir perspektif yaratmak hiç kolay bir iş değil. Bunu insanların cesaretini kırmak anlamında değil ama bu işe girecek olan herkesin gerçekten çok zor bir işe girdiği gerçeğini kabul etmesi gerektiğini vurgulamak üzere söylüyorum. Dahası, yapılan her çalışmanın muhakkak birden fazla alanı ilgilendirmesi gibi bir beklenti var bilişsel bilimlerde. Sözgelimi, sadece psikoloji alanında bir iş yapacaksanız, zaten bilişsel psikoloji diye bir alan var, bilişsel psikoloji çalışması yapabileceğiniz. Eğer bilişsel bilimler çalışması yapacaksanız sizden beklenen şey bilişsel bilimler alanını oluşturan alanlardan en az ikisini çalışmanıza entegre etmeniz. Bazen kuramsal öngörülerin -ki deneysel bir iş muhakkak ki yapılıyor- ya da çıktıların felsefi ya da başka türlü bağlarını kurmanız bekleniyor sizden. Dolayısıyla tavsiyem bu tür bir alana girmek isteyen herkesin kendisini çok yönlü geliştirmesi. Cedric Boeckx yukarıda andığımız konuşmasında biyoloji çalışmamız gerekiyor derken, bu işe sıfırdan girecek insanlara, bu işi sıfır noktasından yapmak isteyecek insanlara yönelik bir tavsiyede bulunuyordu bana kalırsa. Sıfırdan başlayacak birisi dilbilim ve biyolojiyi veya psikolojiyi çok da güzel bir arada çalışabilir, bu ikisini yürütebilir. Hatta, bana kalırsa, bugünün dünyasında ve biliminde yapılması gereken de bu zaten, aynı şey bilişsel bilimler için de geçerlidir. Bugün artık dilbilim çalışan hiç kimse sadece dilbilim çalışmamalı, psikoloji çalışan hiç kimse sadece psikoloji çalışmamalı, felsefe çalışan hiç kimse sadece felsefeyle sınırlı kalmamalı, sinirbilim de öğrenmeli vesaire. Belki spesifik olarak bir önerim yok, artık her şey çok erişilebilir, benim söyleyeceklerimden daha fazlasına internet üzerinden erişmek mümkün. “Cognitive Science” yazın binlerce kitap çıkıyor, onun için böyle bir şey söylemeyi galiba daha uygun gördüm.

C: Hocam çok teşekkür ediyoruz, çok keyifli bir sohbet oldu, sağ olun tekrardan. Bizi kırmadığınız için.

S: Rica ederim, bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyordum ama sevindim böyle olduğuna.

Elizabeth Spelke — Kognitif VikiMaraton

17/03/2023

Bu doküman CogIST olarak, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Vikipedi Türkiye’de, kadın bilişsel bilimcilere dair gerçekleştirdiğimiz katkıların bir arşivi niteliğindedir. Vikipedi’deki maddeler sıklıkla değiştirilebildiği

Read More »

Ortak Eylem: Zihinsel Temsiller, Bilgi Paylaşımı ve Diğer İnsanlarla Koordine Olmak İçin Genel Mekanizmalar — Cordula Vesper ve Diğerleri

07/03/2022

Özgün Adı: Joint Action: Mental Representations, Shared Information and General Mechanisms for Coordinating with Others Yazarlar: Cordula Vesper, Ekaterina Abramova, Judith Bütepage, Francesca Ciardo, Benjamin Crossey,

Read More »

Cem Bozşahin ile Röportaj — CogIST

15/02/2024

Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

CogIST'te Etkinlik Düzenle

Yazı-Çeviri Gönder

Gizlilik Politikası

Mesafeli Satış Sözleşmesi

Eğitim Katılım Sözleşmesi

Geri Bildirim Formu

Instagram Twitter Linkedin Youtube