Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları ve profesyonel hayatlarına ilişkin röportajlar gerçekleştiriyor ve yine aynı başlıkta yayınlıyoruz. Akademide, sanatta ve fikir camiasının belki de her kolunda, düşünüyoruz ki fikirler yaşamla dolayımlıdır.
Dr. Aykut Erdem Koç Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde, Dr. Erkut Erdem ise Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde akademisyenler. Çalışmalarının odağında bilgisayar görmesi ve makine öğrenmesi bulunuyor.
C: CogIST
A: Aykut Erdem
E: Erkut Erdem
C: Öncelikle üniversite öncesi eğitim hayatınızdan, öngençliğinizden bahseder misiniz, sizi tanımak adına?
A: Üniversiteye kadar, il olmadan önce Zonguldak’ın bir ilçesi olan Karabük’teydik. Bütün ilkokul, ortaokul ve lise hayatımız Karabük’te geçti. Ne kadar bilginiz var Karabük hakkında bilmiyorum ama Karabük’te bir demir çelik fabrikası var. Aslında cumhuriyet projesi olarak doğmuş bir kent. Babamız demir çelik fabrikasında çalışıyordu. Bundan dolayı çocukluğumuz lojmanlarda geçti. Büyürken çevremizde çok farklı disiplinlerden (mühendis, mimar, veteriner, vb.) çoğu farklı özgeçmişlere sahip aileler vardı. Babamız da veteriner hekimdi.
E: Karabük, normalde küçücük bir yerken bir anda ortaya çıkan bir kent ama fabrika sayesinde iyi bir yapılanmaya sahip olmuş. Aykut ile birlikte TED Karabük Koleji mezunuyuz. Yanlış bilmiyorsam Ankara’dan sonra açılan ikinci TED koleji. Bu nedenle geçmişinden gelen bir eğitime önem verme durumu var. Hem ilkokulda hem de ortaokuldaki hocalarımız da çok iyi hocalardı. Biyoloji, fizik ve kimya derslerimize giren hocalarımızin hepsi ODTÜ mezunlarıydı. Gayet iyi bir eğitim aldık. Kentin o kozmopolit yapısı da farklı imkanlar sunuyordu. Bizim zamanımızdaki durum ile şu anki durum arasındaki farkı bilmiyoruz ama cumhuriyet projesi olan fabrikayla birlikte çok farklı sosyal etkinlikler de düzenlenirdi. Çok farklı lokaller vardı; memurlar kulübü, işçiler kulübü vb. İşçisinden mühendisine herkes çocuklarının eğitimine çok önem veriyordu. Aykut ve ben de bilgisayar mühendisliğinden mezunuz. Çok küçük yaştan itibaren bilgisayarla ilgilenmeye başlamışız. Hatta bunla alakalı babamın bir anısı var. Biz okumaya başlamadan önce önümüze bilgisayar koymuş. Kendisi kodlar yazıp, biz bir tuşa bastığımızda oradaki program çalıştığı zaman ekranda çıkan şeyleri görüp çok mutlu olurmuşuz. Biz hatırlamıyoruz tabii o zamanları ama babam hep anlatır durur. Aslında o zamanlardan beri bilime merakımız vardı diyebiliriz. Lise arkadaşlarımız bile yıllıklarımıza “iyi bir bilim insanı olacaklarına eminiz” gibi şeyler yazmışlardı.
A: Biraz önce lojmanda büyüdük dedik. Şu an büyük şehirlerde yaşıyoruz ama o zamana göre yapılaşması düzgün bir şehirdi. Erkut’un bahsettiği cumhuriyet projesi de aslında oradan doğuyor. Farklı, çok yüksek katlı olmayan, bahçesi olan evlerde yaşıyorduk. Hayatımızın bir tarafı bilgisayarda zaman geçirmek iken bir tarafı da mahalledeki arkadaşlarımızla sosyalleşmekti. Şimdi büyük şehirlere yaşayan çocuklara baktığımda evin dışında sosyalleşecek ortamları olmadığını görüyorum. Mesela mahalledeki arkadaşlarımızla etrafta bulduğumuz böceklerle küçük biyoloji deneyleri bile yapardık. Güzel bir çocukluk geçirdik. Dönüp bakınca “gerçekten güzel günlerdi” diye anıyoruz Erkut’la.
C: Üniversitede bu bölümü ve/ya üniversiteyi seçmeniz nasıl gerçekleşti, neden bilgisayar mühendisliği, neden ODTÜ?
E: Bizim zamanlarda ÖSS, ÖYS sınavları vardı. Orada biraz şanslıydık diyebilirim. Şimdinin aksine o zamanlarda tercihleri sınava girmeden önce yapıyordunuz. Ankara’da akrabalarımız vardı. Dolayısıyla Ankara’ya karşı zaten bir yakınlığımız vardı. Bundan dolayı tercihlerimiz hep Ankara’daki üniversitelerden oluşuyordu. Bilkent vardı, ODTÜ vardı. Açıkçası çok fazla tercih yapmamıştık.
A: Temelde iki tercihimiz vardı. Biri bilgisayar mühendisliği ve diğeriyse, o zamanlar daha popüler olan, moleküler biyoloji ve genetikti. Erkut’un dediği gibi, puanımız açıklandığında ikimiz de ODTÜ bilgisayar mühendisliğine yerleşmiş olduk. Sınavdan önce tercih yapılmasına rağmen ikimizin de aynı yeri kazanması büyük bir şanstı. Belki birimiz sınavda bir soruyu farklı cevaplamış olsaydı farklı bölümlerde hatta belki farklı okullarda olabilirdik.
C: Hocam biz eğitim hayatında üniversitenin belirleyici olmasa da bir ölçüde etkili olduğunu düşünüyoruz, kişinin entelektüel ve belki de kariyer gelişiminde, vizyonuna katkısında vs… Bu bağlamda kendi okulunuzu, bölümünüzü o dönem açısından nasıl değerlendirirsiniz? ODTÜ’de okumak sizi başka okullarda okumaktan farklı olarak nasıl etkilemiş olabilir?
A: O zamanlar bilgisayarın yeni yeni yaygınlaştığı bir dönemdi. İnternet yeni gelmişti. Dolayısıyla üniversiteye başladığımızda her ne kadar bizim bilgisayara bir tanışıklığımız olsa da bir grup arkadaşımız o güne kadar bilgisayar görmemişti bile. Lisans eğitimi açısından ODTÜ bilgisayar mühendisliği bölümü zor bir bölümdür. Uykusuz geceleriniz olur. Hayatınız dur durak bilmeden ödev yaparak geçer. Bunun yanı sıra, sürekli ders çalışıyor olmak ve arkadaşlarınızla birlikte bir arada olmak, herkesin birbirini tanıdığı ve birbirine destek olduğu güzel bir ortamın oluşmasını sağladı. Bu 4 yıl boyunca hem bölümümüzü hem ODTÜ’yü gerçekten çok sevdik. Zaten yüksek lisans ve doktorada da ODTÜ’den kopamayışımızın temel nedeni biraz bunlar oldu.
E: İkiz olmanın bir getirisi olarak üniversite sınavına hazırlanırken de ödevleri yaparken de birlikte çalışmıştık. Haliyle bu duruma çok alışmıştık. Ayrılmamış olmamız da bir bakıma bize fayda sağlamış olabilir. Sonuçta, üniversite yeni bir ortam ve liseden de çok farklı. Yanınızda sürekli destek sağlayacak birinin olması çok büyük bir fark aslında. Bilgisayar mühendisliği bölümü Türkiye’de ilk ODTÜ ve Hacettepe ile birlikte açılmıştı. Çok iyi bir eğitim aldık. Eğitimin yanı sıra sosyal ortam da çok iyiydi. Sınıfça bir bütün olabiliyorduk. Herkes birbirini tanırdı. Opera, tiyatro gibi sosyal etkinliklere hep birlikte giderdik.
A: Hatırlıyorum, arkadaşlarla birlikte “Keşke bu mezuniyetini de biraz erteletsek’’ gibi konuşmalar olmuştu. Tabii bu durumlar Ankara-İstanbul farkı da olabilir. Ancak İstanbul’da yaşamadığımız için çok da büyük sözler etmiş olmayayım. Ama bir yerde “İstanbul’da insanlar denize bakar, Ankara’da insanlar birbirlerinin yüzlerine bakar.’’ diye bir söz okumuştum. Erkut’un bahsettiği o yakın, iyi dostluklar hem öğretim hayatı boyunca hem de sonrasında insana önemli bir destek oluyor.
C: Şahsen ben hep İstanbul’da yaşadım. Ama son birkaç yılda belli sebeplerden ötürü Ankara’ya gidip geldim. Daha sonrasında, İstanbul’un tam bir metropole evrildiğini fark ettim. Öznel bir yorum olacak ama Ankara’daki sosyal hayatın daha farklı olduğunu düşünmeye başladım. İstanbul’da yaşamadınız ama sizce İstanbul-Ankara arasında böyle farklar var mı? Varsa farkları hakkında yorumlarınız nelerdir?
A: İstanbul’da trafik çok büyük bir sorun. Bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak bile aslında baya çetrefilli. Buna karşın Ankara’da ulaşım daha rahat, hele arabanız varsa. Ama yapılaşmanın çarpıklığından dolayı artık Ankara’ya da ‘’İstanbullaşmaya’’ başladı diyoruz. Ama o zamanlar telefon olmadığı için belli buluşma yerleri vardı. Mesela arkadaşlarınızı beklerken bir kitabevine, genellikle de Dost Kitabevi’ne geçip beklerdiniz. Kendi özelimde dediklerine katılıyorum. Ankara’da arkadaşlarla birlikte bir şeyler yapmak çok daha kolay.
C: Çevremizdeki bilgisayar mühendisliği okuyan arkadaşlarımıza baktığımızda, sizin de bahsettiğiniz gibi ödevlerin altında ezilirken bilime olan ilgileri tamamen bitiyor, dolayısıyla daha çok mühendislik ve mesleki kaygılara kapıldıklarını gözlemliyoruz. Sizin için böyle bir şey söz konusu olmamış gördüğümüz kadarıyla ama bu konuda yorumlarınız var mıdır?
A: Bu biraz kişiye bağlı bir durum bence. Şu anki durumu bilemem ama bizim lisans eğitimi sırasında biz lisans eğitimi olarak dünya seviyesinde bir eğitim aldık diyebilirim. Ama o oranda da lisans seviyesinde araştırmayı yönlendirme konusunda zayıftı. Bence bunun sebebi hocalar değil de derslerin tanımları ve derslerin içeriklerinin biraz eksik olmasıydı. Çok iyi bir altyapıyı, çok iyi bir bilgiyi öğrencilere sunuyordu ama daha lisans öğrencisi iken araştırmaya yönlendirme, bir araştırma projesine katılmaya teşvik etme anlamında imkanlar vermiyordu.
E: ODTÜ’de araştırma laboratuvarlarımız vardır. İlginiz doğrultusunda da lisans zamanında kapılarını aşındırmaya başlarsınız. Biz de Aykut’la birlikte biraz daha görsel problemlere ilgi duyduğumuzdan dolayı görüntü işleme ve örüntü tanıma laboratuvarına yönelmiştik. Lisansta daha bitirme projesini yaparken, onun öncesinde de biraz bilgisayar grafiği ile ilgileniyorduk, oradaki araştırmalara gidip gelmeye başlamıştık. Sanırım o da bir lisans öğrencisine belli bir şeylere daha farklı bir gözle bakma olanağı sunuyor. Standart mühendislik eğitimini alırken Aykut’tun belirttiği gibi aslında belli bir altyapı sağlanıyor. Problemlere sistematik olarak nasıl bir çözüm geliştirmeniz gerektiğini görüyorsunuz. Bahsettiğim bu labların cumartesi günleri lab toplantıları olurdu. Hatta hocalarımızdan bazıları, diğer asistan arkadaşlar ile birlikte bir sosyal ortam oluşurdu. Oraya gidip gelirdik. Bazen yüksek lisans, doktora öğrencileri bazen başka bölümlerden hocalar kendi yaptıkları çalışmaları oradakilere sunarlardı. Biraz Bizim Türkiye’de kalmayı tercih etmemizin bir sebebi de o ortamın çok hoşumuza gitmesiydi. Yani gerçekten hem bir aile ortamı vardı hem de insanlar merak ettikleri problemler üzerinde bir şeyler yapıyorlar ve yaptıklarını da diğer insanlarla paylaşıyorlardı. Onu görmek insana farklılık katıyor. Ama tabii 100 öğrenci arasından kaç tanesinin böyle bir imkânı var ya da bunu kaç tanesi kovalıyordur o yoğun eğitim müfredatı içerisinde, bu ayrı bir soru. Aykut’un dediği gibi belki derslerde de öğrencileri bu tarz araştırmalara da yönlendirebilecek şeyler yapılmalı. Ben Hacettepe’deyim. Aykut’la birlikte Hacettepe’de böyle bir program başlattık. Lisans öğrencilerinin mezun olmadan bir araştırma projesi kapsamında öğretim üyeleri ile ortak bire bir çalışma imkânı sunan bir ortam oluşturduk. Bildiğim kadarıyla ODTÜ’de bizden sonra benzer formatlı lisans araştırma dersi gibi dersler tanımladı. Diğer üniversitelerde de aslında benzer dersler var. Bizim zamanımızda yoktu. Onun eksikliğini hissetmiştik. Bahsettiğim gibi ancak 4. Sınıfta bitirme projesi vasıtasıyla bir araştırma grubuna girerek gerçekleştirmiştik. Bence öğrenci açısından da önemli bir konu. Ayrıca ben, zorlanmadan bir şey öğrenmenin çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Şimdi biraz kapının öteki tarafına geçtiğimiz için Aykut’la birlikte, öğrenci bakış açısının ve hocanın bakış açısının biraz daha farklı olduğunun farkındayız. Ben kendi derslerimde de öğrencilerime hep söylerim, bir derste çok zorlanmadan geçiyorsanız o ders size çok bir şey katmıyordur. Derslerin sizi biraz zorlaması lazım ki yeni bir şeyler öğrendiğinizi de aslında hissedebilin. Bu bağlamda, öğrencilerim herhalde yıllar sonra geri dönüp baktıklarında o eğitimin zorlu olmasının onlara aslında ne derece pozitif katkı sağladığını da eminim fark edeceklerdir.
C: Daha sonrasında yüksek lisans ve doktoranızı da ODTÜ’de yaptığınızı görüyoruz. Bu süreçten, araştırma alanlarınızdan ve neleri incelediğinizden biraz bahsedebilir misiniz?
E: Biraz önce de bahsettiğimiz görüntü işleme ve örüntü tanıma laboratuvarında bulunduk. Aslında biz başta, 3. sınıftayken, bilgisayar grafiklerine ilgi duyuyorduk. Bu konuda bir bitirme projesi yapmayı planlıyorduk. Bir hocamızın da katkı sağladığı ODTÜ MODSİMMER Araştırma labında yaz stajımızı yapmıştık. Ondan sonra hocamız bölümden ayrılmaya karar verdi. Ayrılırken de bize ‘’Benim yerime Volkan Atalay ile konuşursanız sizin için projeyi o devralır ve istediğiniz gibi gerçekleştirebilirsiniz.’’ dedi. Aslında o sayede bizim hayat akışımız da biraz değişmiş oldu. Onun öncesinde görüntü işleme (image processing) ve bilgisayarla görme (computer vision) hakkında çok bilgi sahibi değildik. O değişiklikle birlikte daha bir merak duymaya başladık.
A: Belki bilgisayar grafiği ile bilgisayarla görme farkına değinebiliriz. Aslında birbirlerinin tam tersi problemleri ele alan iki farklı alan. Bilgisayar grafiğinde, bilgisayar oyunları veya Hollywood filmlerindeki özel efektler gibi, siz bir şeyi sıfırdan olabildiğince gerçekçi bir halde ortaya koymaya çalışıyorsunuz. Sıfırdan bir gerçeklik yaratılıyor. Bilgisayarlı görmede bu sefer bizim gözlerimizle gördüğümüz bir gerçeklik var. Biz acaba bundan nasıl makinalara anlamlar çıkartabilecekleri bir yeti kazandırabiliriz konusu ele alınıyor, bu anlamda tam tersi problemler. Çok da böyle birbirlerinden 180 derece farklı şeyler değil aslında. Ama Erkut’un dediği gibi içine girince hayatımızın şekillenmesi konusunda bir şans faktörü de oldu. Bizim dönemimizde bazı arkadaşlarımız doktoralarını yurtdışında yapmaya gittiler. Tekrar ikizlik vurgusu yapacağım ama üniversite sınavında ODTÜ’yü kazanıp da ayrılmayınca aynı okula başvurup Amerika’da aynı kentte aynı okulda okumak o kadar da kolay olmayabilirdi. Zaten ODTÜ’den de çok memnunduk, mutluyduk. Burada devam edelim kararını vermemizin temel sebeplerinden biri Erkut’la ayrılmama isteğimizdi. Daha sonra yüksek lisansta Erkut’un araştırma konusu birazcık daha bilgisayar grafiğine yakın bir konuydu. O zaman tez danışmanımız Volkan (Atalay) Hoca TÜBİTAK’tan bir proje almıştı ve Erkut’un konusu o oldu. Benimkisi birazcık daha farklıydı. Bilkent’ten Enis (Çetin) Hoca’nın de dahil olduğu insan-makine etkileşimi üzerine yüksek lisans tezimi yaptım. Ardından da doktoraya başladık. Doktorada aynı hocayla çalıştık; Sibel Tarı. Orda da “Hocam sizinle doktora yapmak istiyoruz” şeklinde bahsettiğimizde Sibel hoca ilk olarak “Tamam ama tek bir şartla kabul ederim. İkiniz birbirinizden oldukça farklı konularda tez yapacaksınız ki doktoralarınızı aldıktan sonra başvuru yaparken aranızdaki ayrım daha net bir şekilde ortaya çıksın.” diye uyarmıştı. Böylece ben doktoram boyunca şekil algısı üzerine çalıştım.
E: Aslında tez ve doktoramda incelediğim sistem alt-orta ve üst-düzey görme problemleri, onların yapay öğrenme ya da bilgisayarlı görme alanlarındaki karşılıkları olan süreçlerdi. Alt düzey görüntü filtreleme ya da kenar bulma gibi süreçler, ikinci aşamada bu kenarların gruplanması var. Üst aşamada daha anlamsal çıkarımlar yapabilmesi, nesneleri tespit etme, görselleri sınıflandırma gibi. O zamanlar benim ilgim daha çok bu ilk ve orta düzey yani en basit filtreleme ve gruplandırma problemlerinde bağlam bilgisinin etkisini incelemek üzerine oldu. O zamanki genel görüş görme sistemimizin tamamen alt düzey ipuçlarından üst düzey çıkarımlara doğru bilginin tek taraflı akışıyla gerçekleşen bir yapı izlediği mantığı üzerine kuruluydu. Bilgisayarlarda da benzer şeyler takip ediliyor, bunların hepsi aslında ayrı ayrı işlemler ayrı ayrı problemler olarak ele alınıyor ve birbirleriyle etkileşimleri minimum düzeyde görülüyordu. Ama benim doktoramı yaptığım zamanlarda “alt düzey problemlerden, üst düzey problemlerden bahsediyoruz ama bizim görme sistemimiz çok karmaşık bir yapıda” gibi şeyler de söylenmeye başlanmıştı. Dolayısıyla üst düzey bilgi de en basit diye düşündüğünüz bir filtreleme problemine bile çok ciddi katkılar sunabilir. Oradaki geri bildirim döngüleri bizim algımızı baştan aşağı değiştiriyor. Tezimde benzer bağlamsal bilgileri, ki bunlar üst düzey ya da biraz daha alt düzey olabilir, problemlerin çözümünde kullanabilir miyim gibi bir soru üzerinden yürüttüm. Mesela görüntü bölütleme problemi vardır, bir görüntüyü anlamlı alanlara ayırmak. Acaba bir üst düzey bilgi olarak, bir şekil bilgisi varsa o şekil bilgisini, işlemlere nasıl yedirirsiniz ki daha doğru çıkarımlar yapabilen algoritmalar geliştirebilesiniz. Özetle bu konu üzerine gitmiş oldum.
A: Biraz önce de bahsetmiştim, Erkut’la çalışmalarımız farklı olsun istemişti hocamız. Benimki biraz üst düzey bir problemdi dolayısıyla. Bir bakıma gene birbirimizi biraz tamamlamış olduk. Ben, yapısal gösterimlerin bu tarz bir üst seviye problemlerde kullanılmasını çalıştım. Kendime seçtiğim konu şekil tanımaydı. Onun üzerinde çalıştım. Sorunuza yönelik de herhalde bizi, şu anki bakış açımızı şekillendirme açısından en çok etkileyen, Sibel hocadan aldığımız hesaplamalı görme (computational vision) dersi oldu. O dersin daha ilk haftasında David Marr’ın kitabından bahsetmişti. David Marr aslında bu tarz hesaplamalı yaklaşımları bilgisayarlı görmeye ilk getiren en önemli isimlerin başında geliyor. Bilgisayar bilimine bakacak olursak biraz da empirik bir bilim dalı. Çünkü her şey program kodu yazma üzerine kurulu olduğu için, yazıyorsunuz programınızı neticede çalışıyor veya çalışmıyor. Ama buradaki David Marr’ın bakış açısı aslında her şeyin teori ile başladığı ve ancak teoriniz doğruysa bunun üzerine bir şeyleri inşa ederek doğru yola gidebileceğinizdi. Herhalde bu, doktoramızın başında bilgisayarla görmeye bakışımızı değiştiren ilk husus oldu.
C: Sıkça etrafımızda gördüğümüz yüksek lisans ve doktorada akademiden soğuma olgusu var. “Ben böyle hayal etmemiştim” deyip akademiden ayrılmayı düşünen ya da bunu bir süre düşünüp sonra devam eden kimseler oluyor. Sizin böyle bir döneminiz oldu mu?
A: Bizim bu konuda avantajımız, araştırma görevlisi olarak ODTÜ’de aynı anda hem yüksek lisansımızı hem de doktoramızı yapmamızdı. Hoca olarak bakınca birçok üniversitede öğrencilerin büyük çoğunluğunun aslında hem çalışıp hem de master/doktora yaptıklarını görüyorum. Bence bu dediğin biraz bununla ilişkili. Çünkü öğrencilerimizden de bunu görüyoruz. Bir öğrenci tüm gün boyu şirkette bir işte çalışıyor, tezine ise anca eve gidip biraz dinlendikten sonra vakit ayırabiliyor. Bu o kadar zor bir şey ki. Bu süreci etkileyen bazı şeyler var. Birincisi; bu süreçte sizin motivasyonunuzu asla kaybetmemeniz gerekiyor. İkincisi; işyerindeki çalıştığınız konular kendinize seçtiğiniz tezin konusuyla çok benzerlik göstermiyor olabilir. Ki bilgisayar mühendisi öğrencilerinden bahsedecek olursak birbirlerinden çok farklı dünyalardan söz ediyoruz. Ama tabii ki öğrencilerde sürekli tezimi tamamlayabilecek miyim kaygısı oluyor. Özellikle günümüzde bunların yanı sıra, birçok üniversitede mezuniyet için yayın şartları gibi farklı şartlar getirildi. Bunlar da tabi öğrencilerin kaygılarını tetikleyici faktörler.
E: Bizim hiç akademiden ayrılalım diye düşündüğümüz bir dönemimiz olmadı. Aklımıza endüstride çalışma fikri hiç gelmedi. Staj sırasında endüstriyi deneyimleme imkânımız olmuştu ama akademik ortam bizim daha çok hoşumuza gidiyordu. Bunun sebeplerinden bazıları, merak duyduğunuz konu üzerinde çalışmamız, bunları öğrencilere anlatmamızdı. Tabii ki, bizim araştırma görevlisi olan arkadaşlarımızdan da ayrılanlar olmuştu. Biraz şanslıydık galiba, merak duygumuzu hiç kaybetmedik.
C: Bu araştırma görevliliği esnasında ayrılanlar üzerine şunu sormak istiyorum. Felsefe, dilbilim gibi özel sektör ilişkisi çok daha zayıf olan bölümlerde akademiyi bırakıp özel sektöre kanalize olmak çok daha zor oluyor. Yani ya hep ya hiç durumu söz konusu. Bahsettiğiniz ayrılanlar akademiden vazgeçip özel sektöre kayanlar mıydı? Bir de anladığım kadarıyla olmamış ama bu tarz özel sektörden gelen teklifler olduğunda hiç özel sektör-akademi karmaşası yaşadınız mı?
A: Erkut’un dediği gibi biz endüstriyi hiç düşünmedik. Bizim bölümün tanıtımlarında falan da bahsedilen bir şey vardır, bilgisayar mühendisleri teklifler nedeniyle durmadan şirket değiştirir. Bir şirkette kalıp çalışma süreleri diğer mesleklere göre çok azdır. Benim bakınca burada gördüğüm şey şu ki, maddiyatı bir kenara koyacak olursak, insan mutlu olduğu yerden ayrılmayı çok da istemiyor. Değişimin bu kadar çok olmasının sebebi de aslında artık belli şeyler o kadar çok rutine oturmuş oluyor ki orada yaptığı işlerden sıkılıyor o mühendisler. Ondan sonra bir başka işe geçip yeni bir heyecan yaşamayı bekliyorlar. Bizim için akademinin en büyük çekiciliği, gerçekten hangi konuyu merak ediyorsak çalışabilmemiz. Şimdi hoca olunca, beraber çalışabilecek bir öğrenci de bulmuşsak hele, gerçekten de istediğimiz konuları çalışıyoruz, ilgimizi çeken bir konudan öbürüne atlıyoruz. Sürekli yeni şeyler öğreniyoruz, sürekli kendimizi geliştiriyoruz. Geçmişte öğrendiğin bilgiler de kesinlikle yok olmuyor. Oradaki öğrendiğin edindiğin bilgi bir başka problemde de işine yarıyor. Özellikle de o aradaki bağları düzgün kurabiliyorsa insan, onları alıp hemen aktarabiliyor. O yüzden endüstriye geçmek aklımızın köşesinden dahi geçmedi.
C: Sizin bahsettiğiniz bir noktaya dönmek istiyorum. David Marr ile doğrudan ilişkili değil ama aynı paradigmanın tartışma konusu olan bir mesele hakkında soru yöneltmek istiyorum. Son zamanlarda tartışmalara şahit olduğumuz bir konu olarak bilgisayar bilimi ve nörobilimin problemlere yaklaşırken hangisini esas almak gerekliliği hep bir çatışıyor gibi. Yani daha computational (hesaplamalı) mı olmalı yoksa biyolojik düzenlilikleri daha fazla mı dikkate almalıyız. Problemlere nasıl yaklaşmalıyız?
E: David Marr çok erken yaşta ölüyor. Bizim alanda önemli olan “Vision” adındaki kitabı anca öldükten sonra basılabiliyor. Belki biraz daha uzun yaşasa daha farklı tarafa da kayabilirdi. Bence hiçbir düşünceye olduğu gibi körü körüne tutunmak durumunda değiliz. Biz insanlar her ne kadar şu anda yavaşladı gibi gözükse de sürekli evrim geçiyoruz. Fikirlerin de o tarz bir sürekli değişime uğraması gerektiğini, giderek daha doğru taraftan algılanması gerektiğini düşünenlerdenim. Örneğin bilgisayar bilimlerinde bile David Marr’ın öne sürdüğü hesaplamalı modellemenin eksiklikleri son yıllarda konuşulmaya başlandı. Bizim alanının en itici gücünü yapay zekâ uygulamaları oluşturuyor. Aslında yapay zekâ uygulamaları derken de birçok kişi yapay öğrenme çözümlerinden bahsediyor ama David Marr’ın bakış açısında ‘öğrenme’ çok önemli bir yer tutmaz. Biraz önce bahsettiğim gibi o perspektife göre, alt düzeyden üste doğru kayan bir bilgi akışı vardır. Her bir süreç ayrı ayrı modellenmelidir, belki bazı süreçlerin çıktısı ötekilerin girdisi olabilir. Yapay öğrenmede de bahsettiğimiz derin ağ modelleri arka planda yapay sinir ağlarına dayanıyor gibi gözükse de bizim sinir sistemimizin nasıl çalıştığı konusunda da çok fikir sahibi değiliz. Onları anlamakta zaten eksik kalıyoruz. Bunun üzerine bir de matematiksel modellerini oluşturmak… Gördüğümüz birkaç yaklaşımla bir yaklaşığını (approximation) gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Biz insanlar aslında her an bir şeyleri öğreniyoruz. Beynimimizin plastisitesi var. Bir bölge belki zarar görmüş olabilir ama ondan sonra geri kalan kısımlarıyla o yetiyi tekrardan kazanabilir. Ama bu bahsettiğim hesaplamalı modellerle nasıl modellenebilir, nasıl gerçekleştirilebilir? Bunlar da şu anda açık olan noktalar. Aykut da ben de aslında her ikisinin pozitif yönleri varsa yararlanabileceğimizi düşünüyorum. Yararlanabileceğimiz dediğimizde, bir görsel algı nasıl gerçekleşiyor gibi problemler için nasıl çözümler üretmemiz gerektiği konusunda her iki bakış açısından da yararlanabileceğimizi düşünüyorum.
A: Bilgisayar bilimi mi nörobilim mi dedin. Bence bu Türkiye’deki algıyla ilgili biraz. Birçok bölüm, hatta bölümün içindeki hocalar bile birbirlerinden çok da fazla haberdar değiller. Hangi konularda çalışıyorlar ne gibi araştırmalar yapıyorlar. Hiç bahsetmedik ama doktoramız sırasında ben MIT Erkut’ta UCLA gittiğinde gördüğümüz şey bizdeki gibi bir ne bölüm adlarının ne de konuların birbiriyle çok sıkı duvarlar arasında örülmüş olmadığıydı. Hatta bir hoca iki farklı bölümde birlikte çalışabiliyor. Bu konuyu o anlamda düşünecek olursak, bunları böyle birbirlerinin tezi antitezi gibi değil de Erkut’un da dediği gibi aslında birbirlerinden beslenecek alanlar olarak görmek bence çok daha doğru. Ki geçmişe baktığımızda da hep öyle olmuş. Yapay öğrenmedeki ilk çıkan öğrenme algoritmaları zaten hepsi nörobilim tarafından gelmiş. Onlardan motivasyonla ortaya konan hesaplamalı modeller. Bu zaman içinde de devam ediyor. Bunlar iki yönlü de olabiliyor. Örneğin şu anda benim bizzat çalıştığım bir konu olmasa da heyecanımı çeken bir konu olan hesaplamalı bilişsel nörobilim (computational cognitive neuroscience) adlı bir alan ortaya çıktı. Tam bunların üçünün kesişiminde. Bunları bence birbirlerinin alternatifinden ziyade birbirlerini besleyecek alanlar diye görmek çok daha güzel. Belki getirisi de daha fazla olacak bir yaklaşım gibi düşünüyorum.
C: Dilbilim özelinde benzer tartışmalar oluyor. Orada da bizi şaşırtan şey Amerika’daki okulların çok kutuplaşmış olmasıydı. Yani belli okullarda belli görüşler hakimdir şeklinde. Siz sanki bunun tam tersini söylemiş gibi oldunuz. Dolayısıyla yurtdışı tecrübelerinizi biraz daha açabilir misiniz?
A: Orda da farklı farklı ekoller var. Amerika özelinde konuşursak, günümüzde bir üniversite hoca işe alacaksa ilk baktığı şey tek bir alanda çalışandan ziyade iki farklı alanı kesişiminde çalışan hocaları tercih ediyor. Sizin bahsettiğiniz birazcık ekol meselesi. Bir bölümde hangi hocalar varsa tabii ki yapılmış olan araştırmalara hocaların görüşü yansıyor. Ben spesifik değil de birazcık daha alanlar arasında genel bir kavramdan bahsetmeye çalışıyordum.
E: Aykut’un kastettiği multidisipliner çalışma, farklı alanların birbirlerini destekleyerek çalışması. Türkiye’de o tarz çalışmaları yapmak yurtdışına kıyasla çok daha zor. Çünkü, bölümler kendilerine çok katı duvarlar örmüşler. Yani bir konu çalışacaksan ben çalışırım bir başkası çalışamaz gibi. Bizim alanda da mevcut. Amerika’da doğu yakası batı yakası arasındaki farklar ise zaten bilinen şeyler.
A: Türkiye’de akademide gördüğüm en büyük eksiklik, birbirleri ile ortak çalışma kültürünün o kadar da kuvvetli olmaması. Tabii, kendi gördüğüm örneklerden bahsediyorum. Erkut’la ikiz olmanın verdiği bir avantaj, bütün öğrenim hayatımız boyunca ardından da araştırmalarımızda hep beraber çalıştık. Hep söylenilir, ‘‘Bir artı bir aslında ikiden daha fazla olabilir’’. Ben onun sonuçlarını gördüğümüzü düşünüyorum. Ben biraz daha bu anlamda ifade etmiştim. Genelde çoğu örneğe baktığımızda herkes kendi adımla anılan bir grubu olur, bir hocanın etrafında öğrencileri olur. Bazen bir hocanın yanındaki ofisteki hoca hangi konuda çalıştığının farkında olmuyor. Ben bunun çok büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil dünya çapında da yanlış. Çünkü yurt dışına baktığımızda hep birbirlerinin araştırma olarak desteklerler. Örneğin İtalyanların Amerika’da bile olsa mutlaka İtalya’daki araştırma grupları ile ortak çalışmaları olur. Bence bu biraz daha Türkiye’deki akademide gördüğüm eksiklik gibi geliyor. Zaten Erkut’la başarmaya çalıştığımız bir şey de bu tarz, ikimizin dışında diğer bakış açısına sahip olduğunu bildiğimiz hocalarla çalışmak çok mutlu ediyor.
C: Ayrıca post-doc süreçlerinizde ayrı ayrı ülkelere (İtalya ve Fransa) gidiyorsunuz sanırım, o süreçleri de ele alabilir miyiz? Bu süreçten belki bahsetmek isteyebilirsiniz ve size özel bir soru olarak da; ilk defa ayrı olmanızın ayrı çalışmak durumunda olmamızın bir negatif çıktısını gördünüz mü?
A: Ben doktoramı Erkut’tan 1 ay önce bitirmiştim. Doktoramızda Erkut UCLA’de ben MIT’de bulunmuştum. Ekolden bahsettik, bakacak olursanız biri doğu yakası bir batı yakası. Doktoramız sonrası, Avrupa’da bilim nasıl yapılıyor görmek istedik. Mezuniyetime çok az bir süre kalmışken İtalya’da postdoc ilanları gördüm. Hatta başvuru tarihi de benim mezuniyetimden önceki bir tarihti. Ama oradaki hocayla iletişime geçince bana çalıştığım konuların onların yapmayı planladıklarına benzer olduğunu, gelmek istersem bekleyebileceklerini söyledi. Öyle olunca ben de mezun oldum ve hemen haftasında İtalya’da postdoca başladım. Genel olarak yine Erkut’la yapmaya çalıştığımız şey; bir bilim insanı ne kadar farklı ortam ne kadar farklı araştırma ortamları görebiliyorsa o kadar iyi. Aslında her birinin iyi yanları da kötü yanları da oluyor. Oradan siz de kendinize göre bir yol çiziyorsunuz. Benim açımdan doktora sonrası çalışmalarım teorinin önemini çok daha fazla kavradığım bir dönem oldu. İtalya’da bir buçuk yıl geçirdim. Orada doktora tezime yakın çalışmalar yapacağını sanıyordum ama başka bir konu üzerinde çalıştım.
E: Ben 3–4 ay sonra Paris’e gittim. Ben de farklı bir problem üzerine çalıştım, nesneleri videolarda takip etme problemi. Lisans, lisansüstü ve doktora eğitiminden bahsediyoruz ama keşke herkesin böyle bir imkânı olsa ve bir postdoc yapsa… Çünkü postdoc yaptığınızda size daha fazla sorumluluk biçiliyor. Farklı türleri var ama biz daha çok araştırmacı pozisyonundaydık. Ben görsel takip üzerinde çalıştım ama onu yaparken de doktoramdaki bakış açılarından faydalandım, yani madem bağlamsal bilgi çok önemli, acaba o tarz bir bilgiyi görsel takip tarafında da kullanabilir miyim demiştim. Aslında farklı ipuçlarını kullanarak bir nesneyi takip etmeye çalışıyoruz ama acaba onlar zamana göre değişebilir mi, bağlamın ona etkisi ne olur şeklinde o taraftan bir bakış açısı getirmeye çalıştım. Paris’te 1 yıl kaldım. Ama o 1 yıl bana çok şey kattı. Bir şeyleri kendi başına yapabiliyor olmanın duygusunu hissettiğim oldu. Doktoranız sırasında yine yapıyorsunuz ama araştırma probleminize hocanızla birlikte karar veriyorsunuz. Bir noktada araştırma bağlamında daha olgunluğa erişiyorsunuz ve kendi bakış açısını aktarmanız gerekiyor. Postdocta halihazırda kafanızda bir bakış açısı var ve onu başka bir probleme uygulama imkânı bulup orada da tek başınıza çalışıyorsunuz. En azından ben öyleydim, bu sayede bakış açımı istediğim problemlerin çözümüne yöneltebildim. Bu bana çok şey kattı. Tabii uzak olmanın, yurt dışına gitmenin getirdiği zorluklar oldu. Yeni bir ortama gidiyorsunuz ve oraya alışma zor olabilir. Ben belki biraz daha şanslıydım Paris, gerçekten yaşanılabilesi kentlerden bir tanesi. Hafta içi sürekli araştırma tarafında yoğun bir şekilde çalışıyorsunuz ama ondan sonra hafta sonu çıkıp dolaştığınızda, müzelere gittiğinizde, kitapçılara uğradığınızda kendinizi çok farklı bir ortamda bulabiliyorsunuz. Aralarda Aykut geliyordu, ben Venedik’e Aykut’un yanına gidiyordum. O yüzden o bir yıl gayet güzel geçti. Giderken de biz daha çok yurtdışında değil de Türkiye’ye döneriz bakış açısına sahiptik. Onun da bir etkisi olmuş olabilir. 1–1.5 yıl ayrı kalacağız ama ondan sonra bir şekilde tekrar bir araya geliriz diye düşünüyorduk. Onun da çünkü garantisi yoktu ama işte döndükten sonra da ayrılmadık. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladık.
C: Tez aşamasında farklı konular üzerine çalışmış olsanız da nitekim benzer bir oranda benzerdiler. Ama postdocta bu ayrım çok daha derinleşmiş anladığım kadarıyla. Bu ayrılmanın/farklılaşmanın sizin hem akademik açıdan hem de dünyaya bakış açısında nasıl değişimlere yol açtığından biraz bahsedebilir misiniz?
A: Biz güçlerimizi birleştiriyoruz şeklinde düşünüyorduk. Çünkü aynı bölümde sıfırdan bir grup kurduk. Ayrıca, o sıralar Hacettepe gerçekten kabuk değiştiriyordu. Bizimle beraber başlayan çok fazla sayıda yeni hocası vardı. Orada tanımladığımız derslerden, lisans programından itibaren hep adım adım aklınızdakileri gerçekleştirme imkânımız oldu. Sizin soruya gelecek olursak, evet gerçekten de ben postdoc sürecinde birazcık daha yapay öğrenmeye daha yakın konularda çalışmış oldum. Erkut da görsel problemler üzerine devam etti. Oradaki farklı konulara bakmamız bence döndükten sonra, dediğim tabirle güçleri birleştirme noktasında bence bize avantaj sağladı.
E: Her ne kadar farklı olsak da kopuk değildik. Sürekli bir iletişim halindeydik. Şimdi bile karşımıza ilginç bir araştırma makalesi çıktığında, bir konferans bildirisi çıktığında hemen Aykut bana gönderir, ben de Aykut’a gönderirim. Bir ara tartışalım deriz. O bağlamda kopuk değildik. İkimiz de hangi konularda çalıştığımızı, o tarafta nasıl bir bakış açısına sahip olduğumuzu, problemlere nasıl çözümler getirdiğimizi birlikte konuşup duruyorduk.
C: Akademik olarak güçlerinizi birleştirdiğinizi söylediniz. Peki dünyaya bakış açılarınızda, yaşam tarzınızda vs. bir değişim oldu mu? Çünkü bir yerde Fransa bir yerde İtalya’dan bahsediyoruz.
A: Erkut Fransa’da yaşamayı çok sevdi. Ben ne kadar akademik olarak İtalya bana çok şeyler kattı desem de İtalya’da yaşamayı o kadar sevmedim. Bunun da temel sebebi, gitmeden bir arkadaşım da uyarmıştı, ‘’Biz İstanbul’u aldığımızda Roma İmparatorluğu’nun o bürokrasisini de almışız’’ diye. İtalya’ya oranla, Türkiye’de yaşamak gerçekten o anlamda daha kolay diyorsunuz. Her şeyin bir kopyası veya fotokopisi alınıyor. Burada en uç örnek olarak, İtalya’da bir yılımı tamamladıktan sonra sözleşme uzatılacaktı. Benim sözleşmem yenilenirken istenilen belgelere üniversite rektörünün kimlik fotokopisi bile eklendi. Hatta bir kopyası kütüphanemde hala duruyor. Bu örnekten yola çıkarak gerisini artık siz düşünün. Erkut’un da dediği gibi aramızda sürekli etkileşim-iletişim olduğu için çok da fark olduğunu düşünmüyorum.
C: Sanırım 2010–2011’den bu yana Türkiye’de ve Hacettepe’deydiniz. Biraz önce orada kabuk değişimi oldu dediniz bundan bahsedebilir misiniz? Yakın zamanda Aykut hocam siz Koç Üniversitesine geçtiniz. Buradaki konumlarınızdan, verdiğiniz derslerden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
E: Öğretim üyesi olarak lisans dersleri veriyoruz. Bunların bir kısmı zorunlu müfredatta yer alan dersler oluyor, bir kısmı ise sizin araştırma konunuzla alakalı teknik seçmeli dersler oluyor. Bir de lisansüstü dersler veriyoruz. Lisans eğitiminde, yeni gelen öğrencilerle ilgilenmek, onlara yeni bilgiler vermek benim daha çok hoşuma gidiyor. O yüzden yıllardır birinci sınıflara programlamaya giriş, ikinci sınıflara algoritmalar adlı zorunlu derslerini veriyorum. Aykut’un söylediği bir şey vardır, her gittiğiniz yerdeki hem iyi şeyleri hem de kötü şeyleri görüyorsunuz. Bu dersleri vermeye başlayınca, bu dersleri daha iyi nasıl verebilirsiniz ona da kafa yormaya başlıyorsunuz. Bu dersleri veriyorum dedim ama tek başıma değil bir grup arkadaşla birlikte veriyoruz. Aykut da sonradan dahil oldu gruba. Sürekli de yeniliyoruz. Programlama dilini değiştiriyoruz, yeni konular dahil ediyoruz, ödevlerin verilişini ve labların verilişini değiştiriyoruz. Yani o derslerin de kendi içerisinde bir evrimsel süreci oluyor. Bunların yanı sıra ben görüntü işleme tarafında çalıştığım için lisans, yüksek lisans derslerin yanı sıra doktora düzeyinde daha ileri seviye görüntü işleme dersleri veriyorum.
A: Ben de kabuk değiştirme mevzusundan bahsedeyim. Biraz önce de bahsetmiştim, Hacettepe’de bir grup yeni hocayla birlikte başladık. O dönem müfredatın ciddi bir şekilde yenilenmesi gündeme geldi. Bölüm hocaları olarak en önem verdiğimiz şey zorunlu dersleri minimum tutup seçmeli ders sayısını olabildiğince arttırmaktı. Öğrenciler daha lisans seviyesindeyken bile birazcık özelleşmeye yönlendirilebilsinler. Bu da bizim açımızdan kendi araştırma konularımızı, Türkiye’de çok da fazla örneği olmayan türde derslerin çok rahat bir şekilde hem tanımlama hem de verme şansına sahip olduk. Bizimle beraber bilgisayarlı görme alanında çalışan Nazlı İkizler Cinbiş beraber başladığımız hocalarından biriydi. Onunla beraber de bu bilgisayarlı görme laboratuvarını kurmuş olduk. Sayıca fazla olduğumuz için tabii ki bu açtığımız hem lisans hem de lisansüstü dersler de kendi araştırma konularımızın çok farklı alanlarına hitap etti. Aslında her bir ders diğer dersteki eksikliği, boşluğu kapattı. Ben bunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir tabir olarak çekim merkezi gibi…. Bizim gerçekten Hacettepe’deki öğrencilerimiz diğer herhangi bir okulda olamayacak kadar fazla sayıda farklı konularda dersler almış oldu. Bunların birçoğu zaten lisansta da verilmeye başlanan derslerdi. O da bence bizim Hacettepe’deki avantajımız oldu.
E: Aykut’un dediklerinin doğal sonucu olarak bu kadar farklı seçmeli dersler ve bölümde yapay zekâ alanında da çok fazla çalışmalara imza atan arkadaşlarımız vardı. İkinci bir lisans programı açtılar. İki yıldır o programa öğrenci almaya başladık. Tabii bunları yapmak kolay değil. Her zaman bir muhalefetle karşılaşabiliyorsunuz. Aklımızdakilerin belli bir kısmını gerçekleştirdik bir kısmını gerçekleştiremedik. Aralarda sert tartışmalara girip fikrimizi savunmak zorunda kaldık. Tüm bölümlerde benzer değişiklikler gerçekleşirken olabilecek şeylerdir. Kendi verdiğimiz dersler özelinde müfredatı iyi oturttuğumuzu düşünüyorum.
A: Bahsettiğiniz gibi eylül ayından beri Koç Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Orada da bu karar verirken tabii şehir değiştirme de etkili oldu. Şimdi pandemi sürecinde olduğumuz için zaten kimse evden çıkmıyor. O yüzden bunun farkını çok da gözlemlemiş değilim. Ayrıca devlet Üniversitesi olunca hem bütçeniz çok ciddi oranda kısıtlı oluyor. Ek olarak Hacettepe’yi Koç Üniversitesi ile kıyasladığımızda çok büyük bir okul. Hem fakülte sayısı fazla hem de bölüm sayısı fazla. O anlamda Koç’un avantajı da gerçekten çok konsantre bir şekilde ellerindeki kaynakları çok doğru bir şekilde yönlendirebiliyorlar. Bilmiyorum belki bilginiz olmuştur, Koç Üniversitesi İş Bankası’ndan bir destek alarak Koç Üniversitesi İş Bankası Yapay Zekâ Araştırma Merkezi’ni kurdu. Benim geçiş maceram da biraz bununla ilişkili. Bilgisayar mühendisliğinde hocalığın dışında, bundan sonra araştırmalarıma bu yapay zekâ merkezinde devam ediyor olacağım. Bu da tabii özellikle Türkiye’de kalıp Türkiye’de master/doktora yapmak isteyen öğrenciler için çok büyük bir avantaj. Bu merkez burs imkanları da sağlayabiliyor. Onun da ötesinde amaç, birazcık daha bu konularda kafa yoran ve iyi işlere imza atan insanları bir araya getirip toplamdan daha fazlasını elde etmek. Erkut da aslında çok uzak değil. Erkut da bu yapay zekâ merkezinde yardım ediyor olacak. Hacettepe’de güçlerimizi birleştirdik benzetmesi yapmıştım. Şimdi de iki ayrı farklı kentte olacak.
C: Erkut hocam biraz size yönelik bir soru olarak, Aykut hocamızın Koç’a, yani başka bir okula geçip,sizin başka bir okula geçmemenizin belirli bir sebebi var mı? Ya da ileriye yönelik böyle planlarınız var mı?
E: Biraz önce de bahsedildi, aslında bir ayağım da Koç Üniversitesi’nde olacak. Kopmuş gibi olacağımızı düşünmüyorum. Pandemi olmasa sık sık İstanbul’a gidip orada birlikte çalışmaya devam edecektik, şimdi benzer şekilde uzaktan çalışmaya devam ediyoruz.
C: Peki hocam, bunca senedir Türkiye’de, bilişsel bilimin bir kolunda faaliyet göstermektesiniz. Kendi pencerenizden Türkiye’deki bilişsel bilim manzarasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konudaki yorumlarınız, katkılarınız neler olur?
A: Ben bilgisayar bilimlerinin bu konuda şanslı olduğu hissediyorum. Zaten köklerine baktığımızda iki alanın kesişimi ciddi oranda fazla. Türkiye’de bu anlamda; ODTÜ’de, Boğaziçi’nde ve Yeditepe’de programlar var. Destek veren kadroya baktığımızda hep belli bir oranda bilgisayar bilimlerinden hocalar tarafından desteklendiğini görüyoruz. Bunun sebebi de birbirleriyle gerçekten etkileşim içerisinde olması gereken iki alan zaten. Sizler de biliyorsunuz zaten her yıl düzenli olarak bir sempozyum serisi düzenleniyor. Tabii ki daha iyisi olabilir. Bizim doktoramız sırasında aslında bilişsel bilim alanında üniversitelerde yavaş yavaş programlar açılmaya başlamıştı. Oradaki sürece baktığımız zaman gelinen noktayı belli bir mesafe kat edilmiş olarak görüyorum.
E: Ben de katılıyorum buna. Orada güzel çalışmalara imza atıyorlar. Bir kısmını uzaktan takip ediyoruz. Kendi tarafımızdan da her ne kadar bilgisayar ve görme alanları çalışıyor olsak da ucundan da bilişsel bilime dokunan çalışmalarda da bulunuyoruz. Hacettepe’ye döndükten sonra gerçekleştirdiğimiz ilk çalışmalardan bir tanesi görsel dikkat için bilişsel modellemeleri incelemiştik. Hala o konuda çalışan doktora, yüksek lisans ve hatta lisanstan bile meraklı öğrencilerimiz var. Gene farklı bir çalışma olarak görüntülerin hafızada ne kadar kalabildiğini çalışmıştık. O bağlamda gelinen noktanın iyi olduğunu düşünüyorum. İnsanlara farklı iki disiplin gibi gelebilir insanlara ama ortak dilde de buluşabiliyorsunuz.
A: Bir de günümüzde her yerde yapay zekâ furyası eserken bence bilişsel bilimin önemi de o oranda giderek daha fazla artmalı diye düşünüyorum. Buradan da biraz daha bilgisayar mühendisliği öğrencilerine çağrı gibi olsun. Bir örnek vermek gerekirse, yani şu an için en itici güçlerden biri Google’ın satın aldığı şirket DeepMind’taki kadroya baktığımızda bir bilgisayar bilimci bir yapay öğrenme araştırmacısı kadroları kadar bilişsel bilim doktora araştırmacıları da çalıştırmaya başladılar. Bu tabii birazcık vizyon meselesi. Bu alanların hepsi birbirleriyle etkileşim halinde kalması gerekiyor ki oradan yeni fikirler yeni modeller doğabilsin. Ben de bu anlamda önemli görüyorum. Yakın dönemde de umarım daha da artar.
C: Son olarak, Türkiye’de bilişsel bilime ilgi duyan insanlara herhangi türden bir öneriniz var mı? Yani, kitap film önerisinden tutun da bilişsel bilime dair bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeye varıncaya değin herhangi bir şey olabilir bu?
E: Eğer ilgi duyuyorlarsa güzel kitaplar var. Ben tabii görme alanından öneri verebileceğim. Francis Crick, DNA sarmalını bulup Nobel ödülü kazanan araştırmacılardan biri. Aslında DNA sarmalını bulduktan sonra bilinci anlamaya çalışıyor. Onun ‘’Şaşırtan Varsayım (The Astonishing Hypothesis)’’ diye güzel bir kitabı var. Bunu yaparken bilinci anlamanın yollarından bir tanesinin görme sistemimizi anlamak olduğunu söylüyor. Güzel bir referans kitap olabilir, mutlaka okumalarını öneririm. Biraz popüler bilimi de kapsayacak Steven Pinker’ın ‘’Zihin Nasıl Çalışır? (How the Mind Works?)’’ kitabı vardı. O da farklı çerçevelerden ele alıyor ama bilişsel tarafta da ilginç okumalar gerçekleştirdik. Biraz eski kitaplar ama hala öğrencilerime de öneriyorum.
A: O halde ben de biraz yenilerden devam edeyim. Daniel Kahneman’ın ‘’ Thinking, Fast and Slow’’ adlı kitabı var. Çok da yeni sayılmaz ama özellikle bizim tarafta yeni keşfedildi. Geçen sene bir konferansta Yoshua Bengio bu kitaptan bahsetti. Gerçekten de bizim modellerimizde de eksik olan taraflar var. Modellerimiz hızlı düşünmeyi gerçekten iyi başarıyor ama yavaş düşünmeyi iyi gerçekleştiremiyor. Özellikle yapay zekâ çalışanlar arasında popüler bir kitap. Yapay zekadan devam ediyor olacağım ama bu bahsettiğim konuyla ilişkili olarak, var olan modeller bazı spesifik problemlerde çok iyi (insan ötesi performans) çalışıyorlar. Ama çalışmalarına baktığımızda bazen veride bizim de bulmasını istemediğimiz kısa yolları bularak bu doğru sonuçları verdiklerini görüyoruz. Bir anlamda neden-sonuç ilişkisini çok başarılı bir şekilde keşfedemiyorlar. Yakın tarihte çıkan Judea Pearl’ün ‘’The Book of Why’’ kitabı var. Bahsetmedim ama burada satır arasında değinmiş olayım. Bu bahsettiğiniz akıl yürütme (reasoning capability) modellerin ortaya konması üzerine Koç Üniversitesi’nden Tilbe Göksun ve Deniz Yüret ile birlikte bir projeye başladık. Umarım kısa sürede de onların sonuçlarını paylaşırız.
C: Hocam çok teşekkür ediyoruz, çok keyifli bir sohbet oldu, sağ olun tekrar bizi kırmadığınız için.
A-E: Biz de teşekkür ederiz.