İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR

Beyin-Kalp Diyaloğu Irkçılığın Algıyı Nasıl Ele Geçirdiğini Gösteriyor — Manos Tsakiris

Çevirmen: Maya Öz
Editör: Ayşe Nur Genç

Özgün Adı: The brain-heart dialogue shows how racism hijacks perception

Eğer Amerika Birleşik Devletleri’nde bir siyahiyseniz, bir polis tarafından öldürülme olasılığınız beyazlara oranla iki kat daha fazladır. Peki neden? Bu durum ırkçılıktan kaynaklanır fakat buradaki asıl psikolojik mekanizma yeterince anlaşılamamıştır. Polislerin silahlı kuvvet uygulamalarını inceleyen araştırmalar, polislerin siyahilerin ellerindeki cep telefonu ve bunun gibi zararsız nesneleri silah olarak algıladığını gösterir. Peki polis memurları gördükleri nesneleri yanlış mı algılıyor, yoksa gerçekten bu zararsız nesneleri bir silah olarak mı görüyor?

Psikoloji alanındaki klasik açıklamalar, bu tür hataları beynin dışsal uyarıcılar tarafından tetiklenen yürütücü fonksiyonuyla bağdaştırır. Aslında buradaki problem, beynin otomatik olarak aktive olan kalıpyargılarla bilinçli bir şekilde tuttuğu eşitlikçi inanç arasındaki uyuşmazlığı çözümleyememesinden kaynaklanır. Siyahi birini görmek siyahilerin daha tehlikeli olduğuna dair kalıpyargıyı otomatik olarak devreye sokabilir ve korkuya dayalı tepkilerle ilişkili beyin bölgelerini aktivite edebilir. Öte yandan, “savaş ya da kaç” tepkisinin oluşumuna sebep olabilecek bu otomatik cevaplar, korkunun yersiz olduğu zamanlarda bastırılabilmelidir. Ancak otomatik ve kontrollü gerçekleşen tepkiler arasındaki zıtlık her zaman kolayca çözümlenmez ve hatayla sonuçlanır.

Psikoloji, nörobilim ve felsefe alanlarındaki yeni çalışmalar, beyin merkezli sabit görüşe karşı çıkmaktadır. Bedenlenmiş biliş (embodied cognition) araştırmacıları beyne bağlı kalmak yerine, organizmanın kendini sürdürebilmesini sağlayan fizyolojik süreçlere odaklanır. Bu bakış açısına göre; zihin bedenle, beden de fiziksel, sosyal ve kültürel çevreyle bütünleşmiş şekilde anlaşılmalıdır. Gerçeklik yalnızca basitçe var olmaz, aynı zamanda doğamız gereği sürekli olarak uğradığımız değişimler kanalıyla işlenir. Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty’nin Algı Fenomenolojisi kitabında (Phenomenology of Perception) (1945) yazdığı gibi, “Beden, bir dünyaya sahip olabilmek için en önemli aracımızdır.”

Nörobilimciler arasında, beynin sadece uyarıları algılayan ve onlara tepki veren pasif bir organ olarak görülmesindense, bir çıkarım makinesi olduğu düşüncesi giderek daha da yaygınlaşmaktadır. Beyin, hayatta kalma şansını en yüksek seviyeye çıkarmak için etrafta neler olup bittiğini anlamaya ve neler olabileceği hakkında tahminler yürütmeye çalışır. Fakat beden, yukarıdan aşağıya basit bir şekilde kontrol edilmez. Bunun yerine, dünya algımızı oluşturmak için, bedenin algıladığı sinyaller beynin çıkarımlarıyla sürekli olarak birleştirilir. Bir kapının çarptığını duyduğunuzu hayal edin. Eğer tam da bu sırada bir korku filmi izliyorsanız, bir hırsız girdiğini hayal etme olasılığınız, bu sırada sakin bir müzik dinleyen birisinin bunu hayal etme olasılığından daha fazladır. Bu çıkarımı yaparsınız (ki yapmamanız pek olası değildir) çünkü bu öngörü, hızlı kalp atışınızla kapıdan çıkan sesin arasında bir anlam bütünlüğü oluşturur.

Bu süreçlerin ırkçılık olgusuyla tam olarak nasıl ilişkili olabileceği hakkında henüz pek bir şey bilmiyoruz. Ancak artık araştırma konusunun ne olması gerektiği hakkında önerilerimiz var. İnsan davranışının tahmin yürütmeye dayalı olduğu düşüncesinden hareketle, algının inanca düşündüğümüzden çok daha yakın durduğu ve inançla çok daha fazla bütünleştiği yargısına varılır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, duygusal işlemleme ve karar vermekten öz farkındalığa kadar birçok alanda, içsel sinyallerin etkisini vurgular. Örneğin, korkutucu uyarıcılara kalp atışları sırasında değil de kalp atışlarının arasında maruz kalındığında, bunların daha fazla korku uyandırdığı sonucuna varılmıştır.

Londra Üniversitesi Royal Holloway’deki laboratuvarımda, kalple ilişkili döngülerin ırksal önyargılarda bir değişim yaratıp yaratmadığını test etmeye karar verdik. Kalp, vücudun genel “uyarılma” seviyesinin çevrede olup bitenlerle ne ölçüde uyumlu olduğu hakkında, beyni sürekli olarak bilgilendirir. “Arteryel baroreseptör” olarak bilinen sensörler, kalp atışı sırasında kalp duvarındaki basınç değişimini algılar ve beyne bir mesaj gönderir. Bu sensörler kalp atışları arasında ise sessiz kalırlar. Bu tür içsel veriler, beynin duygusal ve motivasyonel olaylarla ilgili bölgelerinden önce, ilk olarak beyin sapında kodlanır. Beyin ise bu uyarıya, organizmanın kendisini dengede tutabilmesine yardımcı olmaya çalışarak karşılık verir. Eğer beyne kalp atış hızının arttığını belirten sinyaller ulaşırsa, beyin bu durumun olası nedenlerine dair tahminler üretecek ve kalbi sakinleştirmek için neler yapabileceğini araştıracaktır. O halde kalp ile beyin arasında süregelen diyalog, beynin bedeni nasıl temsil ettiğine dair temel oluşturur ve dış çevre hakkında farkındalık yaratır.

Biz deneylerimizde, polis memurlarının ani verdikleri kararlara benzeyen “birinci şahıs nişancının vazifesi” olarak bilinen bir yöntem kullandık. Bu yöntemde, katılımcılara elinde silah veya telefon tutan siyahi veya beyaz bir adam gösterilmekte ve katılımcıların algıladıkları tehdit seviyelerine göre ateş edip etmeyeceklerine karar vermeleri gerekmektedir. Önceki çalışmalarda katılımcıların silahsız bir siyahi bireyi vurma olasılığının, beyaz birisini vurma olasılığına göre çok daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir.

Fakat bu deneyde, uyarıcıları kalp atışı sırasında ya da kalp atışları arasında sunulacak şekilde zamanladık. Kayda değer bir şekilde, yanlış tanımlamaların çoğu, siyahi birini görmenin kalp atışıyla eş zamanlı gerçekleştiği durumda yapıldı. Telefonların silah olarak algılandığı yanlış tanımlamaların sayısı ise ortalamaya göre %10 arttı. Testin farklı bir versiyonunda, “silah tanımlama görevi” olarak bilinen bir yöntem kullandık. Beyaz veya siyah bir yüz ve ardından bir silah veya zararsız bir nesne resmi sunularak, katılımcılardan nesneyi olabildiğince çabuk sınıflandırmaları istendi. Zararsız nesneler kalp atışı sırasında ve siyahi birinin resmiyle sunulduğunda, yanlış tanımlamalar %20 arttı.

Öte yandan, her iki örnekte de yargılama kalp atışları arasında gerçekleştiğinde, tepkinin beyaz veya siyahi birine verildiğine bakılmaksızın, insanların doğru tanımlamalarında hiçbir farklılık gözlemlenmedi. Anlaşılan o ki, kalıplaşmış tehdit algılarının kalpten beyne giden sinyallerle eş zamanlı olması, masum bir nesnenin bile tehlikeli olarak algılanabilme olasılığını arttırır.

Irksal önyargının sadece bir düşünce şekli hatta yaygın bir kültürel norm olarak değil, aynı zamanda bedenin fizyolojik değişimlerinin bir parçası olduğu düşüncesi oldukça şaşırtıcıdır. Kalp ile beyin arasındaki diyalog kan basıncını ve kalp atış hızını düzenlemenin yanı sıra, olaylara karşılık gösterilen davranışı etkilemekte ve güçlendirmekte de çok önemli rol oynar. Bu nedenle, beynin “savaş ya da kaç” tepkilerinde kardiyovasküler sistemdeki değişiklikler, bedeni bir sonraki eylem için hazırlar. Fakat beyin her ne kadar olacakları öngörebiliyor olsa bile, bu tahminler yanlış olabilir. Bulgularımız, ırksal ve muhtemelen diğer kalıpyargıların, tehditlerle başa çıkmak için evrimleşmiş bedensel mekanizmaları ne ölçüde ele geçirdiğini göstermiştir.

Boston’daki Northeastern Üniversitesinde psikolog Lisa Barrett Feldman, beynin dünyayı beden aracılığıyla nasıl algıladığını tanımlamak için “hissi gerçeklik” terimini buldu. Irksal önyargının arkasında gizlenen nörolojik mekanizmaları daha iyi anlayabilirsek, belki de bu davranışı düzeltme şansımız artar. Bu düşünce, iyimser olmak için bir neden teşkil ediyor. Ancak bu incelemenin acımasız bir tarafı da var. Kim olduğumuzu belirleyen yapılar aynı zamanda bedenimizi ve hatta belki de en temel algılarımızı da şekillendirir. Belki de baktığımız telefonun silah olduğunu sanmıyoruz; onu gerçekten bir silah olarak görebiliyoruz. Irkçılık, her gün kaleme alınmakla veya siyasi mesajlarla, toplumların basitçe üstesinden gelebilecekleri bir şey olmayabilir. Bedenlenmiş gerçeklerimizle yerleşik inançlarımız arasında bir bütünlük oluşturmak için, daha radikal bir fizyolojik eğitim gerekebilir.

Öğrenilmiş Bir Dil Olarak Müzik — Ayşe Nur Genç

18/10/2020

Ayşe Nur Genç, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu. Şimdilerde nörogörüntüleme yöntemleriyle kullanıcı ve tüketici araştırmaları yürüten bir şirkette çalışıyor. Dil-düşünce ilişkisi, müzik algısı ve özne-nesne

Read More »

Bilişsel Nörobilim Perspektifinden Travma — Feyzanur Polat

18/01/2023

Feyzanur Polat, Marmara Üniversitesi Psikoloji son sınıf öğrencisi, yüksek lisansını nöropsikoloji veya bilişsel nörobilim üzerine yapmak istiyor. Travmanın kişinin beden reaksiyonları, zihinsel süreçleri ve algısı

Read More »

Cem Bozşahin ile Röportaj — CogIST

15/02/2024

Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

Event Submission

Manuscript Submission

Privacy Policy

Distance Sales Agreement

Course Participation Agreement

Feedback Survey

Instagram Twitter Linkedin Youtube