İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR

Geştalt Kuramı ve Bilişsel Psikoloji 2 — Esra Mungan

Yazar: Esra Mungan

“Geştalt Kuramı ve Bilişsel Psikoloji” serisinin tüm yazılarına buradan erişebilirsiniz.

Dr. Esra Mungan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi. Başlıca çalışma alanını sözel bellek, müzik belleği ve müziksel biliş oluşturuyor.

Preface

Bilişsel bilim doğası gereği birçok alanı bir araya getirmeyi vaad eden, bunu artık klişeleşmiş olan altıgen diyagramla ifade eden bir bilim dalı. Ortaya çıkışından bu yana yaklaşık 60 sene geçmiş olan bilişsel bilimin bu farklı alanları bir araya getirmek ve böylece zihni anlama yolunda bütüncül bir perspektif sağlamak, hatırı sayılır bir yol kat etmek gibi vaadlerini yerine getirip getirmediği veyahut ne oranda yerine getirdiği şiddeti giderek artan bir tartışma konusu. Esra Mungan da özellikle kendi çalışma alanlarından –bellek, müzik bilişi- hareketle bilişsel bilimde yıllardır binlerce araştırmacının çalışmalarına rağmen yol kat edilememesine yol açan bir yanlış, hem de temel bir yanlış olduğunu sezenlerden. Geştalt Kuramı üzerine yaptığı okumalarla bu sezgileri formülize edilmiş bir fikirler bütününe dönüşen Esra hoca bunları 2020 ve 2021 boyunca Nesne dergisinde yayınlanmış üç makalesinde topluyor: “Geştalt Kuramı: Bir Nazariyenin Mazisi, Akameti ve Akıbeti,” “Geştalt Kuramı’nın Az Bilinen Çalışmaları: Bellek,” “Geştalt Kuramı’nın Problem Çözme Üzerine Çalışmaları ve Günümüzün Geştaltı.” Esra Hoca’nın Geştalt Kuramı’na eğildiği, hakkında “bilinen” pek çok yanlışı düzelttiği ve bugünün bilişsel psikolojisine ve bilişsel bilimine dair neler söylediğini ele aldığı bu makalelerini biz de altı yazılık bir yazı dizisi halinde yayınlıyoruz. Böylelikle hem bilişsel bilime dair metodolojik ve felsefi endişeler hakkındaki tartışmaların, hem de Türkiye bilişsel bilim akademisindeki üretimin görünürlüğüne katkı sağlamayı umuyoruz.

Keyifli okumalar,
CogIST

Bu metin, Esra Mungan’ın “Geştalt Kuramı ve Bilişsel Psikoloji” adıyla yayınladığımız metninin devamıdır.

2- Geştalt Kuramının Ana Tespitleri ve Kavramsal Önermeleri

2.1. Kuramın Ana Tespitleri

“Gestaltsqualitäten”, “Şekil-Zemin” ve Gruplama/Ayrıştırma İlkeleri: von Ehrenfels (1859–1932), Rubin (1986–1951), Wertheimer

Wertheimer 1923 makalesine şöyle başlar:

“Pencerede duruyorum ve bir ev, ağaçlar ve gökyüzünü görüyorum. Ve teorik nedenlerle sayıma başlayabilir ve diyebilirim ki: burada … 327 aydınlık (ve renk) tonları var. (…) Ve diyelim ki bu garip hesapta ev(in) 120 ve ağaçlar(ın) 90 ve gökyüzü(nün) 117 (aydınlık tonu vardır)…Uzun süre baktıktan sonra (ise)… bir pencerenin koyu kenar kısımlarının düz bir ağaç dalıyla birlikte bir Latin N harfini oluşturduğunu fark etmem ne kadar şaşkınlık verici.” (s. 301)13

Wertheimer, bu başlangıç kısmında aslında birkaç noktaya parmak basar. Öncelikle bahsini ettiği aydınlık (veya renk) tonlarının sayım denemesi doğrudan dönemin Wilhem Wundt ile takipçileri tarafından uygulanan araştırma yöntemine atıftır. Wundt’un deneysel öncülüğünde başlayan psikoloji, henüz yeni doğmuş bir bilimdir. Kullanılan yöntem ise o dönemin ruhuna ve ampirisistik14 felsefesine uygundu: Araştırmacı tarafından kontrollü olarak manipüle edilebilen dış uyaranlar, bu dış uyaranların somutluğu ve katılımcıların, eğitimini aldıkları içebakış (‘introspection’) yöntemiyle, deneyimlenen duyu “adetlerinin” aktarımı. Yöntemsel sorunlar bir kenara, buradaki asıl sorun, ki Wertheimer’ın giriş paragrafı tam da oraya işaret eder, araştırma sorusunun mânâsızlığıdır. Wundt, 1879’da Leipzig’de kurduğu laboratuarda insan bilişini duyular ve o duyuların da en alt bileşenleri üzerinden anlamayı hedefliyordu. Wundt’u takip eden dönemlerde değişen tek şey, duyu deneyiminin dışında da deneyimlerin benzer bir yaklaşımla anlaşılabileceği, “deşifre” edilebileceği idi (örneğin, Ebbinghaus bu yöntemle bellek oluşumu ve yitimini, Georg Elias Müller yine bellekte ket vurma gibi mekanizmaları ve Oswald Külpe düşünme gibi daha karmaşık deneyimleri yine bu yolla inceler). Tüm bu uğraşlarda, ister en basit duyu inceleniyor olsun, ister daha karmaşık deneyimler, ana ön kabul, herhangi bir deneyimin barındırdığı ‘duyu parçacıklarının’, birbirinden izole edilerek tek tek ölçülmeleriyle toplama dair, yani ortaya çıkan deneyime dair bir şeyin kavranabileceği, hatta ikisinin eşleşeceği anlayışı idi.

Yukarıdaki paragrafında Wertheimer tam da bunun anlamsızlığına dair bir örnek kurar. Ardından müzikten bir örnek sunar:

“Veya bir melodiyi (17 ses!) eşliği15 ile (32 ses!) dinlerim. Duyduğum, basitçe “49” ve hele ki … keyfe göre 20 artı 29 değil, bir melodi ve eşliğidir. (s. 103)

Wertheimer bu örneklerle en çok da çevremizi deneyimlerken kendiliğinden bize “nüfuz eden” gruplama ve ayrışma olgusuna dikkat çeker ve o zamana kadar yürüyen psikoloji araştırmalarında bunun varlığının tümüyle ıskalandığına işaret eder. Örneğin, pencereden dışarıya baktığımızda en çarpıcı olan şey “ağaç” görüntüsünün alt parçacıkları değil, bir ağacın bir anda bir bütün olarak tüm diğer nesnelerden (diğer ağaçlardan, pencereden, gökyüzünden) ayrışmış olarak deneyimlenmesi. Ve keza pencerenin aynı şekilde deneyimlenmesi ve hatta koyu kenarlarının bir kısmıyla bir ağaç dalı uygun bir konfigürasyona girerse bir “N” harfinin belirmesi. Veya, örneğin, çok sesli müzikte ana melodiyi bir bütün olarak duymamız ve ona eş zamanlı olarak eşlik eden partisyondan ayrışması. Makalenin sonraki kısmı, bu “ani”, “kendiliğinden” olan gruplama ile ayrışma dinamiğini yaratan uzam-zamansal konfigürasyonları tespit etmeyi ve bunların temel ilkelerini 16 belirlemeyi hedefler. O ilkelere geçmeden önce bu gruplama/ayrışma kavramına dair Wertheimer’ın da ilham aldığı iki kaynaktan bahsetmek yerinde olacaktır.

1890’da felsefeci Christian von Ehrenfels “Gestaltsqualitäten” diye bir tabir ortaya atar, hatta bu sözcüğü tırnak içinde başlıkta kullanır. Von Ehrenfels, Ernst Mach’ın “uzam ve ses şekilleri”17 ifadesinden yola çıkarak bu şekillerin bütünsel özelliklerini yitirmeden değiştirilebileceğine dikkat çeker. Örnekler yine bolca müziktendir, en kolay anlaşılır olanı ise bir melodinin daha tiz veya daha pes bir perdeden çalınışının, melodinin bütünsel özelliğini, yani şekil kalitesini değiştirmediği örneğidir. Başka bir deyişle, daha önce bir melodiyi hep La sesinden başlayarak çalınışını duymuş biri, melodinin bu sefer yarım nota daha pesten veya tizden çalınışını duyarsa hiçbir müzik bilgisi yoksa da o melodiyi tanır, bir öncekiyle aynı melodi olduğunu anlar. Oysa bu iki melodi arasında tek bir ortak nota yoktur.

Diğer önemli yayın ise Danimarkalı Edgar Rubin’in 1915 tarihli “görsel algılanan şekiller” üzerine olan kitabıdır. Rubin bu kitabında von Ehrenfels’in “Gestaltsqualitäten” kavramına referans verip doğrudan “şekil-zemin” meselesini ortaya atar. Kitabında bahsini ettiği deneysel çalışmalar örneğin Wertheimer’ın 1912 çalışmasıyla kıyaslandığında kurgu ve analizleri bakımından basit kaçsa da Rubin’in geliştirdiği görsel uyaranlardaki gözlem gücü onun tarih sayfalarında bir yer edinmesini sağlamıştır. Örneğin alttaki şekle (Şekil 2) bakıldığında genellikle insanların siyah bir zemin üzerine beyaz şekiller gördüğünü belirtir. Bunu tersine çevirmek için, yani siyah alanı bir şekil olarak, beyaz lekeleri ise bir zemin olarak görmenin zorluğundan bahseder.

Şekil 2 (Rubin, 1915)

Şekil 2’de birçok şekil ortak bir zemin üzerindeyken Şekil 3’teki uyaran o açıdan daha farklıdır. Bu sefer kişiler şekil-zemin konusunda git-gel yaşarlar. Bu uyaranda önemli olan, örneğin siyah bölümü şekil olarak algılandığında sivri bir el veya pençe benzeri şekil, buna karşın beyaz bölümü şekil olarak algılandığında yuvarlak hatlı, belki iki dudak ve bir dili çağrıştıran, yani diğerinin sivriliğine tezat yuvarlaklık algısının ön planda olduğu bir şeklin görünmesidir. Bu açıdan Şekil 3’teki uyaran Rubin’in kullandığı örneğin Şekil 4’teki uyarandan ayrışır.

Şekil 3. (Rubin, 1915)
Şekil 4. (Rubin, 1915)

Yüzlerce psikoloji (ve herhalde tasarım vb.) kitabına giren ama genelde bunun 1915’te yine Rubin tarafından geliştirildiği bilinmeyen meşhur kupa uyaranında (Şekil 5) ise katılımcıların “bir kupa işte” dediklerini ve ancak dikkatleri birbirine bakan yüze yönlendirildiğinde onu bir şaşkınlık nidasıyla fark ettiklerine işaret eder.

Şekil 5. (Rubin, 1915)

Geştalt’ın Gruplama İlkeleri

Wertheimer, yukarıda bahsini ettiğimiz 1923 makalesinde birkaç örnek sunduktan sonra bu gruplama/ayrışma dinamiğini yakın mercek altına alır ve adım adım birkaç ilke sunar. Bunu yaparken birçok görsel örnek verir. Wertheimer soruyu şu şekilde formüle eder: Eşzamanlı olarak a b c d e şeklinde beş uyarılma olursa bunların a b c / d e olarak veya a b / c d e olarak gruplanması hangi ilkelere göre olur? Eğer bir şekilde gruplanıyorsa o gruplama hali ne kadar kararlıdır, ne kadar kimi müdahalelerle değiştirilebilir veya değiştirilemezdir? Bu temel soruları ortaya attıktan sonra ilk tespit ettiği ilke olarak yakınlık ilkesini sunar.

Yakınlık İlkesi. Wertheimer makalesinde görsel olarak sabit yakınlık ve uzaklıklarda olan bir noktalar silsilesi sunar (Şekil 6). Böyle bir uyaran verildiğinde kişi bunu kendiliğinden a b / c d / e f /.. olarak görecektir ve uğraşsa bile a / b c / d e / .. şeklinde göremeyecektir veya o görüntü bir an için belirip yok olacaktır. Bu noktada Wertheimer uyaranın çok kontrollü sunulması gerektiğini, psikoloji deneylerinde çokça bu tarz uyaranların dikkatsizce alt alta konulup bir anda katılımcıya sunulabildiğini veya uyaranı projekte eden cihazın ekranda bir kontur oluşturabileceğini, bunların da sunulan uyaranı doğrudan değiştireceğini, tüm bu görmezden gelinen veya gözden kaçan faktörlerin algı deneyimini aslında son derece etkileyebileceğini vurgular. Wertheimer bunun yanı sıra uyaranların geliş sırasının da önemli bir etkisi olacağını, bunun da dikkatle not edilip incelenmesi gerektiğini belirtir.

Şekil 6. (Wertheimer, 1923)

Bir sonraki şekilde ise noktalar bu sefer çapraz dizildiğinde (Şekil 7a) bu noktaların aşağıdan yukarı a b / c d / vs. veya yukarıdan aşağı b a / d c / vs. olarak algılanmasının tespitiyle yetinmez18, katılımcılardan bu sefer de soldan sağa uzun çapraz ilişkisiyle b c / d e / vs. (Şekil 7b’de kastedilen gruplamayı görünür kılmak için silik kırmızı bir çizgi kullanılmıştır) görebilip göremediklerini (yani farklı bir gruplama yapıp yapamadıklarını) inceler. Katılımcıların bu tarz bir gruplamayı ya hiç yapamadıkları ya da ancak çok anlık olarak görüp hemen sonra görüntünün tekrar diğer gruplamaya dönüştüğünü not eder.

Şekil 7a (Wertheimer, 1923)
Şekil 7b (Wertheimer, 1923)
Şekil 8a (Wertheimer, 1923)
Şekil 8b (Wertheimer, 1923; kırmızı halka yazar tarafından eklenmiştir)

Wertheimer deneylerde kullandığı uyaran bütününün kaç noktadan oluştuğunun etki gücüne de değinir. Nokta sayısı azaldığında katılımcıların “aykırı” gruplamayı bir nebze daha rahat yapabildiğine, nokta sayısının artmasıyla ise bunun giderek zorlaştığına dikkat çeker. Öte yandan nokta sayısının artmasının normal gruplamayı kolaylaştırmadığını, nokta sayısının normal gruplama deneyimi üzerinde bir etkisi olmadığını not eder. Son olarak da burada gösterdiği görsel uyaran işitsel ritim uyaranı olarak sunulduğunda gruplamaların benzer şekilde oluştuğunu, çapraz versiyonunun da ses perdesi değişikliği ile (ses düzeyi aynı kalarak) “[pes tiz] [pes tiz] [pes tiz]” şeklinde sağlanabildiğini ve yine benzer bir gruplamaya yol açtığını belirtir.

Makalesinin 308 nolu sayfasında şu ana kadar tespit ettiklerini tartışır ve okurla sohbet edermişçesine “ama tüm bunlar çok bariz zaten, tabiî ki yakın olanları bir arada tutmak daha kolaydır” diyen hayali okuyucuya bunun hiç de öyle olmadığını, bu tarz çalışmalarda uzamsal veya zamansal mesafelerin oranlarının kritik bir rol oynadığı ve bunun açıklanmaya muhtaç bir durum teşkil ettiğini hatırlatır, yine yürüttüğü ana bağımsız değişkeni mesafeler arası oran olan bir çalışmasına ve onun bulgularına değinir. Buna ilişkin Rock ve Palmer’ın 1990 makalelerinde değindiği önemli bir kısma işaret etmek isteriz. Örneğin gözün ağ tabakasında dışsal bir uyaranın şekil-zemin gruplamasına dair tek bir veri bulunmamaktadır. Tersine bir görsel düzendeki A şekliyle B şeklinin her bir alt parçası ve keza “zemin” sayılabilecek ögelerin gözün ağ tabakasında yarattığı uyarmalar birbirinden ayırt edilemez haldedirler çünkü işlenişleri yalnızca ışığın dalga boyları ve gücü temelindedir. Diğer bir deyişle, dış dünyada “gruplu” gibi olan şeyler ağ tabakada benzer bir grupluluk ile karşılık bulmaz. Benzer şekilde ritmik işitsel uyaranlar için de bu tarz bir durum söz konusu çünkü hâlen zamanın ve hele ki zamansal sürelerin (uzamsal özelliklerin algısında da kritik olan) birbiriyle orantısal ilişkilerinin beyinde nasıl kodlandığı bilinmiyor. Diğer bir deyişle, zamanın beyindeki tezahürü hâlâ birçok tarafıyla büyük bir bilinmezdir (bk. Buhusi, 2020; Ünal ve Ayhan, 2020). Dolayısıyla Wertheimer’in ta 1923’te sorduğu bu kritik sorular hâlâ cevaplanmaya muhtaç sorulardır.

Aynılık19 İlkesi. Wertheimer, aynı yöntem ve sorularla bu sefer aynılık ilkesini tespit edip inceler. Yine odaklandığı husus, katılımcıların aynıları değil aynı olmayanları gruplayıp gruplayamadığına ve aynıların gruplanmasının baskınlığı ve kararlığı ile diğer gruplamanın zorluğuna ve eğer ki başarılırsa o algının anlık ve kararsız oluşuna parmak basar (bk. Şekil 9a-d). Yakınlık prensibinde olduğu gibi bu prensibi de yine işitsel uyaranlar bazında da inceler ve sonuçlar yine şaşırtıcı derecede benzerdir (Şekil 10a-d).

Şekil 9a-d (Wertheimer, 1923)
Şekil 10a-b (Wertheimer, 1923; “!” vurgulu ritmik vuruş, “.” vurgusuz ritmik vuruş; a’da ikili gruplama (..) (! !), b’de ise üçlü gruplama olmakta (…) (! ! !) )
Şekil 10 c-d (Wertheimer, 1923 örnekleri baz alınarak notalandırılmıştır; yarım notalı geçişler gruplanırken, kırmızı okun işaret ettiği yarım notadan büyük olan aralıklı geçişler ise ayrışır)

Yakınlık ve Aynılık İlkesi Aynı Anda. Wertheimer bir sonraki bölümde iki temel ilkenin eş zamanlı olarak birbiriyle nasıl ilişkilendiğine odaklanır. İki ilke açısından bir durumda ortak (Şekil 11a, 12a), diğer durumda ise çatışık bir gruplama (Şekil 11b, 12b) durumu yaratıldığında aynılık ilkesinin daha baskın olduğunu tespit eder. Benzer bir bulguyu görsel yerine işitsel uyaranlar kullandığında bulur (Şekil 13a, 14a ve 13b, 14b).

Ortak Kader İlkesi. Wertheimer 1912 makalesindeki gibi bu makalede de hareket halindeki uyaranlarda hareketten doğan gruplamaya dair kısa bir tespitte bulunur. Birlikte eş zamanlı hareket eden noktaların gruplanacağını ve şekil oluşturacağını belirtir (bunun için bk. http://artnet.nmu.edu/foundations/doku.php?id=common_fate), onun dışında ayrıntıya girmez. Bu etkinin işitsel alanda, hele ki müzikteki varlığı iyi bilinir ve günümüzde, tüm diğer Geştalt gruplama ilkeleriyle birlikte belki de en iyi şekilde Albert S. Bregman (1994) tarafından incelenmiştir.

İyi Devamlılık İlkesi. Şekil 16’da gösterilen beş farklı çizimde yine görülüyor ki anlık ve kendiliğinden olan gruplama sol sütûndakilerde A-C (ve B-D) şeklinde, sağ sütûndakilerde ise A-D ve B-C şeklindedir. Bu bölümde, deneylerinde açıyı manipüle ettiğinden bahseder ve açının tek başına baskın gruplamayı belirlemediğini vurgular. Örneğin sol üstteki şekildeki çemberi daralttığında ya da çember şeklini bozduğunda bile gruplamanın değişmediğini belirtir. Keza sol üstte “Abb. 8” (veya 9) diye geçen şekilde, B çizgisini teğet olarak yerleştirdiğinde de sonucun değişmediğini tespit eder. Yer darlığından uygulanan tüm manipülasyonları saymamız mümkün değil ancak birkaçından bahsederek Wertheimer’in bu çalışmasında meseleyi basit bir görsel örnekleme şeklinde ele almadığını, tersine aynen 1912 çalışmasındaki gibi çok titiz ve sistematik olarak farklı uyaran ve uygulama şekilleri kullanıp gruplamaların ne kadar etkilendiğini anlamaya çalıştığını göstermek istedik. Genel olarak, şeklin bütünselliği içinde daha büyük olan bölümün bir “iyi devam” akışını temsil ettiğini belirtir.

Şekil 16. (Wertheimer, 1923)

“Kapalılık” İlkesi. Düzenli veya düzensiz (Şekil 17) bir boşluğu sarmalayan bir kontür o bölümün şekil olarak algılanmasını sağlar. Bu bölümde Wertheimer yine birçok şeyi inceler. Örneğin bazen tüm şekiller kapalı olup iç içe olduğunda tekil bir şekil olarak görülebildiğine, öte yandan kapalı olup kesişmediğinde veya kısmi kesiştiğinde iki şekil olarak algılandığına dikkat çeker ve bu olgunun da incelenmeye değer olduğunu belirtir (Şekil 18). Ayrıca buradan da görülebileceği gibi, Wertheimer bu ilkede çizgiler arasında bırakılan boşlukları tamamlama gibi bir şeyden bahsetmez. O örneği Koffka 1936 kitabında Köhler’in bir çalışmasına atfen verir (Şekil 19).

İyi Devamlılık ve Kapalılık İlkesi Aynı Anda. Bu iki ilke eşzamanlı ve çatışkı içinde sunulduğunda bu kez iyi devamlılık ilkesinin ağır bastığını belirtir (Şekil 20). Aslında bu iki ilkenin birbiriyle etkileşimi muhtemelen çok daha karmaşıktır çünkü örneğin Koffka’nın yine Köhler’ın bir eserine atfen örneğini verdiği bir başka uyaranda tam tersini görürüz (Şekil 21). Elbette burada birer birleştiren çizgiyle iki kapalı alanın birbiriyle ilişkileniş biçimi de Şekil 20’dekinden farklıdır, çünkü üst üste gelmemiş, yan yana düşmüştür.

Şekil 20. (Wertheimer, 1923)
Şekil 21. (Koffka, 1936)

Prägnanz (Tekillik/Belirginlik) Dereceleri. 1923 makalesinde Wertheimer “prägnant” kökünü içeren sözcükleri birçok yerde kullanır ancak bu kavram makalesinin beşinci bölümünün bir nevi odağıdır. Bu bölümde örneğin bir kişiye çok kısa, takistoskopik bir gösterimle kusurlu bir çember gösterildiğinde, eğer sapma çok büyük değilse, kişinin bunu farketmediğinden, öte yandan normal süreli bir gösterimde en hafif sapmanın bile hemen “hissedildiği” ve sonra tespit edilebildiğinden bahseder. Makalenin diğer kısımlarında da keza, daha “prägnant” diye tabir ettiği şeyler hep daha kararlı, daha “iyi” formlardır. Burada önemli olan “basitlik”ten çok “kararlılık”tır (bk. Luccio, 2019). Yine Luccio’ya (1998) göre “Prägnanz” ayrı bir ilke değildir ve iki anlamda kullanılmaktadır. Bir anlamı “Ausgezeichnetheit” (“tekillik”), ki bu şekil-zemin ilişkisinde şekillere dair bir tanımlamadır ve şekiller arasında farklı belirginlik derecelerine işaret eder. Bir diğer anlamı ise bir uyarana bakıldığında (hele ki karmaşıksa veya yoğun kamuflaj içeriyorsa) o tekil şeklin veya şekillerin belirleme eğilimi, sürecidir. Wertheimer ve diğer Geştalt kuramcıları açısından önemli olan, bu şekil görme dinamizminin keyfi değil belirli bir “kanunilik” içinde gerçekleştiğidir. Hatta Köhler “Prägnanz” tabirini kullanmayı çok tercih etmez ve onun yerine bu dinamizme işaret ederken sıkça fizikteki “kendinden düzenlenen”20 tabirini kullanır. Koffka ise Prägnanz’ı diğer ilkelerle birlikte, yani onlar gibi bir ilke olarak ele alır. Koffka’nın Prägnanz oluşumuna dair çarpıcı bir örneği Şekil 22a-c’de görülebilir. Katılımcıya ilk önce yalnızca a şekli sunulduğunda kişi bunu ağırlıklı olarak iki boyutlu bir şekil olarak algılar, yani kararlı olan görüntü iki boyutlu olan görüntüdür. Ancak kişiye b ve hele ki c şekli sunulduğu an a’daki şekle tekrar baktığında istemsiz olarak birden şeklin üç boyutlu hali belirir. Bu ayrıca, Wertheimer’ın da önemle üstünde durduğu, uyaranların geliş şekli ve birbirini etkileyiş biçimine dair önemli bir bulgudur. Şekiller a’dan c’ye gösterildiğinde hem a hem b, öte yandan c’den a’ya gösterildiğinde yine hem a hem b farklı bir “Geştalt” olarak algılanacaktır. İlkinde özellikle a ve büyük olasılıkla b’nin algılanışı iki boyutlu, diğerinde ise b ve hatta a’nın algılanışı üç boyutlu olarak değişecektir. Ardından okuyucu ara ara a şekline baktığında artık kararlı olmayan bir iki- bir üçboyutlu görünen, “git-gel”li bir form görecektir.

Şekil 22a-c (Koffka, 1936)

Deneyimin, Öğrenilmişliklerin Önemi. Bu bölümde Wertheimer yine ilginç örnekler sunar. Şekil 23a’ya işaret eder ve ampirisistik kurama göre okumuş bir insanın doğrudan ve ilk etapta, ampirisistik kuramın “sıklık” önermesi doğrultusunda o şeklin içinde tepede bir W, altta ise bir M harfi görmelidir (Şekil 23b)21. Oysa katılımcıların deneyimi sol ve sağ kanatta dışa bakan geniş birer parantez ve ortada süslü bir karo şeklindedir (Şekil 23c). Wertheimer, katılımcıların gördüğü bu ayrık parçaların, karşılaşılmış olma sıklığının muhtemelen harflerden çok daha düşük olduğunu, onun için bu yaygın ayrıştırma (‘segmente etme’) eğiliminin ampirik kurama göre açıklanmaya muhtaç kaldığını belirtir. Wertheimer’a göre burada da, aynen diğer gruplamalarda olduğu gibi, esas olanın karşılaşma sıklığından çok uyaranın içindeki olası alt şekillerin algısal “kararlılığı”dır. Bir sonraki bölümde burada kastedilenin tam ne olduğunu açıklamaya çalışacağız çünkü Geştalt kuramının bu önemli kavramsal önermesi de çokça yanlış veya eksik anlaşılmıştır. Buna karşın Wertheimer deneyim etkisini hafifsemez, nitekim parantez ve karo şekilleri de deneyimle bağlantılıdır. İtirazı, her şeyin yalnızca ampirisistik ardıllık, yani “peş peşe, sıklıkla, yan yana gele gele asosiye olması” mekanizmasıyla açıklanmaya çalışılmasına ve bu basit, tekil mekanizmanın her şeyi açıklamak için tümüyle yeterli olduğu iddiasına yöneliktir.

Şekil 23a-c (Wertheimer, 1923; b ve c şekli sırasıyla ampirisistik bakışa göre beklenen bölütlemeyi ve gerçekte deneyimlenen bölütlenmeyi belirginleştirmek için yazar tarafından oluşturulmuştur)

Öte yandan Wertheimer, örneğin Şekil 24’deki uyarana işaret eder ve bunun Latin harfleriyle kültürlenmiş kişiler tarafından büyük bir ihtimalle biraz değiştirilmiş bir “V” harfi olarak, Yunan harfleriyle kültürlenmiş kişilerce ise genel şekil itibariyle biraz süslenmiş bir “gamma” (γ), şeklin geneline değil bir parçacığına odaklananların22 ise alttan sağa doğru gelen kısmı ayrıştırıp deforme bir “sigma” (σ) olarak görebileceğinden bahseder. Buradan da görülebileceği gibi Geştalt kuramı daha ortaya çıkarken bile kültürlenme denen bir etki olduğunu teslim eder. Hatta Wertheimer’ın Carl Stumpf’un yanında çalışırken yazdığı 1909 tarihli “Musik der Wedda” ve hele ki 1912 tarihli çok ufuk açıcı “Über das Denken der Naturvölker, Zahlen und Zahlgebilde (Doğal Halkların23 Düşünüşü hakkında, Sayılar ve Sayı Yapıları)” makaleleri tam da farklı kültürlerin aynı uyaranları Batı kültüründen gelen kişilerden nasıl farklı şekilde ele aldığını ve algıladığını inceler. Bunu yaparken de, iki farklı bakışın da kendi içinde bir mantığı olduğuna dikkat çeker, örneğin kimi görüntü kümelerinin başka bir kültürde tümüyle farklı şekillerde gruplanabildiğine dikkat çeker.

Şekil 24. (Wertheimer, 1923)

Wertheimer 1923 Makalesinden Genel Çıkarsamaları. Wertheimer’ın makale boyunca özellikle iki şeyi sürekli vurguladığını görürüz. Bunlardan biri, bütün bu farklı görsel ve işitsel deneylerde tespit ettiklerinin kolayca ampirist bir “öğrenilmişlikler” manzumesiyle açıklanamayacağı vurgusudur. Birçok görsel ve işitsel uyaranlı deneyinde gözlemlediği baskın gruplamalar ve ayrışma dinamiklerinin, uyarandaki unsurların fenomenal algıda birbiriyle etkileşmesi sonucu belirli bir kararlılık noktasına vardığını, algının o kararlılık noktasına varış sonucu ortaya çıktığını belirtir. Bu ‘uyaran dinamizminin’, ampirist bakış açısında tümüyle gözardı edildiği ve açıklanmaya muhtaç kaldığını, onların sıklık ve ardıllık/peş peşelilik prensiplerinin buradaki dinamizmi açıklamakta yetersiz kaldığını belirtir. Bir diğer vurgusu da, bununla bağlantılı olarak, gözlemlediklerinin hiçbir şekilde “keyfi”, “rastgele” olarak ortaya çıkmış olamayacağını, ampiristlerin iddia ettiğinin aksine, her bir şeyin her bir şey ile belirli bir “talimle” birbirine bağlanamayacağı vurgusudur. Yapılması gerekenin, bu gruplama-ayrışma yollu şekil algısı ve genel şekilzemin algısının “von unten nach oben (aşağıdan yukarıya)” hangi mekanizmalarla nelere bağlı olarak şekillendiğinin anlaşılmasıdır. Bir sonraki bölümde Geştalt kuramının, yalnızca algı değil her türlü deneyimin, bambaşka bir bakış açısıyla ne şekilde incelenmesi gerektiğine dair düşünceleri aktarılacaktır.

Koffka’nın Şekil-Zemin İlişkisine Dair Tespitleri ve Gottschaldt’ın “Gömülmüş Şekilleri”

Koffka’nın 1936 tarihli “Principles of Gestalt (Geştalt’ın Prensipleri)” eseri, hâlâ tam olarak cevaplandırılmamış, hatta sorulması “unutturulmuş” birçok çarpıcı sorunun sorulduğu bir kitaptır24. Koffka giriş bölümünde bu kitabın birçok bulgu sunacağını ancak onları kopuk kopuk, adeta Madame Tussaud Müzesi’ndeki balmumundan eşyalar gibi dizilmiş “enteresanlıklar” olarak değil, tersine bir sistem bakışı içindeki yerleri itibariyle inceleyip yorumlayacağından bahseder (s. 9). Kitap, onbeş bölümü ve yedi yüzü aşan sayfasıyla kapsadığı konular itibariyle, ‘Geştalt, algıya dair önemli önermeler getirmiştir, ancak diğer konularda başarısız olmuştur’ yargısını yerle bir eden cinsten bir kitaptır. Günümüzün psikoloji ders kitapları gibi okuyucuyu bulgulara “boğmak” yerine (o dönemde bile çok sayıda yayının ve deney bulgusunun bulunduğu unutulmamalıdır) sorgulaya sorgulaya ilerleyen ve aslında hep kendi kendimize sorduğumuz ‘nasıl oluyor da’ tipinde sorular soran bir kitaptır. Günümüzün psikoloji ders kitapları genelde birçok bilgi ve bulgu sunup okuyucuyu neleri merak etmesi gerektiğine yönlendirirken insanın kendine dair zaten deneyimleyip merak ettiği ve bir türlü (hâlen de) cevabını bulamadığı birçok sorusunu “unutuverir”. Öte yandan Koffka’nın kitabını okurken insan, bugün çoğu “unutulmuş” veya “unutturulan” sorularla karşılaşabiliyor ve tam da bundan dolayı, taptaze, bambaşka bir bakış açısını edinebilmek için kitabın okunmasını tavsiye ederim. Bu kitabı Wertheimer ve Köhler’ın kitaplarından ayıran bir özelliği de rahat okunabilirliği, son derece “okuyucu dostu” oluşudur.

Koffka, bu kitabının görsel algı bölümlerinde (Wertheimer’ın 1923 çalışmasında yalnızca gruplama prensiplerine odaklanıldığından eksik kalan) şekil-zemin algısına dair birkaç tespitte bulunur. Şekil 25’deki uyarana baktığımızda, Koffka’nın Rubin’den ilham alarak bir şekil-zemin uyaranı oluşturduğunu görebiliriz. Kişilerin neden ağırlıklı olarak, bu spesifik şeklin beyaz olarak gösterilmiş25 kısmını şekil, diğerini zemin olarak gördüğünü sorar ve burada muhtemelen daha az karmaşık olanın zemin, daha karmaşık olanın ise şekil olarak belirdiğini dile getirir. Tabiî meraklı okuyucu burada acaba birinin dikey-düz, diğerinin ise tepeden aşağı olması da bir neden olabilir mi diye sorabilir. Ancak tepedeki arka plan pekala baş aşağı bir “şey” olarak değil, örneğin baş aşağı olmayan eski tip ahizeli bir telefon olarak da algılanabilir. Koffka’nın önermesi karmaşıklık-basitlik, ayrıntılılık-ayrıntısızlık, heterojenlik-homojenliktir; yani karmaşık, ayrıntısı daha bol ve daha heterojen olan bölgenin şekil, daha basit, daha az ayrıntılı, daha homojen olan bölgenin ise zemin olacağı yönündedir.

Şekil 25. (Koffka, 1936)

Bir başka bölümde şekil-zemin oluşumunu bu sefer alanların oranları bazında ele alır. Bu sefer ayrıntılılık, karmaşıklık, heterojenlik sabit tutulur ve yalnızca büyüklük oranları manipüle edilir (Şekil 26 a ve b). Alanlar Şekil 26a’daki gibi eşit tutulduğunda beyaz ile siyah olan çaprazın eşit olasılıkla şekil veya zemin olduğunu, öte yandan çaprazlardan biri küçültülüp diğeri büyütüldüğünde (b) küçük olanın şekil olmaya daha “yatkın” olduğunu belirtir.

Şekil 26. (Koffka, 1936)

Koffka’nın ele aldığı bir başka ilgi çekici ve diğerlerinden farklı olarak günümüz ana akım Geştalt anlatılarında bahsi geçmeyen husus, şekil olanın taşıdığı ayrıntılara dairdir (Koffka’nın deyimiyle “articulation”). Bu uygulamayı ders ortamında yaptığından bahseder ve kendisinin Şekil 27a gösterildiğinde hemen hep çizgili çarpı işaretinin şekil olarak görüleceğini beklerken beyaz çarpı işaretinin şekil olma eğilimi gösterdiğinden bahseder. Şekil 27b gösterildiğinde ise kimi zaman beyaz olan çarpının kimi zaman ise içinde düzensizce çizilmiş küçük şekillerin olduğu çarpının şekil olarak göründüğünü, Şekil 27c’de ise arkadaki sekizgen şeklinin belirginleştiği ve içinde birbirine benzer ve büyük boşluklu olarak kutucukların bulunduğu kısımların bir arada bir çapraz olarak algılanmadığını söyler ve tabiî bunun titiz deney serileriyle daha sistematik olarak incelenmesi gerektiğini belirtir.26 Aslında Koffka’nın burada mercek altına aldığı şey bir yanıyla da, Palmer’ın 1992 makalesinde bir yeni gruplama ilkesi olarak önerdiği “ortak alan” (‘common region’) ile de kesişir.

Şekil 27a-c (Koffka, 1936)
Şekil 28a ve b (Koffka, 1936)

Şekil-zemin meselesini tahlil ederken Koffka bir de simetriyi olası bir faktör olarak sunar. Bunun için de Şekil 28a ve b’deki uyaranlarını gösterir. Şekil 25’ten farklı olarak beyaz ve siyah alanların yalnızca biri simetriktir. Bu levhalara bakan kişilerin 28a’da simetrik olan siyah şeridi, 28b’de ise simetrik olan beyaz şeridi şekil olarak görür. Asimetrik olanını şekil olarak görmek mümkünse de kolay değildir, göründüğünde de simetrik olandaki gibi kararlı değildir, şekil özelliği anlık görünüp tekrar diğerine geçer.

Diğer yandan, şekil-zemin ilişkisiyle ilintili olarak bütünün içinde gizlenmiş şekiller konusuna da değinmek gerekir. Geştalt kuramının isimlerinden Kurt Gottschaldt’ın yoğunlaştığı bu olgu, şekillerin zemin içinde belirli bir şekilde “gömülerek” görünmez kılınmaları üzerine kuruludur. Örneğin Şekil 29b’de katılımcıdan Şekil 29a’da gösterilen şeklin o görüntü içinde bulunması istenir.27 Günümüzde bu tarz yetiler “Embedded Figures Test (Gömülmüş Şekiller Testi)” adlı test bataryalarıyla (Witkin ve ark., 1971) ölçülmektedir. Örneğin otizm spektrumlu çocukların bu tarz gömülmüş şekilleri bulmada normal gelişimli çocuklardan daha iyi oldukları gösterilmiştir (Jolliffe ve Baron-Cohen, 1994; Van der Hallen ve ark., 2018).

Şekil 29a ve b (Gottschaldt, 1926)

2.2. Geştalt Kuramının Kavramsal Önermeleri

Geştalt kuramcılarının en büyük “öfkesi” bir bilim olarak psikolojinin durmadan bulgular üretmesi ve bu bulgular manzumesinde “değer”, “anlam” gibi şeylere yer vermemesidir. Köhler, hayli felsefi ve okunması meşakkatli 1938 tarihli “A Place of Values in a World of Facts (Olgular Dünyasında Değerlerin Yeri)” kitabında bundan söz eder. Hem Köhler hem Koffka, o dönemin ve ne yazık ki günümüz psikoloji bilimi için belki daha da geçerli olan, birbirinden kopuk kalmış, “ilginç bulgular” sunma gayretlerinin yarattığı tıkanıklığa işaret eder. Köhler 1938 tarihli kitabında, eğer en büyük sorular hakkında eksik, noksan, hatta kötü yazmak ile vasat sorular hakkında mükemmel yazmak arasında bir tercih olacaksa kendi tercihinin birinciden yana olacağını belirtir (s. 6–7). Yine hem Köhler hem Koffka, mevcut psikoloji biliminin biriktirdiği bulguların, ya en mekanistik ve anlamdan uzak (‘rastgele şekilde peş peşe gelerek birbirine bağlanan duyulardan biliş doğar’) bir yerden değerlendirilmesini ve böylece en can alıcı tarafının tümüyle ıskalanmasını ya da dirimselci (‘vitalistik’) 28 bir bakış içinde sürekli yeni terimler icat edilip bunların doğuştan verili olması üzerinden açıklanmasını eleştirir. İlkini indirgemecilik, ikincisini ise kolaycılık olarak görürler.

Köhler kitabında ilginç bir örnek sunar. Hikaye şöyledir: Bir doğa bilimleri müzesinde ilginç bir sergi vardır. Rafların birinde, insanı oluşturan oksijen, hidrojen, azot vb. tüm maddeler, insan vücudundaki miktarlarına göre farklı boylarda küplerle temsil edilir. Her bir küpün üstünde de, o miktarın parasal değeri, o dönemin fiyatlarıyla etiketlenmiştir. Bu hesaba göre, hepsi üst üste toplandığında, insanın “fiyatı” o dönemin parasıyla yaklaşık 63 dolara denk gelir. Bu örnekle başlayarak ayrıntılı bir şekilde neden parçaların toplamının oluşturdukları bütünü doğru ifade edemeyeceğini vurgular. Christian von Ehrenfels’den farklı olarak Köhler, parçaların toplamının bütünden daha fazla olarak da adlandırılmaması gerektiğini çünkü bu bakışın da yine sayısal niceliksel bir değerlendirme olarak eksik kalacağını vurgular. Gerçekte parçaların toplamı niteliksel olarak farklı bir şey meydana getirir ve psikolojinin amacı tam olarak bu niteliksele odaklanmaktır.

Parçalar ve Bütün: Mikroskopik ve Makroskopik Bakış

Geştalt kuramcılarının en önemli kavramsal önermesi, bir bütünün, içinde taşıdığı parçalara doğrudan etki ettiği vurgusudur. Bu vurguyla o zamana kadar baskın olan ve hatta günümüzde de hâlâ baskınlığını koruyan ‘parçaları inceleyip, bilemediniz onların birbiriyle lokal ölçekteki etkileşimlerini tespit edip bütünü anlayabiliriz’ bakışına başkaldırır. “2.1 Kuramın Ana Tespitleri” bölümünde sunulan her bir husus tam da bu perspektif içinde değerlendirilmelidir. Geştalt bakışından bir uyaranın algılanmasını anlamak istiyorsak onun ilk önce bütünsel konfigürasyonunu tespit edip ardından bütünselin o spesifik konfigürasyonun içindeki parçalar üstündeki “alan” etkisine bakılmalıdır.

“Alan” tabiri o dönemin fizik kuramından ortaya çıkan ve tam da onunla eşleştirilerek öne sürülen bir kavramdır. Köhler psikoloj ve felsefe eğitimi yanı sıra fizik eğitimi de almış, 1918 Nobel ödüllü teorik fizikçi Max Planck’ın öğrencisi olmuş biridir. Bu altyapısı hem 1920 hem 1938 kitabı boyunca görülebiliyor. Az önce değinilen “alan etkisinin” en basit örneklerinden biri, Koffka’nın kitabındaki şu örnektir:

Şekil 30. (Koffka, 1936)

Buna göre ortadaki çizgi iki farklı “ortamda” farklı uzunlukta görünmektedir. Bunun kolayca basit, mekanistik bir öğrenme modeliyle açıklanamayacağı rahatça anlaşılmaktadır. Geştalt kuramcıları meşhur Müller-Lyer yanılsamasından (Şekil 31) da bahseder, hatta Rubin, 1915 kitabında söz konusu iki şekil hareket halinde “git-gel” yöntemiyle gösterildiğinde yatay çizginin sabitlendiği ve yanılsamanın kaybolduğunu tespit eden bir deneye atıf yapar. Uyaran sabit olarak gösterildiğinde ise, yatay çizgiye yönelik algımızın bütünden kaynaklanan bir etkiye maruz kaldığı, uçlar dışa dönük olduğunda uyaranın genel alanının genişleyerek çizgiyi uzatan, uçlar içe dönük olduğunda ise tersine daraltan bir etki yarattığı dile getirilir. Dolayısıyla Geştalt kuramına göre bu yanılsama uyaranın bütününün yatay çizgi üzerinde yarattığı alan etkisi sonucu ortaya çıkar.29

Şekil 31

Bir başka ilginç örnek Koffka’nın kitabında aktardığı Révész’in Jastrow yanılsaması üzerine tavuklarla yaptığı deneydir. Bu deneyde tavuklara koşullama yoluyla her zaman iki kaptan büyük olanından yemlerini yemeleri öğretilir. Bu öğretildikten sonra önlerine iki eşit kap Şekil 32a’daki gibi bir konumlanış ile verilir. Tavuklar B’den yer, öte yandan iki kap Şekil 32b’deki gibi sunulduğunda bu tercih ortadan kalkar. Koffka bu bulguyu söz konusu yanılsamanın tavuklarda da işlediğine göre bunun yoğun anlamsal, yorumsal veya deneyimsel bir birikim sonrası olamayacağına işaret eder.30 Diğer bir deyişle parçaların uzam bütünü içindeki spesifik konumlanışların, herbirinin algılanışı üstünde yoğun bir etkisi mevcuttur.

Şekil 32a / Şekil 32b

Geştalt kuramının ‘bütünün parçalar üzerindeki etkisi’ önermesine ilişkin sıkça karşılaşılan bir yanlış anlamaya işaret etmek gerekir (bk. Henle, 1992). Kuram, sanılanın aksine, “holistik” olarak adlandırılamaz çünkü tam teşekküllü bir holizm parçaların varlığını inkar eder, oysa Geştalt kuramı parçaların varlığını önemser, onları inceler ve deneylerinde –daha önce de gördüğümüz gibi — parça olma özellikleriyle manipüle eder. Bunun için bu bölümün başlığını mikroskopik ve makroskopik bakış olarak adlandırdık. Kurucuların üçü de doğal olarak mikroskopik tarafının da incelenmesi gerektiğini ama onu incelerken makroskopik özelliğin, yani sistemin sunduğu bütünselliğin atlanmaması gerektiğinin altını çizer. Çünkü onlara göre makroskopik olan mikroskopiği etkiler ve işin bu tarafı sürekli göz ardı edilir veya hafifsenir. Köhler, deneysel psikolojinin hali hazırdaki bakışının yalnızca mikroskopik olanı hakiki, onun oluşturduğu büyük sistemi ise sanki “hayaliymiş” gibi ele aldığını, bunun yanlış olduğunu vurgular. Çünkü bilimsel ilgiye mazhar her objenin ister fizikte ister kimyada ister başka bir alanda hem makroskopik hem mikroskopik özellikleri vardır. Burada örneğini müzikten verir ve herhangi bir melodide hiçbir notanın ne tek başına ne de basit bir peş peşelilik içinde bir anlam taşıdığını, aksine, her notanın anlamının doğrudan tüm melodinin ait olduğu sistemden (örneğin gamdan) doğduğunu vurgular. Zamanında dili de koşullama yollu bir uyaran zincirlemesi olarak açıklamaya çalışan Davranışçılar ve diğer ampiristler bunda başarısızlığa uğramış ve bir bakıma 1950’lerde, aralarında dilbilimci ve kuramcı Chomsky gibi önemli isimlerin de bulunduğu “bilişsel devrim”in yolunun açılmasına katkı sunmuşlardır. Bu vesileyle dil de, bütünün parçalarının anlam ve işlevini belirlediği önermesine dair çok iyi bir örnek teşkil eder.

Bağlam, Alan, Rastgeleliğe Karşı Strüktür

Köhler kitabında, deneyimlenen (yani “fenomenal”) dünyanın “ne aldırışsız bir mozaik ne de aldırışsız bir düzlemlilik” arz ettiğini ısrarla vurgular (Köhler, 1936, s. 84–85). Buradaki “aldırışsız (indifferent)”, “mozaik” ve “düzlemlilik (continuum)” kavramları her şeyin her şeyle bağdaşabileceğini, her türlü düzlemde yan yana gelebileceğini iddia eden ampirist bakışa atfen kullanılır. Oysa Geştaltçılara göre fenomenal dünya, bir alan, bir sahadır ve kendi içinde karmaşık bağımlılık dinamikleri olan, birbirinden ayrışabilen veya birleşebilen birimleri ve bağlamları kapsayan bir sistemdir. Köhler, fizik kuramlarından da yola çıkarak dış dünyanın bir strüktürü olduğunu ve bundan dolayı o strüktürle “aynalanan” bir deneyimsel dünyanın da bulunmasının şaşırtıcı olmayacağını, asıl bunun olmamasının şaşırtıcı olacağını belirtir. Bu da bizi Köhler’in bu fikri bir adım öteye taşımaya çalışarak ortaya attığı “izomorfizm” kavramına götürür.

İzomorfizm

Kavram bu adıyla ilk Köhler’de karşımıza çıkar ve bunun üzerine, belki de fizik arka planı nedeniyle en çok kafa yoran Köhler’in çok basit bir önermesi vardır. Fiziksel dünyadaki şeylerin, onların gerçekliği ile uyumlu fizyolojik bir yansıması olmalıdır. Örneğin, fiziksel uzamdaki fil ile fenomenal olarak algılanan fil arasında şekil-zemin ilişkisi açısından bir örtüşüklük olmalıdır der. Bu yansımanın kavramsal olarak (yani bire bir değil ama ilişkisellik ağının strüktürü temelinde) bir “eşyapısallığı” olmalıdır diye düşünür. Ek olarak, yeni bulgular ışığında, beyin olgularıyla en azından kimi fenomenal olgular arasında bir ortaklığın olduğunun artık düşünülebileceğini vurgular. Burada “sinir sisteminin tüm parçaları birbiriyle bağlantılıdır, hiçbir parça diğerlerini etkilemeden ve diğerleri tarafından etkilenmeden tepkide bulunmaz ve asla tam olarak hareketsiz olduğu bir zaman yoktur”31 (Allen ve Schwartz, 1940’dan alıntılanmıştır) diyen Sherrington’a atıf yapar. Keza Adrian ve arkadaşlarının ganglion hücreleri, gözün ağ tabakası ve kortikal tabakaların kimi koşullarda belirgin derecede birbiriyle etkileşimli aktivite gösterdiğinden bahseder. Aslında beynin sinir sisteminin de şekil-zemin etkileşimine sahip olacağı yönünde ilginç bir analoji de kurar, bir yandan strüktür, şekil arzeden belirgin sinir aktivasyonları olurken bir yandan da tüm sistemin bir “zemin” — günümüz terminolojisiyle- ‘gürültüsü’ olabileceğini belirtir ve şaşırtıcı biçimde, tam o dönemlerde bitkisel hayattaki canlının beyin dalgalarını inceleyen fizyologların bu çalışmalarının yakından takip edilmesi gerektiğini vurgular.32

Coğrafi Çevre, Fenomenal33 Çevre ve Canlının Anlam ve Değerler ‘Manzumesi’

Koffka bu konuyu bir örnekle anlatır. Korkunç bir kar fırtınası sırasında at sırtında bir adam bir hana varır. Adamı gören hancı şaşırır ve nereden geldiğini sorar, adam koluyla işaret eder, hancı hayret içinde dev Konstanz gölünün üzerinden geldiğini bilip bilmediğini sorar. Koffka burada iki gerçekliğin bulunduğunu belirtir. Biri fiziki gerçeklik veya onun kullandığı tabirle “çoğrafi çevre” yani donmuş göl. Diğeri ise adamın fenomenal gerçeği, o da normal bir düzlükten başka bir şey değildir çünkü kişi, donmuş bir gölün üzerinden geldiğinin farkında değildir. Geştalt işte tam burada devreye girer. Davranışçı ekolünün “uyaran-tepkicileri” gibi yalnızca fiziki dış dünyanın gerçeği ile yetinmez, o dış dünyayı algılayan, anlamlandıran canlının “fenomenal çevresi”ni de denkleme katar çünkü onu katmazsa yanlış veya eksik bir yargıda bulunabilir.34 Koffka’nın verdiği bir diğer örnek ise Köhler’ın 1914 ile 1920 arasında Tenerife’de şempanzelerin problem çözme yetileri üzerine yürüttüğü araştırmasındandır. Şempanzeler tavanda erişemedikleri yükseklikte asılı bir muzla karşı karşıyadır. Ortada sağda solda duran sandıklar vardır. Şempanzelerin biri sandıkların birinin üstüne oturup muza bakarken diğeri sandıklardan birini alıp muzun asılı olduğu yere taşıyıp sandığa çıkıp muza erişmeyi dener. Coğrafi çevre her iki şempanze için aynıdır ama bir şempanze için o sandıklar üstüne oturulan nesnelerdir, diğeri için ise yükseğe çıkmayı sağlayabilen nesnedir.35

Fenomenal çevre hem o anda bulunan fiziksel uzam-zamanla hem de canlının geçmiş deneyimleri ve o çevreyle ilişkileniş biçimi, odağı ve motivasyonuyla bağlantılıdır. Dolayısıyla Geştalt kuramı herhangi bir olguyu incelerken bir yandan hem fiziksel uzam-zamanın alan etkilerini, hem bunun fenomenal yansımasını, hem de deneyimleyenin o alana yönelik motivasyonu ve deneyimini hesaba katar.36 Kuramın bu tarafı bugün sosyal psikoloji diye ayırdığımız alanda yapılan çalışmalarda büsbütün öne çıkar. Örneğin, Amerikan alanyazınında Geştaltçı kimliği nedense pek dile getirilmeyen sosyal psikolog Solomon Asch’ın 1956 deneyine baktığımızda bunu görmek mümkündür. Deneyde kişilere, doğru cevabı bariz olan bir algı düzeneği sunulur (Şekil 33). Ancak grup içinde herkes –deneyin tasarımı çerçevesinde — aynı ortak yanlış cevabı verdiğinden, olup bitenden habersiz katılımcı da yanlış olduğunu bile bile farklılaşmamak uğruna aynı yanlış cevabı vermeye meyleder. Dolayısıyla bir anda birey, bulunduğu küçük grup ortamının alan gücüne maruz kalır ve fenomenal gerçeğini adeta inkâr eder. Tabiî kimin grup kararına boyun eğdiği, kimin (çokça tedirginlik, güvensizlik ve grup içinde yalnızlaşmışlık hissi içinde) eğmediği, bahsettiğimiz Geştalt bakışı içinde incelenmesi şart olan üçüncü ana etmendir.

Şekil 33. (Kaynak: Wikipedia commons)

Wertheimer’ın, doğal halkların düşünme biçimlerini incelediği çalışması da bu konuya dair güzel bir örnek teşkil eder (Wertheimer, 1912b). Örneğin, incelediği topluluğun üyelerine düzlüğün bir tarafında iki ağaç, o ağaçların biraz uzağında başka bir ağaç görüntüsüne işaret ettiğinde ve toplam kaç ağaç gördüklerini sorduğunda ‘iki ağaç ve bir ağaç’ cevabını alır. Öte yandan üç ağacın yan yana olduğu bir tarafa işaret ettiğinde ‘üç ağaç’ cevabını alır. İlginç bir başka örnekte ise iki at “iki”, keza iki insan “iki” olarak sayılır. Ama bir insan ile bir at yan yana göründüğünde bunu “bir binici” olarak adlandırırlar çünkü artık algıladıkları, soyut bir ikilikten çok yepyeni, tekil bir birleşimdir. Wertheimer bu farklılığı yanlış bir düşünme biçimi olarak ele almaz, tersine aynı fiziksel çevrenin farklı kültürlenmeler sonucu ne kadar farklı deneyimlenip anlamlandırılabildiğini ve bunlardan hiçbirinin rastgele, “anlamsız” olmadığını, tersine her birinin kendi içinde bir mantığı ve yapısallığı olduğuna işaret eder.

Sonuç Yerine: Geştalt Kuramı Nedir ve Ne Değildir…

Geştalt kuramının en kritik vurgusu, herhangi bir uyaran çevresinin bir bütün olarak ele alınması gerektiği çünkü o bütünsel konfigürasyonun, içinde barındırdığı parçacıkların bütün içindeki işlev ve anlamını oluşturduğu vurgusudur. Köhler’in şempanzelerinin, örneğin, muza ulaşmak için önlerindeki sopalardan faydalanıp faydalanmadığı, o sopaların bütün içindeki konumlandırılışlarına ve dolayısıyla belirginliklerine bağlıdır. Sopalar karma bir zemin içinde “görülmez” kılındığında onları görüp, ayırt edip araç haline getirmeleri imkansızlaşır. Bu da yine, dışsal uyaran çevresinin belirli tip konfigürasyonunun ne kadar önemli olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir araştırmanın ilk aşaması bu bütünsellik kavrayışı olmalıdır. Bu bakışı örneğin James J. Gibson’ın “doğrudan algı” kuramında (ki bu tabiri ilk kullanan Köhler’dir, Gibson, daha önce bahsettiğimiz gibi Köhler’ın seminerlerinin yakın takipçisi olmuştur) bulabiliriz. Gibson’ın kendi döneminde yapılan algı çalışmalarına yönelik en büyük itirazı da, fiziksel uzamdaki o bütünselliğin ve zenginliğin ıskalanmasına yönelikti. Geştaltçılar gibi Gibson da, Köhler’in deyimiyle ‘mikroskopik bakışla’ bilim yapanların, ekolojik çevrenin aslında, içinde hareket eden canlı açısından doğrudan ne kadar çok anlamlı bilgi barındırdığını gözardı ettiklerini neredeyse kızgınlıkla dile getirir (Gibson, 1992).37

Geştalt kuramı bakışı içinde bir araştırmanın ikinci aşaması ise, Koffka’nın tabiriyle fenomenal çevreyi anlamak ve incelemektir. Bunun için hem — zaten o dönemlerde bile sürekli yapılagelindiği gibi — davranışsal veriler toplanıp incelenmeli (örneğin, tepki hızı, hatırlanan sözcük miktarları, bir bölütleme deneyinde yapılan sınır işaretlerinin sayısı, konumu vb.) hem de katılımcının (örneğin çocuk, yetişkin, yaşlı, kültür /sosyal grup A veya B’den vb.) deneyi, uyaranları ve yaptıklarını algılayış ve anlamlandırış biçimine bakılmalıdır. Örneğin şempanze deneylerinde Köhler, şempanzelerin mevcut ortamı nasıl algıladığına odaklanır. Dolayısıyla şempanzelerin gösterdiği birbirinden farklı davranış ve tavırları yalnızca kendi sunduğu düzeneğe ilişkin değerlendirmez, onların fenomenal çevresinden de (örneğin boyları posları, geçmişte o alanla veya benzer alanlarla ilişkileniş deneyimleri vb.) değerlendirmeye özen gösterir.38 Benzer şekilde Wertheimer, sayı kavramını incelediği topluluğun bireylerine “1 insan ve 1 at toplam kaç eder?” sorusunu sorduğunda “2” diyenleri doğru cevaplayanlardan sayıp “2” cevabını vermeyenleri yanlış cevaplayanlardan saymakla yetinseydi, bu bireylerde ‘sayı toplamı’ kavramının olmadığı sonucuna varacaktı. Ancak, verdikleri cevaplar, yaptıkları açıklamalar incelediği takdirde bu kişilerin neden “1 insan ve 1 at toplam kaç eder?” sorusuna “1” dediğini anlayabiliriz çünkü cevapları aslında “1 binici”dir. Diğer bir deyişle, daha önce de belirttiğimiz gibi bir insan ve bir at bu topluluğun bireylerinin zihninde yeni “parçalanamaz” bir Geştalta karşılık gelir.

Eğer nihayet günümüz deneysel çalışmalarında bu tarz zenginleştirilmiş yöntemler uygulanmaya başlanırsa, buradan çıkan bilgiler kalitatif bir incelemeyle araştırma raporunda da yer bulabilmelidir. Oysa günümüzde, hele ki son 40–50 yılda, Amerikan eksenli “hızlı”, “pratik” bilim bakışı her tarafa nüfuz etmiş durumda. Bilimciler, sürekli yayın yapma baskısı altında çalışmalarını “aceleyle” yazıyor, makalelerin giriş ve tartışma kısımları giderek daha özensiz ve eksik kalıyor ve bırakın olabildiğince tüm mevcut bulguların bulunup ilişkilendirilmesi, bulguların bir çoğu tekrarlanamıyor dahi (bk. Zwaan ve ark., 2018). Bu “hız histerisi” içinde de makalelere uzunluk kısıtı, kimi zaman kullanılan referanslar için “son 20 yıldan eski olmasın” baskısı getirilebiliyor ve böylece aslında çok tehlikeli bilgi kopukluklarının yolu açılıyor. Ve tüm bunların arasında belki de en zarar vericisi, bulguların düşündürmekten çok tüketmeye hazır, olabildiğince basit ve net bir “hikâyeleme” paketiyle sunulması baskısıdır. Durum böyle olunca, bu tarz katılımcı deneyimlerinin aktarımları doğal olarak hem dergi editörleri hem makaleleri değerlendirenlerce “gereksiz”, “fazlalık” olarak adlandırılıp çıkartılıyor.

Geştalt kuramını odağına aldığımız bu makale psikolojinin bilim tarihi içinde aslında küçük bir “bellek tazeleme” çalışması da sayılabilir. Geştalt kuramının belki de en heyecan verici tarafı, psikolojinin bilim tarihi içinde — hele ki Anglo-Amerikan psikoloji ekolünün adeta ‘dayatmasıyla’ — her şeyin iki zıt kamp üzerinden tanımlanışını tümüyle reddetmesidir. Köhler 1938 tarihli kitabında bu ikililiğe hapsolmayı reddedişi yoğun bir şekilde işler. Bu kuram, mekanistik bakış kadar dirimselci (‘vitalistik’) bakışı da reddeder. Keza yalnızca parçacıklara odaklanan bakış gibi bütün içindeki parçaları incelenemez olarak gören holizmi de reddeder. Ama belki de en önemlisi, “doğuştan mı”, “edinilmiş mi” sorusunun anlamsızlığına işaret eder, edinilmişliklerin hakkını verir ama diğer tarafı da bir kolaycılık içinde “doğuştan” olarak değil maddenin ve evrenin fizik kuramları çerçevesinde ele alır. Bu bakış ile “doğuştancı” bakış ne yazık ki çokça karıştırılır. Örneğin Wagemans ve arkadaşları (2012) yoğun bir emek ile Geştalt kuramının yüzüncü yılı uğruna yazdıkları makalede bile rahatça “doğuştan gelen kanunlar” atfını yapar. Oysa bunun ne kadar yanlış bir çıkarsama olduğunu görmek için Köhler’ın çarpıcı 1950 makalesini okumak yeterli olurdu.

Bu makalenin amacı; orjinal kuramı hakkında çok az şey bilinen, bilinenlerin ise — kimi zaman tercüme eksiği veya hatalarından, kimi zaman orjinal eserlerin okunmamasından — ya çok eksik ya da düpedüz yanlış olduğu, dünyaya bambaşka gözlüklerle bakan bu çarpıcı kuramın biraz olsun “hakkını” iade etmektir. Ancak bu işi “tarihin tozlu sayfalarından bir kuramın anlatımı” gibi görmek yanlış olur. Bu “tarihe gömüldüğü” söylenen kuram ilginç bir şekilde aslında hiçbir zaman tam olarak gömülemedi. Hele ki sofistikasyonu giderek artan matematiksel modellerin gelişi, nörobilim ve bilgisayar bilimlerindeki çarpıcı gelişmeler bir anda Geştalt kuramını sanki yeniden çalışmaların odağına yerleştirdi gibi görünüyor. Bunu yakın tarihli yayınlardan görmek mümkün. Bugün 2010–2020 yılları arası araştırmaları kapsayarak Google Akademik’te “gestalt theory”39 anahtar sözcüğü ile arama yapıldığında 65 bin üstü sonuç çıkıyor. Bunların arasında, örneğin, daha ilk arama sayfasında göze çarpan 2017 tarihinde Frontiers dergisinde çıkan “Gestalt Theory Rearranged: Back to Wertheimer” isimli makaledir (Guberman, 2017). Kuramın parmak bastığı çok can alıcı meseleler var ve öyle görünüyor ki 21’nci yüzyılda, olayları daha karmaşık dinamik sistemler üzerinden inceleyebilen bir bakışa ihtiyaç duyulacaktır.

Makaleyi bitirirken özellikle birincil kaynak okumaların beni beklediğimin ötesinde şaşırttığını belirtmek isterim. Sanırım en şaşırtan boyutu, kuramın kurucularının sorduğu soruların hâlâ çok önemli, hatta çarpıcı sorular olması ve getirdikleri genel bakışın psikolojinin şu anki birbirinden kopuk, binbir parçaya bölünmüş halini toparlayacak tek kuram olabileceğini hissettirmesidir. Geştalt kuramı, bir önceki yüzyılda belki de zamanına göre erken doğan, belki de o dönemin, sanatı, bilimi ve düşünceyi imha eden faşizm ikliminde, yeşermesi gerektiği entelektüel coğrafyasından koparılması nedeniyle akamete uğrayan, uğratılan bir kuram oldu. Ancak hazır bu bakış varken ve öne attıkları ve hâlen cevapsız kalan soruları da ortada dururken onu tekrar ve daha iyi anlayarak özümsemek neden olmasın? Kuramın bellek ve düşünme alanlarındaki çalışmalarını inceleyececeğimiz ikinci ve üçüncü makalemizde bu imkânı biraz daha belirginleştirmeye çalışacağız.

Notlar

13 İtalik kısımlar Almanca metinde yazım şekli içinde ima edilen anlamın Türkçe okur için daha iyi anlaşılması amacıyla tarafımca eklenmiştir.

14 Hatırlatma amacıyla, ampirisizm felsefesini, kuramını kastettiğimizde “ampirisistik” ifadesini, farkında veya değil o bakış içinde bakan felsefeci olmayanların duruşu için ise “ampirist” ifadesini kullanıyorum.

15 Eşlik: Çok sesli müzikte melodiye eşlik eden “partisyon” ki bu ana melodi ile uyumlu başka bir melodi, hatta çokca bir akor dizi olabilir.

16 Wertheimer “ilke” tabirinin yanı sıra sıkça “kaide” hatta kimi zaman “kanun” tabirini de kullanır. Ancak hem Wertheimer hem diğer Geştaltçılar yazılarında bir algının nasıl gerçekleşeceğini belirleyen faktörlerin tek değil birden fazla olduğuna işaret ettiği için, bu bağlamsallığı daha iyi karşılaması bakımından tüm makale boyunca “ilke” tabirini kullanacağım.

17 “Raum- und Tongestalten”

18 Bu vurguyu özellikle yapıyorum çünkü hele ki Amerikan ders kitaplarında sanki Geştalt kuramcıları yalnızca tek bir örnek gösterip tek bir cevap alıp bununla yetinmişler gibi yanlış bir izlenim verilir.

19 Bu ilke İngilizcede “similarity”, Türkçede “benzerlik” olarak tercüme edilmiştir. Oysa Wertheimer “Gleichheit” tabirini kullanır ve nitekim verdiği tüm örnekler tam bir aynılık üzerinden kuruludur. Doğal olarak benzer olanlar da gruplanır ancak aynı değil benzer uyaranlarda, Geştalt kuramına göre çoklu faktörlerin de etkisiyle bu örneklerdeki gibi bariz tekil gruplamalar değil kişiden kişiye değişebilen farklı farklı gruplamalar olabilir.

20 Köhler’ın tabiriyle “self-distributed”, günümüzdeki kullanımıyla “self-organized”

21 Günümüz insanı bir “H” harfini de görebilir.

22 İlginçtir, Wertheimer burada aslında aynı kültürden gelenler arasında da olabilecek bir bakma farklılığına işaret eder. Bu çok sonraları ilk defa David Navon (1977) tarafından farkedilip sunulur ve böylece büyük bir global-lokal algı literatürü doğar.

23 “Doğal halklar” ifadesi, endüstrileşmiş kültürden uzak yaşayan halklar için kullanılır.

24 Buna dair örnekleri, Geştalt kuramcıların zihnin bellek, öğrenme ve düşünmeyle ilgili önermelerini mercek altına alacağım ikinci makalemde sunacağım.

25 Bu uyaranlarda şekil-zemin ilişkisini belirleyenin renk dışında bir faktör olduğundan emin olmak için siyah-beyaz renkleri değiş tokuş edilerek kontrol edilir

26 Günümüzde “karmaşıklık” meselesi hala bilişsel psikolojinin ve bilgisayar bilimlerinin en zorlayıcı konularından biridir. Karmaşıklığın nasıl tanımlanabileceği ve ne şekilde sistematik olarak manipüle edilebileceğine dair çeşitli uğraşlar var, bunların kimisi bilgi işleme kuramından gelir (Shannon, 1948; müzik için bk. Pearce, 2005). Şekil-zemin algısı konusu hala güncel ve üstünde çalışılan bir konudur (örn., Grossberg, 2016; Peterson, 2015).

27 Kamuflaj olgusunun belki de en çarpıcı resmi, Rock ve Palmer’ın 1990 tarihli “The Legacy of Gestalt (Geştaltın Mirası)” makalesindeki kapak resmidir

28 Vitalizm; canlı varklıkların, onları cansız varlıklardan ayrıştıran, fiziksel olmayan bir “yaşam elementi” taşıyıcısı olduklarını ve bu özellikleriyle kendilerine has ilkelerle varolduklarını öne sürer.

29 Geştalt kuramı, daha önce de vurgulandığı gibi, uyaranın kendi içinde barındırdığı yönlendirici global etkileşimler yanı sıra algılayanların uyaranla etkileşim biçimine da önem verir. Bu ikili etkiyi güzel ortaya koyan çalışmalardan biri Mundy’nin (2014) araştırmasıdır.

30 Yakın zamanlı iki çalışma, şempanzelerde Jastrow yanılsamasının görüldüğüne (Tomonaga, 2015), öte yandan makak ve kapuçin maymunlarında görülmediğine işaret eder (Agrillo, Berran, Parrish, 2019). Bu farklılıklar Geştalt kuramı açısından sorun teşkil etmez çünkü kuram için esas olan, belirli bir algı şeklinin her zaman ve mutlaka deneyime dayalı olamayabileceğidir. Bir tavuğun veya bir şempanzenin deneyim ve birikimlerinin insanla eşleştiği, öte yandan makak veya kapuçin maymunuyla eşleşmediğini söylemek hayli zorlayıcı olur.

31 “All parts of the nervous system are connected together and no part of it is probably ever capable of reaction without affecting and being affected by various other parts, and it is a system certainly never absolutely at rest.”

32 Bu Raichle’ın “A Default Mode of Brain Function (Beynin ‘Gıyabi Mod’ İşlevi” (2001) bulgusunu da akla getirir, yani somut bir zihinsel aktivitenin yokluğunda dahi beynin bir aktivasyon paterni olduğu bulgusu.

33 Aslında Koffka “davranışsal çevre” tabirini kullanır ama anlattığı şey tümüyle algılayan, deneyimleyen ve bu fenomenolojinin içinden davranan anlamındadır.

34 Geştalt’ın bu bakış açısı, uyaran-tepki darlığı içinde hapsolmuş davranışçı ekolün yetersizliğini fark edip uyaran-organizma-tepki denklemini kuran Tolman’ın ufuk açıcı açılımıyla da (örn., Tolman ve Honzik, 1930; Tolman, 1932) ilişkilendirilebilir ve nitekim hem Köhler hem Koffka Tolman’dan sıkça söz eder. Aradaki önemli fark, Geştalt kuramcıların bununla yetinmeyip Tolman’ın eksik bıraktığı (veya bırakmak zorunda kaldığı) U-O-T denkleminin ortasındaki “organizma” kısmını anlamayı hedeflerine koymalarıdır.

35 Köhler’in şempanzelerle yaptığı bu çalışmalarını bahsini ettiğim ikinci makalemde daha ayrıntılı anlatacağım.

36 Koffka bu kısma “ego”, Köhler ise “kendi (self)” tabirini kullanır. Köhler bu “kendi”nin canlıdaki “mekânı” üzerine de ilginç fikirler yürütür ve bir şekilde burada da zihin ve bedenin ayrılmaması gerektiğini, tersine bir bütünsellik içinde görülmesi gerektiğini öne sürer. Bu bakışın günümüzdeki karşılığını Damasio’da bulabiliriz (bk. Damasio, 2018).

37 Gibson Geştaltçılardan hatta daha radikal bir yerde durur ve doğrudan algının matematiksel incelemesinin ekolojik (yani doğal ortam içindeki) algıyı anlamak için tümüyle yeterli olduğunu, Geştaltçılardan farklı olarak — Koffka’nın tabirlerini kullanacak olursak — “coğrafi çevre”yle “fenomenal çevre”nin bire bir örtüştüğünü, algılayan canlının tarihsel birikiminin temel bir fark yaratmayacağını söyler. Tabiî Gibson’ın yalnızca görsel algı çalıştığını, öte yandan Geştalt kuramcıların ise, canlıların her türlü biliş ve davranışını anlamayı hedeflediğini unutmamak gerek.

38 Köhler’in 1921 tarihli bu çalışmasını, Geştalt kuramının bellek ve düşünme üzerine yaptıkları çalışmaları inceleyeceğim ikinci Geştalt makalemde daha ayrıntılı sunacağım.

39 Arama yalnızca “Gestalt” olarak yapıldığında aslında kuramın temel okumaları üzerinden inşa olmamış, daha çok kuramın “zahiri” kavramını temel alıp oluşturulmuş Geştalt terapisiyle ilgili makaleler çıkmaktadır. “Gestalt theory” dendiğinde ise çok ağırlıklı olarak kuramla daha doğrudan ilişkilenen makaleler listeleniyor

Kaynaklar

Agrillo, C., Beran, M. J. ve Parrish, A. E. (2019). Exploring the Jastrow Illusion in Humans (Homo sapiens), Rhesus Monkeys (Macaca mulatta), and Capuchin Monkeys (Sapajusapella). Perception, 48(5), 367- 385. doi: 10.1177/0301006619838181

Akkurt, E. (2019). Kullanıcının Yapı Cephelerindeki Görsel Algısında Gestalt Kuramı’nin Etkileri: Diyarbakır’da 3 Farklı Bulvar Değerlendirmesi. Dicle Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi.

Allen, F. ve Schwartz, M. (1940). The effect of stimulation of the senses of vision, hearing, taste, and smell upon the sensibility of the organs of vision. The Journal of General Physiology, 24(1), 105–121. doi: 10.1085/jgp.24.1.105

Asch, S. E. (1956). Studies of independence and conformity: I. A minority of one against a unanimous majority. Psychological Monographs: General and Applied, 70(9), 1–70. doi: 10.1037/h0093718

Bregman, A. S. (1994). Auditory scene analysis: The perceptual organization of sound. Cambridge, MA: MIT Press.

Buhusi, C. V. (2020). Episodic time in the brain: A new world order. Learning & Behavior, 189–190. doi: 10.3758/s13420–019–00379–4

Damasio, A. (2018). The strange order of things: Life, feeling, and the making of cultures. New York: Vintage.

Ellis, W. D. (Ed.). (1938). A source book of Gestalt psychology. London: Kegan Paul, Trench, Trubner ve Company. doi: 10.1037/11496–000

Fahri, Z. (1938). Pierre Janet: Geştalt nazariyesi. Ülkü Dergisi, Cilt 11 (66), 486–500.

Gibson, J. J. (1992). Conclusions from a century of research on sense perception. S. Koch ve D. E. Leary (Ed.) içinde, A century of psychology as science (p. 224–230). Washington, DC: American Psychological Association. doi: 10.1037/10117–025

Gottschaldt, K. (1926). Über den Einfluss der Erfahrung auf die Wahrnehmung von Figuren. Psychologische Forschung, 8(1), 261–317.

Grossberg, S. (2016). Cortical dynamics of figure–ground separation inresponse to 2D pictures and 3D scenes: How V2 combines border ownership, stereoscopic cues, and Gestalt grouping rules. Frontiers in Psychology, 6 (2054), 1–17. doi: 10.3389/fpsyg.2015.02054

Guberman, S. (2017). Gestalt theory rearranged: Back to Wertheimer. Frontiers in Psychology, 8(1782), 1–8. doi: 10.3389/fpsyg.2017.01782 Henle, M. (1978). Gestalt psychology and Gestalt therapy. Journal of the History of the Behavioral Sciences, 14(1), 23–32.

Henle, M. (1978). One man against the Nazis: Wolfgang Köhler. American Psychologist, 33(10), 939–944. doi: 10.1037/0003–066X.33.10.939

Henle, M. (1992). Rediscovering Gestalt Psychology. S. Koch ve D. E. Leary (Ed.) içinde, A century of psychology as science (p. 100–120). Washington, DC: American Psychological Association. doi: 10.1037/10117–025

Jolliffe, T. ve Baron-Cohen, S. (1997). Are people with autism and Asperger syndrome faster than normal on the Embedded Figures Test? Child Psychology & Psychiatry & Allied Disciplines, 38(5), 527–534. doi: 10.1111/j.1469–7610.1997.tb01539.x

Kaygusuz, C. (2014). Gestalt kuramı ve öğrenme. A. Kaya (Ed.) içinde, Eğitim Psikolojisi, 8. Baskı (ss.363- 384). Ankara: Pegem.

Koç, H. ve Bulut, İ. (2014). Gestalt kuramının öğrencilerin harita okuma ve yorumlama beceri düzeyleri üzerine etkisini belirlemeye yönelik bir inceleme. Marmara Coğrafya Dergisi, 30, 1–19. doi: 10.14781/mcd.26337

Koffka, K. (1936). Principles of Gestalt psychology. London: Kegan Paul.

Köhler, W. (1920). Die Physischen Gestalten in Ruhe und im stationären Zustand. Braunschweig: Vieweg & Sohn.

Köhler, W. (1921). Intelligenzprüfungen an Menschenaffen. Berlin: Julius Springer.

Köhler, W. (1938). The place of value in a world of facts. New York: Liveright.

Köhler, W. (1950). Psychology and evolution. Acta Psychologica, 7, 288–297. doi: 10.1016/0001- 6918(50)90020–5

Köhler, W. (1959). Gestalt psychology today. American Psychologist, 14(12), 727–734. doi: 10.1037/h0042492

Luccio, R. (1999). On Prägnanz. L. Albertazzi (Ed.) içinde, The Form of Shapes (pp. 123–148). New York: Kluwer.

Luccio, R. (2019). Perceptual simplicity: The true role of Prägnanz and Occam. Gestalt Theory, 41(3), 263- 276. doi: 10.2478/gth-2019–0024

MacLeod, C. M. (2020). Zeigarnik and von Restorff: The memory effects and the storiesbehind them. Memory & Cognition, 48, 1073–1088. doi: 10.3758/s13421–020–01033–5

Mandler, G. (2011). A history of modern experimental psychology: From James and Wundt to cognitive science. Cambridge, MA: MIT Press.

Mastroianni, G. R. (2006). Kurt Gottschaldt’s ambiguous relationship with national socialism. History of Psychology, 9(1), 38–54. doi: 10.1037/1093–4510.9.1.38

Mundy, M. E. (2014). Testing day: The effects of processing bias induced by Navon stimuli onthe strength of the Müller-Lyer illusion. Advances in Cognitive Psychology, 10(1), 9–14. doi: 10.2478/v10053- 008–0151–8

Navon, D. (1977). Forest before trees: The precedence of global features in visual perception.Cognitive Psychology, 9(3), 353–383. doi: 10.1016/0010–0285(77)90012–3

Palmer, S. E. (1992). Common region: A new principle of perceptual grouping. Cognitive Psychology, 24(3), 436–447. doi: 10.1016/0010–0285(92)90014-S

Pearce, M. T. (2005). The construction and evaluation of statistical models of melodic structure in music perception and composition. City University of London, London.

Peterson, M. A. (2015). Low-level and high-level contributions to figure–ground organization. J. Wagemans (Ed.) içinde, Oxford Handbook of Perceptual Organization (pp. 259–280).Oxford, England: Oxford University Press.

Raichle, M. E., MacLeod, A. M., Snyder, A. Z., Powers, W. J., Gusnard, D. A. ve Shulman, G. L. (2001). A default mode of brain function. Proceedings of the National Academy of Sciences, 98(2), 676–682. doi: 10.1073/pnas.98.2.676

Rock, I. ve Palmer, S. (1990). The legacy of Gestalt psychology. Scientific American, 263(6),84–91. doi: 10.1038/scientificamerican1290–84

Rubin, E. (1915). Visuell wahrgenommene Figuren: Studien in psychologischer Analyse. Kopenhagen: Gyldendalske Boghandel.

Sarris, V. (2020). Introduction to Max Wertheimer: Productive Thinking. In Max WertheimerProductive Thinking (pp. 1–23). Cham: Birkhäuser.

Shannon, C. E. (1948). A mathematical theory of communication. The Bell System Technical Journal, 27(3), 379–423.

Schultz, D. (1981). A history of modern psychology. Academic Press.

Tolman, E. C. ve Honzik, C. H. (1930). Introduction and removal of reward, and mazeperformance in rats. University of California Publications in Psychology, 4(17), 257–275.

Tolman, E. C. (1949). Purposive behavior in animals and men. University of California Press.

Tomonaga, M. (2015). Fat face Illusion, or Jastrow illusion with faces, in humans but not inchimpanzees. iPerception, 6(6), 2041669515622090. doi: 10.1177/2041669515622090

Ünal, G. ve Ayhan, İ. (2020). İşlevsel özelleşmeye yeni bir bakış: Nöronal saatler. Nesne, 8(17), 270–283. doi: 10.7816/nesne-08–17–08

Van der Hallen, R., Chamberlain, R., De-Wit, L. ve Wagemans, J. (2018). Superior disembedding in children with ASD: New tests using abstract, meaningful, and 3D contexts. Journal Autism and Developmental Disorders, 48(7), 2478–2489. doi: 10.1007/s10803–018–3508-y

Wagemans, J., Elder, J. H., Kubovy, M., Palmer, S. E., Peterson, M. A., Singh, M. ve von derHeydt, R. (2012). A century of Gestalt psychology in visual perception: I. Perceptual grouping and figure– ground organization. Psychological Bulletin, 138(6), 1172–1217. doi: 10.1037/a0029333

Wagemans, J. (2016). Historical and conceptual background: Gestalt theory. J. Wagemans (Ed.) içinde The Oxford handbook of perceptual organization (pp. 3–20). Oxford, UK: Oxford University Press.

Wertheimer, M. (1909). Musik der Wedda. Sammelbände der internationalen Musikgesellschaft, 11(H. 2), 300–309.

Wertheimer, M. (1912a). Experimentelle Studien über das Sehen von Bewegung. Zeitschrift für Psychologie, 162–165.

Wertheimer, M. (1912b). Über das Denken der Naturvölker I. Zahlen und Zahlgebilde [On thethinking of aboriginal peoples I. Numbers and numerical structures]. Zeitschrift für Psychologie, 60, 321–378.

Wertheimer, M. (1923). Untersuchungen zur Lehre von der Gestalt. II. Psychologische Forschung, 4(1), 301–350.

Witkin, H. A., Oltman, P. K., Raskin, E., ve Karp, S. (1971). A Manual for the Embedded Figures Test. California: Consulting Psychologists Press.

Zanforlin, M. (2004). Gestalt theory in Italy — Is it still alive? Gestalt Theory, 26(4), 293–305.

Zeren, Ş. G. (2008). Gestalt kuramı. İ. Yıldırım (Ed.) içinde, Eğitim Psikolojisi.(ss. 527–548). Ankara: Anı Yayıncılık.

Zwaan, R. A., Etz, A., Lucas, R. E. ve Donnellan, M. B. (2018). Making replication mainstream. Behavioral and Brain Sciences, 41, 1–61. doi: 10.1017/S0140525X17001972

Biliş Çalışmaları İçin İşlemlemesel Bir Temel — David Chalmers

05/10/2022

Özgün Adı: A Computational Foundation for the Study of Cognition David J. Chalmers, Felsefe Bölümü, Avustralya Ulusal ÜniversitesiKanberra, ACT 0200, Avustralya [Bu makale 1993 yılında yazılmış fakat

Read More »

Boş Beyin — Robert Epstein

24/05/2020

Özgün Adı: The Empty Brain Robert Epstein, California’daki Amerikan Davranış Araştırmaları ve Teknoloji Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı psikolog. On beş kitabın yazarı ve Psychology Today’in eski

Read More »

Henry Molaison — Kognitif VikiMaraton

22/09/2020

Bu döküman 2 Eylül 2020 ‘de CogIST olarak Vikipedi Türkiye’de gerçekleştirdiğimiz katkıların bir arşivi niteliğindedir. Vikipedideki maddeler sıklıkla değiştirilebildiği için, bu katkıların kendi payımıza düşen

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

Event Submission

Manuscript Submission

Privacy Policy

Distance Sales Agreement

Course Participation Agreement

Feedback Survey

Instagram Twitter Linkedin Youtube