İçeriğe atla
Instagram Twitter Linkedin Youtube
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR
  • Home
  • Activities
    • Events
    • Publication
  • This paragraph should be hidden.

  • Who are we?
  • Upcoming Events
  • Contact
  • TR

Esra Mungan ile Röportaj — CogIST

Türkiye’de bilişsel bilimle ilgilenen gerek amatör, gerek öğrenci, gerekse uzmanları kapsayan bir sosyal ağ oluşturma hedefi doğrultusunda, farklı alan ve kurumlardan hocalarla kendi çalışma sahaları ve profesyonel hayatlarına ilişkin röportajlar gerçekleştiriyor ve yine aynı başlıkta yayınlıyoruz. Akademide, sanatta ve fikir camiasının belki de her kolunda, düşünüyoruz ki fikirler yaşamla dolayımlıdır.

Dr. Esra Mungan Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi. Başlıca çalışma alanını sözel bellek, müzik belleği ve müziksel biliş oluşturuyor.

E: Esra Mungan C: CogIST

C: Hocam teşekkür edeceğiz tekrardan bize zaman ayırdığınız için. İlk soru olarak sizden kendinizi biraz tanıtmanızı rica edeceğiz. İlkokul ve lise sürecinizi, nasıl bir çevrede büyüdüğünüzü, öngençliğinizi vs. bize anlatabilir misiniz?

E: Almanya’da büyüdüm. İki buçuk yaşımdayken oraya yerleştik babamın ODTÜ’den ayrılıp Bochum Ruhr Universitesi’ne geçmesiyle. Okul öncesi ve ilköğretimden lise birin bitimine kadar Türkiye’deki kuzenlerimden hayli farklı, adeta zıt bir eğitim deneyimim oldu. Almanya’da eğitim vaktinizi almayan bir şey. Kamu hizmeti olarak da müzik eğitimi veriliyordu. İlkokulda dört yıl boyunca günde 3–4 saat geçiriyorsunuz. Orta okula geçtikten sonra en uzun okul gününüz altı saat; genelde de günlük dört veya beş saat dersiniz oluyor. Okulda gününüzü geçirdikten sonra eve döndüğünüzde de yanınızda götürdüğünüz bir yığın ödeviniz olmuyordu, dolayısıyla dışarıya çıkıp bahçede arkadaşlarınızla oyun oynayabiliyordunuz. Güzel bir çocukluk geçirdik.

Bunu neden anlatıyorum? Çünkü o sırada kuzenlerim ilkokulu beş sene okuyordu ve ortaöğretime geçiş sınavı vardı. Dolayısıyla, kuzenlerim ilkokul üçüncü sınıftan itibaren çokça haftasonları da dahil sürekli test çözerek ve ödev yaparak geçiriyorlardı. Bunlardan biz muaftık. Dolayısıyla kuzenlerimde gördüğüm şey, okuldan ve eğitimden inanılmaz bir bıkmışlık hali idi. Bizde ise bu kadar ödev yoğunluğu olmadığı için öğrenmekten zevk alma dürtüsü güçlü kalabildi. Ülkemiz hala bu sırrı keşfedebilmiş değil ne yazık ki. Bunda hırslı ve eğitimin aslında ne olması gerektiğini pek bilmeyen velilerin de önemli bir katkısı var tabii.

Türkiye’ye döndüğümüzde Almanca sebebiyle Alman Lisesi’ne girdik. Normalde Almanya’dan dönen öğrenciler Alman öğrencilerinin okuduğu şubeye yerleştirilirken, biz kendimizi normal sınavla yerleşen öğrencilerin sınıflarına “yerleştirttik” (bu bir ilkti, kendi ısrarımızla olmuştu). Orada o büyük farkı çok fazla gördüm. Yani akranlarımdaki o bezginlik ve yorulmuşluk çok belirgindi. Bunun iflas etmiş bir eğitim sistemi olduğunu görmemek mümkün değildi. Üstelik döndüğümüzde normalde olmamız gerekenden bir sınıf ileriye yerleştirilmiş olmamıza rağmen ben de abim de matematik ve fende hiç geri kalmadık, demek ki az ödevle de çok şey öğrenilebiliyormuş (gülüyor). Çünkü mesele öğrenmeyi öğrenmek. Alman Lisesi matematik-fen ağırlıklıydı, mühendis ve iktisatçı yetiştiren bir yerdi. Ben de matematik ve fen derslerini edebiyat kadar seven bir insandım, Abitur’umu (Alman sisteminde üniversiteye geçebilmek için alınması gereken bir sınav) da o alanlarda yaptım. Abitur derecemle Almanya’ya üniversite okumak üzere burslu gitme imkânım varken gitmedim çünkü Türkiye’ye dönmüştük, üstelik ben çok istekli olarak dönmüştüm ve ait olduğum ülkeyi anlamak, tanımak istiyordum.

Fakat son sınıfta ne okusam diye düşünürken… Lisede felsefe yoktu (12 Eylül cuntasının yasağı!) ama Alman müfredatı sebebiyle felsefe ilgimi çekiyordu. Kafamda bu yüzden felsefe vardı, matematik vardı, matematiği çok seven biriydim ve bir de psikoloji diye bir şey vardı aklımda… Psikoloji, Alman Lisesi’nde Türkçe olarak verilen bir dersti. Milli Eğitim’in felaket kitabını okutturulmuş olsak da psikolojinin ilginç olabileceğine dair bir hissim vardı. Hangisini birinci tercih olarak yazayım derken o dönem çok içe dönük bir insan olmam sebebiyle ve ailemin de bana “matematik ve felsefe seni büsbütün yalıtır, bizce psikoloji yaz.”, demeleriyle (artık ne demekse!) psikolojiyi yazdım. Bu da çok ilginç bir şey, yani çok düşünerek, bilerek, araştırarak olmadı.

Psikolojiyi yazdığım zaman lisemin müdürü çok öfkelenmişti. Ailemi çağırmış “Sizin kızınız nasıl psikolojiyi yazar, herkes mühendislik yazıyor veya en azından işletme, psikoloji nedir ki?” demiş. Ailem de işte bu tavra çok kızdı…

C: Size mi yoksa müdüre mi?

E: Müdüre kızdılar. Ailem “Biz çocuklarımıza müdahale etmiyoruz, onlar ne okumak isterlerse tabii ki onu okurlar.” cevabını vermiş. Zaten akademik bir şeyler düşündüğüm için sevdiğim, merak ettiğim şeyler okuyayım diye düşünmüştüm. Ailem de her türlü entelektüel alanı ilginç bulduğu için müdürün etkisi altında kalmadı şükür. Sonra burada, Boğaziçi’nde, psikoloji bölümüne başladım. İlk tercih olarak yazmıştım ve bölüme giren 40–50 kişi arasında ilk tercih olarak yazan yalnızca dört kişiydik o dönem!

C: O zaman şimdinin aksine oldukça…

E: Hiç popüler değildi, hiç! Yani herkes işletme ya da mühendislik yazıyordu… Tıp isteyen bir arkadaşım mesela lise sona geçtiğinde tıp yerine mühendisliği seçti modaya uyup. İdealizmin pek kalmadığı yıllardı… Tam Özal dönemi ki felaket bir dönemdi…

Liseden bir arkadaşım mimarlık yazmıştı birinci tercih olarak, bir diğeri de edebiyat, ben de psikoloji. Onun dışında herkes bildiğimiz klişe bölümleri yazdı para kazanayım ve popülerin içinde olayım mantığıyla.

Bir kere birinci sınıfta beni şu çok etkilemişti: Boğaziçi’nde birinci sınıfta psikolojiye giriş dersleri de alıyorsunuz fakat başka dersler de alıyorsunuz. Sosyolojiye, felsefeye giriş, beşeri bilimler (Humanities) gibi dersler, bunların hepsi beni çok heyecanlandırdı. Dediğim gibi, zaten aslında psikoloji hakkında da hiçbir şey bilmiyordum açıkçası, biraz gözü kara ve sanırım sezgisel olmuştu seçimim.

C: Sadece ilgi alanı neticesiyle, hani “insan zihniyle ilgileniyor ve ben de şunlarla ilgileniyorum” gibi bir düşünceyle mi?

E: Bir şey söyleyeyim mi? Bence o kadar bile açık değildi. O zaman insan zihni ortaöğretime girmiş bir konu değildi (korkarım hala da girmiş değil ama şükür internet var!). Ama belki edebiyatı sevmek… Hiç bilmiyorum gerçekten. Hakikaten biraz sezgisel olarak alanımı seçti… Yani felsefe-matematik-psikoloji, illa ki bir şekilde ortak bir tema vardır. Psikolojiye giriş dersinde makaleler okumaya başladığımızda ve felsefeyle ilişkisini hissettikçe zaten çok mutlu olmuştum. Sonra ikinci sınıfta istatistik, bilişsel psikoloji vs. gibi esas dersler başlayınca gerçekten enfes bir yere geldiğimi iyice hissettim. İnanılmaz bir zevkle okudum lisansımı. Müthiş bir entelektüel heyecan yaşayabildim gerçekten. Bölüm öğrencilerinin çoğu psikolojiye çok ilgisizdi. Onları kâle almadım. Çünkü hocalar çok iyiydi. Boğaziçi’nin ortamı hocalar açısından hakikaten eşsizdi… Diğer olanakları da keza öyle. Kütüphaneye gidiyorsunuz orada kitap var, okuyorsunuz, besleniyorsunuz. Genel olarak insanın birlikte okuduğu herkes sizin gibi olmak zorunda değil. Konuşabileceğiniz zaten tek bir insan yeterli. Bu iki oldu mu ne güzel. Hele ki üç kişiyseniz sizi kimse tutamaz. Dolayısıyla çocukluğumda ilk ve ortaöğretimi güle oynaya yaşayıp sonra burada, bu üniversitede büyük zevkle okuyan biri oldum.

C: Ve tutkuyla bağlanan…

E: Evet, hakikaten tutkuyla…

C: Hocam ikinci soruya da zaten biraz cevap vermiş olduk bu bağlamda. “Üniversitede bu bölümü veya üniversiteyi seçmeniz nasıl gerçekleşti?”. Belki de şunu sorabilirim size, neden Boğaziçi? O zaman bu bağlamdaki motivasyonunuz neydi?

E: O zaman benim Boğaziçi’ne karşı bayağı negatif bir bakışım vardı. O sıralar vakıf üniversiteleri yoktu. Vakıf üniversitelerinde görebileceğimiz kimi profilin Boğaziçi’nde de olması beni rahatsız ediyordu. Alman sisteminden gelen bir insan olarak bu tarz gösteriş meraklısı insanlara pek alışkın değildim. Lisemizde de o profil böylesi baskın ve güçlü değildi. Boğaziçi’ni, devlet üniversitesi olmasına rağmen, ayrıcalıklı ailelerin, varlıklı ve o varlıklarını göstermeye meraklı bir zümrenin geldiği, önemli bir kesimin “kendime eş bulayım” ya da “çok zengin olayım, iyi iş bulayım” gibi bir mantıkla hareket eden, network içine girmek isteyenlerin ağırlıklı olduğu bir popülasyona sahip olarak gördüğümden (ki öyleydi de), aslında gelmek istememiştim. Ama İngilizce eğitimin olması ve buradaki hocaların çok iyi yerlerde eğitim almış kişiler olmalarını önemsiyordum. Psikolojiyi biraz araştırdığımda Avrupa’dan çok Amerika’da güçlü bir alan olduğunu görmüştüm. O açıdan en güncel ve dinamik bilgiyi burada alabileceğimi düşündüm. Burayı seçişim bu şekilde oldu.

“Denizin içindeki balık denizi bilmez ancak dışına çıktığında denizi kavrar.”

C: Teşekkürler hocam. Üçüncü soruya geliyorum o halde, çünkü ikincisinde diğer sorumuz “Neden psikoloji?” idi. Bundan zaten bahsettiniz. Üniversitenin ne kadar belirleyici olmasa da etkileyici olduğunu düşünüyoruz. Entelektüel ve belki de kariyer gelişiminde Boğaziçi seçiminiz sizi nasıl etkiledi? Yani “Boğaziçi’nde okumasaydım şu şu olmazdı, Boğaziçi olması bak işte daha sonrasında şöyle işime yaradı.” gibi söyleyebileceğiniz neler var? Belki de kurulan dostluklar da buna dahil olabilir. Bu bağlamda okuduğunuz okulu nasıl buluyorsunuz, daha sonrasına etkisi açısından?

E: O dönem Boğaziçi’nde baskın olan az önce tarif ettiğim öğrenci popülasyonuyla ilişki kuramamıştım. Küçük İsviçre denen bir yer vardı, kitaplarımı alır oraya gider ve orada kitap okurdum. Bir de birkaç keyifli entelektüel sohbet yürütebildiğim bölüm arkadaşım vardı, Serra Müderrisoğlu vardı, Amerika’ya daha gitmemişti o zaman. Hasan Bahçekapılı da keza büyük zevkle sohbet ettiğim nadir öğrencilerdendi ve bir de Aybüke Hatemi ki o sonra sosyolojiye yöneldi. Derslerinin kalitesi hoşuma gitmişti. Dersleri alırken o birincil kaynak okumalar… Tabii alanın literatürünün büyük çoğunluğu İngilizce olduğundan siz o en güncel yayınları doğrudan okuyabiliyordunuz. İngilizce dilinde de entelektüel tartışma yürütebilir hale gelmek çok değerliydi. Bunu Boğaziçi’nin çok iyi yerine getirdiğini deneyimledim. Hala da öyle. Bence o konuda çok çok başarılı. Üstelik şöyle de büyük bir fark var. O dönem ülkemizde ortaöğretim düzeyinde bayağı İngilizce öğretiliyordu. Bugün ise bu, çok dar zengin bir sınıfın gidebildiği okulların dışında, neredeyse sıfırlanmış durumda. Dolayısıyla bu zamanlarımızda öğrencilerimiz bu okula çok daha zayıf bir İngilizce temeliyle geliyorlar ve doğrusu öğrencilerimizin buradaki başarısını, bu dört yılda geldikleri yer açısından mucizevi buluyorum; İngilizce literatürü okuma, kavrama ve kendini ifade etme açısından.

Dediğim gibi, hocalara saygı duyabiliyordum. Mesela bir hocanın dersine gelmeyip asistanını sokması gibi bir şey bizim okulda mümkün değildi; biz böyle şeylere çok yabancı yetiştik. Bunu başka üniversitelerden duyuyorduk, fakat bizde böyle bir şey hani düşünülmesi dahi imkânsızdı ve halen böyle. O ciddiyet burada hakikaten vardı ve halen itinayla ve ısrarla var.

Aslında bu okulun lisans eğitimim boyunca bana tam olarak ne verdiğini ABD’ye doktoraya gittiğimde çok daha iyi anladım. Çok da genç bir yaşta, 21,5 yaşında Amerika’ya doktoraya gittiğimde asıl Boğaziçi’nin bana kattıklarını gerçek anlamda görebildim. Lisans bitti, doktoraya gittim ve asıl orada ne düzeyde bir eğitim almış olduğumu gördüm. Burada Boğaziçi’nde hakikaten uluslararası standarttan hiçbir şekilde aşağı kalmayan bir eğitim aldığımızı, tartışmalarda Stanford ’tan, UPenn’den gelen doktora öğrencilerinin hiç aşağısında kalmadığımı, hatta tersine, bizim burada daha geniş ve daha entelektüel bir eğitim aldığımızı fark ettim. Mesela bunu hala bizden mezun olup yurtdışına giden öğrencilerimizden de duyarız. Bu tabii insanı mutlu ediyor, yani bir mirasın itinayla sürmesi. Denizin içindeki balık denizi bilmez ancak dışına çıktığında denizi kavrar, biraz bu tarz bir şey oluyor. Şu anda hatta bizim lisans eğitimimizin Amerika’dakilerden çok çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, çünkü öğrenciler çok iyi, çok motive, çok meraklı. Dolayısıyla derslerimizi, konularımızı işlerken böyle basit bir ders kitabı seviyesinde değil çok daha derinleri deşerek ilerleyebiliyoruz, Amerika’da garip bir şekilde karşındakini “idrak gücü zayıf” olarak algılama ve eğitimi “kaşık kaşık sunma” bakışı yaygın…

C: Hocam Boğaziçi’ne şimdi baktığımızda bir araştırma üniversitesi olduğunu görebiliyoruz; labları var, aktif olarak araştırmalar yapılıyor, yayınlar çıkıyor vesaire ve bunlara büyük oranda lisans öğrencileri de dahil olmak istiyor ve katılıyor. Bu sizin döneminizde de böyle miydi yoksa bunun arttığını veya azaldığını söylemek mümkün mü?

E: Bizim dönemimizde de vardı ama bu şimdi çok çok arttı. Ben 1986–1990 arasında okudum ve o dönem psikolojide laboratuvarı olan hemen hiçbir yer yoktu. Mesela Hacettepe’deki nöropsikolojik anket çalışmalarını bir kenara koyarsak, bilişsel alanda teorik bir soru ortaya atıp oradan hipotezler türetip deneysel kurguları inşa etme gibi şeyler çok yapılagelen şeyler değildi. Boğaziçi’ndeyken Zehra Peynircioğlu ile ta o dönemlerde bunları deneyimleme şansına ermiştim. Zaten sonrasında da onun peşinden doktoraya gittim, çünkü burada doçent yapılmayınca kendisi tekrar Amerika’ya dönmüştü. 1986 dedim ama aslında daha öncesinde de deneyler yapılıyordu. Burada Reşit (Canbeyli) Hoca’nın kurduğu o muazzam laboratuvar vardı. Hatta bu laboratuvarı kurma serüveninin kitabını yazdı (“YÖK’ün Gölgesinde, Bilim Tarihi Işığında Bir Laboratuvar”). 1982’den beri YÖK denen, üniversiteleri zapturapt altına almayı hedefleyen bir “kontrol teşkilatı” kurulmuştu. “Talimatlara uymayan”, “sakıncalı” bulunan hocaların atılmaya başlandığı dönemlerdi yine. O dönemin atma biçimi “1402’lik olmak” diye geçerdi 1402 sayılı bir kanun maddesiyle ilişkilenen bir iş akdi fesh yöntemi olması sebebiyle. Boğaziçi’nden de bir akademisyen 1402’lik olmuştu, Oya Köymen, Felsefe Bölümü hocalarından Yıldız Silier’in annesidir, marksist iktisatçıdır. Muhtemelen bir kişinin iftirasıyla o meşum 1402’lik listesine girip kamudan men edildi. Yine o dönem farklı farklı üniversitelerde, 1402’lik olmayıp durumu protesto etmek üzere istifa eden hocalar oldu, Reşit Canbeyli de o hocalardan biri olmuş. Dolayısıyla ben Reşit Hoca’nın çalışmalarını görme şansına erememiştim ama onun meşakkatli bir süreçle kurduğu laboratuvarı devralan İskoçya’dan doktorasıyla dönen Falih Köksal’ın yaptığı çalışmaları görme ve dahil olma imkanım olmuştu. Bu deneyimden de çok beslenmiştim. Ben mezun olduktan sonra 1402’liklerin üniversiteye dönmesiyle Reşit hoca da bölüme dönüp laboratuvarını tekrar kurmuş.

“Ama tabii o zamanlar için hocalarımızın yalnızca bilgi aktaran değil aynı zamanda bilgi üreten kişiler olmaları çok değerliydi… Çünkü üniversiteler bilgi nakli yapan yerler olmamalı, onun yerine bilgiyi sorgulayan, öğrencilerin zihnindeki soruları çoğaltan ve meraklarını kamçılayan yerler olmalı.”

C: Ki halen devam ediyor laboratuvar çalışmalarına.

E: Aynen. Reşit Hoca çalışmalarını psikobiyoloji alanında yürütüyordu, şimdi Güneş (Ünal) Hoca o laboratuvarı devraldı. Ama tabii o zamanlar için hocalarımızın yalnızca bilgi aktaran değil aynı zamanda bilgi üreten kişiler olmaları çok değerliydi… Çünkü üniversiteler bilgi nakli yapan yerler olmamalı, onun yerine bilgiyi sorgulayan, öğrencilerin zihnindeki soruları çoğaltan ve meraklarını kamçılayan yerler olmalı. Bunun dışında ama akademisyenlerin kendilerine ait zamanlara ihtiyacı vardır, hiçbir öğrenciye randevu vermediğimiz, tümüyle araştırmalarımıza yoğunlaştığımız, düşünmek için inzivaya çekildiğimiz, makale yazdığımız zamanlar…

C: Tamamen bilim yapılan…

E: Evet bilim yapılan zamana… Kısacası okulum daha o zamanlarda bile bunun yapıldığı yerlerden biriymiş, onu fark ediyorum geriye dönüp baktığımda.

C: Ki istisnai bu bağlamda…

E: Türkiye’nin psikoloji mazisini ben o kadar iyi bilmiyorum. Eminim ki farklı yerler vardır. Bu arada ODTÜ’yü hiç unutmayalım tabii, en basitinden buranın psikoloji kadrosu ODTÜ’den gelmiş orada kimi idari sorunlar ve saçmalıklar yaşanınca. Ben mesela öğrenciliğimde kendimi ODTÜ’de daha rahat hissederdim, sıkça bir kitabın peşinden mavi trene atlayıp ODTÜ’ye gider kütüphanesinde o kitabı bulur okurdum. Hani mümkün olsa, Ankara’da yaşamak zorunda kalmasam aslında Boğaziçi’yi değil ODTÜ’yü tercih ederdim. Bu ikisinin öğrenci popülasyonu arasındaki fikriyat farkından dolayı. Boğaziçi’nin kafamdaki imgesi çok da yanlış değildi ama iyi ki hocaları çok iyiydi yoksa 80’li yıllardaki ortamına kolay kolay katlanamazdım…

C: Benim de son zamanlarda lisansüstü eğitim için tercih düşünüyorken, kafamda hep bir ODTÜ ve Boğaziçi çatışması var.

E: Evet, evet. Ama Boğaziçi çok değişti. Vakıf üniversiteleri açıldı ya, şükürler olsun, o kesim, o bahsettiğim aşırı networkçü, “hızlı zengin olayım ve maddi varlıklarımı insanların gözüne sokayım” profili buradan gidince burası Anadolu liseleri ve Anadolu öğrenci profilli bir yer haline geldi. Biz çok mutluyuz bundan. Öğrencilerimiz daha sade insanlar olduğu için Boğaziçi’nde o “cikslik” diye tabir ettiğim şey şükür ki artık yok veya en azından görünmez durumda. Artık çok daha sağlıklı bir üniversite olarak görüyorum burayı. Ama ODTÜ de hep iyi bir üniversite olmuştur. Diğer üniversiteleri o kadar yakından tanımadığımı itiraf etmeliyim. Ama her yerde iyi, kaliteli iş yapan akademisyenler oldu. Fakat burada okurken gerçekten aldığım hiçbir dersin hocasında hayal kırıklığına uğramadım. Bütün hocalar hocalık görevlerini hakikaten büyük ciddiyetle yürütüyordu. Bunun dışında seçmeli ders imkânı, farklı alanlardan ders alabilmek de beni entelektüel açıdan çok geliştirdi.

Burada mesela beşeri bilimler derslerini alıp kütüphanede sanat ve sanat tarihiyle ilgili olağanüstü kitapları okuyup sonrasında sırt çantasıyla İtalya’ya interrail ile gidip bize derslerde gösterilen o yapılara ve müzelerindeki eserlere bambaşka gözlerle bakabilmek…

C: Tabir caizse bir “Fachidiot” değil, daha kapsamlı olmak, bir polimath gibi yani…

E: Evet! Tabii “polimath” yetiştirilemez olunur ama en azından daha geniş yelpazedeki şeylere maruz kalabilmek, bunlardan beslenebilmek. Sadece psikoloji dersleriyle mezun olmak istemezdim, bunun çok daraltıcı olduğunu düşünüyorum.

C: Hocam dördüncü sorumuz sizin yüksek lisans ve doktora süreciniz hakkında. American University’ye gidiyorsunuz. O süreci biraz dinleyebilir miyiz?

E: İlk Psikolojiye Giriş dersimi Zehra Peynircioğlu’dan aldım. Meğer Amerika’da okumuş, Stanford’tan mezun biriymiş. Sonrasında artık Türkiye’de yaşamak üzere ülkesine dönmüş. Onun son yılına denk gelmişim ki hemen sonraki dönem onun tekrar Türkiye’yi terk etme kararı verdiği dönem olmuş.

Bu ders vesilesiyle tanışınca o da galiba benim merakımı gördü. Bilişsel bellek çalışan biriydi. Benim için bağımsız bir okuma dersi açtı, biraz okumalar yaptık baş başa. Bu da tabii bir lüks! Sonra o Amerika’ya dönünce ben de onun bir çalışması için veri toplamaya devam etmek istedim ve böylece bağımız hiç kopmamış oldu. Birinci sınıfın ikinci döneminde, “kognitif ve kognitifin içinde de bellek çalışacağım” diyerek gözbebeği alanımı çok hızlı buldum. Bellek beni çok heyecanlandıran nefis bir alandı. Sonra fakat üçüncü sınıfta Ayhan Koç’tan Psikodilbilim dersini alınca bir an için ikileme düştüm! Çünkü dile ve dilbilime de büyük merakım vardı. Ama ben belleğe karar vermiştim ve nihayetinde bir noktada seçim yapmak gerekti. Zehra Hoca ilk başta Rice’taydı ama tam o sırada American University’ye geçmişti, dolayısıyla mezun olurken American University’ye başvurdum. Çok bilinen bir üniversite değil ama çok parlak bir hoca kadrosu vardı ve oranın dekanlık bursları da eklenince lisanstan sonra iyi bir burs paketiyle direkt oraya gittim. Türkiye’de yüksek lisans yapmayı düşünmedim ama galiba zaten 1990’da bilişsel psikolojide yükseklisans yapabileceğiniz program da yoktu!

“‘Bir insanın zihnindeki belleği manipülasyonla değiştirebiliyor muyuz, hatta kendisinin onu değiştirmesine yol açabiliyor muyuz?’ sorusu, belleğin bu karanlık yüzü feci halde ilgimi çeken bir konuydu.”

C: Siz doktoraya başvurdunuz ama değil mi? Bileşik bir şekilde yüksek lisansı da yaptınız.

E: Evet, aynen öyle oldu. Ondan sonra direkt doktoraya başladım ve bellek, unutma, istemli unutturma alanlarına yöneldim. George Orwell’ın 1984 romanı çok çarpmıştı ve oradaki “unutturma” teması çok ilgimi çekiyordu, yani “Bir insanın zihnindeki belleği manipülasyonla değiştirebiliyor muyuz, hatta kendisinin onu değiştirmesine yol açabiliyor muyuz?” sorusu, belleğin bu karanlık yüzü feci halde ilgimi çeken bir konuydu. Master tezimi bunun üzerine yapmaya karar vermiştim.

Sonra doktoramda müzik belleği çalıştım. Bellek zaten ilgimi çekiyordu, bu sefer unutturma değil hatırlanabilirliği arttırmaya yöneldim. Duyduğum bir melodiyi sonrasında istediğim zaman hatırlamak için kendi kendime kullandığım bir yöntem vardı. Dolayısıyla bir yandan gayet pratik açıdan “Acaba müzik eğitimli olmayan kişilerin de kullanabileceği yöntemler bulunabilir mi?” diye sorup bir yandan ise bellek modelleriyle onu ilişkilendirme imkanım olacaktı.

C: Peki yüksek lisanstaki bulgularınız neydi hocam?

E: İnsanların belleğine bir şeyleri nakşedip akabinde “Bunları şimdi belleğinden silmeye çalışın çünkü asıl şimdi size vereceğim şeyler çok kritik, öbürünü ne kadar başarıyla zihninizden silebilirseniz bu yeni materyali o kadar iyi öğrenebilirsiniz.” diye bir şeye inandırdıktan sonra o edinilmiş belleğin kısmen silinmesine yol açılabildiği biliniyordu. Bu manipülasyondan sonra bir bellek testi yapıyorsunuz ve aslında ilk listeyi de hatırlamalarını istiyorsunuz. Katılımcıların önüne boş bir kağıt verdiğinizde cidden ilk listedeki bilgilerden çok azını hatırladığını görüyoruz. Bu bayağı güçlü bir etki, hangi laboratuvarda yapılırsa yapılsın bulunan bir etki. Demek ki bir tür baskılama söz konusu. Ama bir tanıma testi yaptırdığınızda, yani boş kağıt yerine bir yığın sözcük arasından çalışılan sözcükleri işaretlemelerini istediğinizde, unutturulan ile unutturulmayan sözcükler arasındaki fark kayboluyor. Peki bu eşitleme tam bir eşitleme mi yoksa bir şekilde unutturulan sözcüklerin hafızası nitel olarak farklı mı sorusu aklıma takılmıştı. O sırada belleğin fenomenolojisiyle ilgili, hafızanızdan ne kadar emin olduğunuzun ötesinde, hemen hiçbir şey çalışılmıyordu. Fakat o dönemin bu adeta “nesnelci”, “davranışçı” ana akım bakışına rağmen birkaç ilginç makale vardı. Bunlar Tulving’in modeliyle alakalıydı ve beni çok heyecanlandırmıştı. Belki, diye düşünmüştüm, katılımcılar o unutturulan sözcükler doğru bir şekilde işaretleyip fark edebiliyordu ama bunu yaparken artık o sözcüklerin çalışma anına dair “sıcak bir anımsama” hissetmiyor olabilirlerdi. Ve nitekim bulgumuz o yönde çıkmıştı ve bellek alanında bunu gösteren ilk çalışmaydı.

C: Derinde bir yerlerde duruyor ama çağıramıyor yani?

E: Evet, daha doğrusu şöyle: hafıza var ama hatıra yok. Diyelim ki bir sözcüğü çalışmıştı veya bir melodiyi dinlemişti ama melodiyi tekrar tanırken dinlediği o ana geri gidemiyor aslında, o anı geri çağıramıyor, yani “hatırlama sıcaklığını” yitirmiş oluyor. Bunu göstermek istedik ve bunu gösterebildik ama ben sonraki süreçte doktoramı ve her şeyi terk ettim. Doktoramı savunabileceğim tarihe birkaç hafta kala programı terk ettim. Böyle olunca da masterımın o tatlı bulguları biraz boşa gitti. Sağolsun hocam ne yapıp edip en azından bir yerde çıksın diye onu kendi kendine yazıp, birinci yazar olarak yine de beni koyarak Türk Psikoloji Dergisi’ne yollamıştı, benden “hayır” gelmeyeceğini bilerek çünkü bilimi büyük bir öfkeyle terketmiştim…

“Çünkü tertemiz bir metodolojide bir şey anlamlı çıkmasa da bunun paylaşılması lazım. O zaman bunlar hiç tartışılmayan şeylerdi ve komiteye bunu söyledim ‘Ben bunu yanlış buluyorum ve bu böyle olacaksa ben o zaman doktoramı ve bilimi bırakıyorum.’”

C: Hocam özel değilse sorabilir miyiz bu terkin sebebini?

E: Yok, hiç özel değil. Beni giderek şu çok rahatsız etmişti: doktoramdaki müzik belleği konusu çok çetrefilli bir konuydu, hala da çok çetrefilli, hemen hiç yayın yok bu alanda. Belleği nelerin arttırdığına dair kuramlar vardı ama onlar bir şekilde müzik belleğinde geçerli çıkmıyordu, inatla… Psikoloji biliminde ne yazık ki çalışmanızdaki sonuçlar istatistiki olarak anlamlı çıkmayınca bu sanki bir bilgi değilmiş muamelesi görüyor. Genelde bu durumlarda örnekleminizi arttırıp o eşik değerine ulaşmaya çalışırsınız, o dönemlerde hele hep öyleydi ama bu beni motive etmiyordu. Sonrasında şunu düşündüm, araştırma bulgularımda ömür boyu hep bu p < .05 takıntısıyla karşı karşıya kalacaksam bu benim için bilim değil ve ben bunu yapmayacağım. Çünkü tertemiz bir metodolojide bir şey anlamlı çıkmasa da bunun paylaşılması lazım. O zaman bunlar hiç tartışılmayan şeylerdi ve komiteye bunu söyledim “Ben bunu yanlış buluyorum ve bu böyle olacaksa ben o zaman doktoramı ve bilimi bırakıyorum”. Terk ediş böyle oldu, dolayısıyla bayağı köprüleri yıkarak oldu, hatta verilerimi, kasetlerimi ve uyaranlarımı dahi çöpe atarak…

Daha sonra özel sektörde çalıştım. Etik vesaire derken fark ettim ki, ben bilimdeki sorunlu yayın meselesine öfkelenirken özel sektör o açıdan çok daha vahim bir yer olabiliyormuş. Aslında ilk başta çok zevkle çalıştım, doktoradan terk bir insan orada tek bir mülakatla Garanti Bankası’nda işe alınmıştım. İşe alımda çok anlamlı olmayan testler kullanılabiliyordu, “İşe alımda neler yapılmalı? Neler ölçülmeli? Bir insanın bir pozisyondan başka bir pozisyona geçme kararları alınacağı zaman hakkaniyetli ve bilimsel ölçme-değerlendirme nasıl yapılır, neye dayanmalı?” gibi şeyler bayağı ilgimi çekmeye başlamıştı. Psikoloji eğitiminde insanın nicel analiz yetileri iyi gelişiyor, bunları kullanabildim. Sonra beni etik olarak çok rahatsız eden bir şey oldu; ben kişilik testlerinin işe alımda hele ki tekil bir seçilim kriteri olarak kullanımına kesinkes karşıydım. Bir müdür ise bunlara dayanarak bir şablon oluşturmak istiyordu. “Başarılı bir satıcının şablonunu oluşturalım ve işe alımda hep o şablona uyanları alalım.” gibi dudak uçuklatan bir bakış açısına sahipti… Günün birinde bunu benden habersiz başlattığını duyunca bu sefer orayı hışımla terk ettim.

Yıllar önce mezun olduğum bölümüm benimle ilgilendi ve beni doktoradan terk olarak aldı. Daha ilk ABD’den döndüğümde ve işe başladığımda 8 yıl evvel lisansımı aldığım bölümüm benden ders vermemi istemişlerdi. Bir yandan özel sektörde çalışırken bir yandan Boğaziçi’nde Araştırma Metotları dersini veriyordum haftada iki kere, salı ve perşembeleri sabah dokuzla on bir arası. Şirkete döndüğümde insanlar “Esra gözlerin parlayarak dönüyorsun.” diyordu. Ondan sonra anladım ki galiba ben hakikaten akademiye aitim, iyisiyle kötüsüyle.

Amerika’da doktorayı terk ettiğimde oranın bölümü de şaşırmış üzülmüştü, sanırım o güne kadar doktora savunmasına bu kadar yakınken programı terk eden olmamıştı, sonuçta kaç yıllık emeği yakmış oluyordunuz. Tezim de bitmek üzereydi, yalnızca tartışma kısımları kalmıştı. Kararımı öğrenen programın direktörü Tony Riley bana “on yıl sonra da olsa dönecek olursan biz seni bıraktığın yerden devam ettiririz” demişti. Ben de içimden “Asla dönmem!” derken dönüverdim. Böylece 7–8 yıl sonra kendisine bir mail attım ve “”böyle bir şey söylemiştiniz, hala geçerli mi?” diye sordum ve sağolsun hemen olumlu geri dönüş yaptı. Demek ki asla “asla” dememeli…

Tabii her şeyi tekrardan yaptım. Yeni melodi korpusumu hazırladım, her biri tek tek kendi tarafımdan klavyede çalınarak ama bu sefer kaset yerine tabii CD’lere kaydedildiler… İlginçtir ki doktoramın verilerini topladığım ve incelediğim zaman üzerinden sekiz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen o tarz bir incelemeye yönelik sadece bir tane yayın çıkmıştı, o kadar. O yayın da aslında başka bir şey üzerine kuruluydu. Dolayısıyla “oh ne güzel hiçbir şey yapılmamış” demiştim. Ama sonra nedeni anlaşıldı ki anlamlı bulgunun çok zor çıktığı bir alanmış. Hala bu meseleyle uğraşıyoruz, neden bildiğimiz bellek modelleri müzikte karşılık bulmuyor meselesi ve tıkanıklığı. Dolayısıyla müzik belleği aslında hayatımı karartmış bir konudur. Ama bilimde buna da izin olmalı, birçok son derece dikkatlice tasarlanmış deneyler yaparsınız, sonuçlar anlamlı çıkmaz ve bu da bir bilgidir, hele ki mükerrer olarak belirli bir sonuç çıkmıyorsa. Ama kimse yayımlamak istemediğinden çalıştığım alanda an itibariyle yayımlanmış yalnızca iki makale var, onlardan biri o bahsettiğim yayın, diğer ise bizim 2011 yayınımız. İstatistiki olarak anlamlı çıkmayan bulguların yayın engeliyle karşılaşmasının sonucu işte bu oluyor…

C: Evet, çünkü onu bulamamak da bir bulgu, bir şey söylüyor bize yani.

E: Aynen, aynen. Onun için yıllardır kimse Isabelle Peretz’lerin bulduğu bulguyu pekiştirecek bir yayın yapamadı çünkü onun bulduğunu kimse replike edemedi, aynen bizim onların bulgularını replike edemediğimiz gibi. Herhalde müzik belleği daha karmaşık bir bellek tipi veya hakikaten farklı bir nörobilimsel network ile ilişkili bir şey diye düşünüyorum artık.

C: Hocam okul öncesinden itibaren müzik hayatınızda bir yere sahip miydi, yoksa doktorada “Ben bu müzik kimliğimi artık ortaya çıkarayım.” mı dediniz?

E: Başta anlatmıştım, çocukluğum Almanya’da geçti ve bu bir yandan büyük bir şanstı çünkü Almanya’da müzik eğitimi kamusal eğitimin içinde çok değer verilen bir şeydi. Böylece dört yaşında halk kütüphanesinde solfej öğrendim ve beş yaşında piyano derslerine başladım. Konservatuvar opsiyonu yanı sıra, konser piyanisti olmak için değil ama yine de müziği ciddiyetle öğrenmek isteyenler için “müzik okulu” denen, son derece cüzi fiyatla ek eğitim alınabilinen okullar vardı. Yani iyi bir müzik eğitimi için zengin olup özel ders almanız gerekmiyordu …

Üniversitede okumak üzere psikolojiyi seçerken aslında aklımda müzik hiç yoktu. O benim edebiyat, sanat gibi öbür tarafımı beslemek içindi. Ama bellek modelleri bağlamında müzik tam olarak “elle tutamadığınız” bir şey olduğu için ilginç gelmişti. Görsel bir şey bile bir şekilde sözcüklendirilebiliyor. Ama müzikte bu daha zor olabiliyor. Öte yandan müzik hem soyut ama bir yandan somut da bir şey. Uzun vadeli bellek modellerini test etme açısından en iyi uyaranmış gibi geldi, çünkü her seferinde dilsel bir şey illaki araya karışabiliyor, ama sözsüz müzikte bu sanki en asgari düzeyde olabilecekti. Orada tabii o zamanın müzik eğitiminin faydasını çok gördüm. O açıdan tatlı bir denk geliş oldu.

C: Dediniz ya “Bir takım sözsel ve görsel (verbal and visual) şeyler çok daha az karışacaktı müzikte.”, ama orada da onların aksine bir takım duygusal etmenler çok daha fazla karışmıyor mu?

E: Evet. Zaten onun için müzik alanında yaptığım şeyleri olabildiğince uçsuz bucaksız ve aşırı karmaşıklaştırıcı duygu dünyasından uzak tutmaya çalışıyordum.

C: Daha ritim odaklı vesaire.

E: Yok, o zaman daha ritim üzerine odaklanmamıştım. Melodiler seçiyordum, mesela Beethoven’in 5. Senfonisi, insanların yaygın olarak ya Beethoven’den olduğunu bildikleri ya da bir reklamda falan duydukları… Orada senfonik bir eserden kesit almıyordum çünkü o bence duygusal, kontrol edemeyeceğim bir öğe oluşturacaktı birçok karmaşık tını da işin içine gireceği için. Kontrollü olması için onları bir klavyede hiçbir dinamik katmadan tek notalı düzlemde çok düz çalarak test ettik. Katılımcılardan her bir melodiyi dinlerken kimi kodlamalar yapmaları istendi; mesela “size göre bu melodi nasıl bir duygu taşıyor: mutlu hüzünlü dramatik …?” veya “size göre melodinin içinde kaç uzun nota vardı?” gibi…

Ben aslında ilk defa duyduğum bir melodiyi ileride hatırlamak istediğimde zihnimde onu göreceli olarak notaya çeviriyorum ama bunu müzisyen olmayan yapamaz, onun için dinlerken onun iniş çıkışlarını çizerse o bir hatırlatıcı olur mu, yani daha iyi bir şekilde uzun vadeli belleğe geçer mi sorusu vardı. Bir başka kodlama ise melodinin bittiği noktada devamının akışını hayal etmek gibi farklı kavramsal veya algısal görevler dizayn etmiştik. Bu kodlama görevlerini ise ta 1992’de bellek kurgulayıp tasarlamıştım, dediğim gibi, o dönem kimseler bu konulara rağbet etmiyordu ve ne yazık ki herkes bildiğimiz bellek modellerinin illaki tüm malzemeler için geçerli olacağını varsayıyordu (hala bu şekilde düşünen çok kişi var; istatistiki olarak anlamlı çıkmayan bulgular yayımlanamadıkça da insanlar bu yanılgıya kapılmaya devam edecektir ne yazık ki..).

C: Hocam, tam da şeyi soracaktık aslında. Boğaziçi’ne döndükten sonra, ki hala buradasınız hatırı sayılır bir süredir, bu süreçte burada neler yaptınız, ne dersler verdiniz, ne çalışmalar yaptınız? Bize biraz bu süreçten bahsedebilir misiniz?

E: 2002’de Boğaziçi’nde “all but dissertation” statülü bir konumda öğretim görevlisi olarak başladım. Burada fulltime öğretim görevliliği (ve hatta bölüm başkan yardımcılığı) yaparken bir yandan da Amerika’da doktoramı yaptım. Bütün verilerimi yeniden topladım ve Kasım 2006’da ABD’ye gidip tezimi savundum ve doktoralı olduktan sonra 2007’de yardımcı doçent oldum.

Doktorayı aldıktan sonra bellek alanında devam ettim. Müzik beni biraz küstürdüğü için sözel bellek alanında devam edecektim. 2009–2010 yılında sabbatical aldım çünkü hem doktorayı uzun bir süre boyunca bırakmıştım, sekiz yılı aşkın bir süredir, hem dersler ve öğrencilerle ilgileniyordum, bu esnada 3.5 yıl boyunca bölüm başkan yardımcılığı da yapınca bu tarz bir inzivaya feci ihtiyacım vardı. Bellekte neler yapıldı, neler bulundu onları titizlikle araştırmak istedim. Düşünsenize; 1990’da doktoraya gittiğimde daha nörogörüntüleme denen şey yeni yeni başlamıştı. Bu süre zarfında bellekteki araştırmalar almış başını gitmiş. Bu sabbatical dönemimde makalelere gömüldüm. Bu okumalar arasında ilgim yine “unutma” konusuna gitti. Bu alanda ilginç yeni bir unutma fenomeniyle karşılaştım: hatırlama yollu unutma, yani siz birbirleriyle ilişkili bir kümenin içinden belirli bir şeyi hatırladığınızda onunla anlamsal olarak ilişkili ama hatırlama eylemini yapmadığınız şeyler normalden de daha az hatırlanıyor. Kontrastif bir şey oluyor. Bu çok ilginç. İnsana hatta toplumsal belleği düşündürtüyor. Mesela bizim resmi bir tarih anlatımız vardır, örneğin 1915’e dair, yani Ermenilerin bu topraklardan bir anda sürülmesine, yok edilişine dair. O dönem yaşanılanlar hakkında iki taraftan da bilgiler duymuşken bulunduğunuz topraklarda yalnızca işin tek bir boyutu sürekli ve sesli bir şekilde anlatıldığında, her türlü resmi söylem dışı bilginiz de giderek daha fazla baskılanıp hatta bir nevi silinebiliyor. O baskılama ve “silinme”, yani belleğin bu karanlık yüzü, hep ilgimi çekmiştir. İşte yine George Orwell “1984”.. O alanda bir master öğrencimle çok tatlı bir çalışma yaptık ama orada yine beni çok kahreden fakat bu sefer bilimi bırakmadığım bir olay oldu (gülüyor)…

C: Bu sefer öğrenciyi bıraktıran… (gülüyor)

E: Yok, öğrenci benim için biricik. Onun çok güzel bir fikri vardı ve acayip sevdiğim bir çalışmaydı ama yine bir blokaja uğradı yayın sürecinde. Çünkü bellekte baskılama yollu unutma olduğunu reddeden bir grup var, onun blokajına uğradık.

C: Biraz bilim sosyolojisi yani.

E: Aynen öyle bir şey oldu. Ondan sonra artık onun savaşını verecek takatim olmadığına karar verdim. O sıralarda öğrencilerimden de gördüğüm yoğun teşvik ve destekle giderek müzik bilişine kendimi adamaya başladım. İlk müzik bilişi I ve II derslerimi 2010–2011 akademik yılında vermişim. O ders beni inanılmaz bir şekilde müzik dünyasına geri getirdi… Özellikle müzik ve algı dünyasına… Büyülendim. Diyebiliriz ki en azından görgül araştırmalarımda artık sözel belleği bırakıp müzikle devam ediyorum. Bilişsel bilime de iyice eklemlenmem bu şekilde oldu diyebilirim. Aslında hiçbir şey planlamadan oldu, biraz kendi akışı içinde. Hani “Birinci sınıfta psikodilbilim alsaydım öyle devam ederdim.” demiştim ya, enteresan bir şekilde müzikle birlikte aslında dile de geri dönmüş oldum çünkü müzik de bir tip dil gibi, birçok özelliği dille örtüşüyor veya en azından benzeşiyor.

“Bilim rekabetçi değil kolektif ve kolaboratif yapılmalı bana göre.”

C: Tüm süreç boyunca birkaç nedenle akademik çalışmalar engelleniyor bir takım “p değeri (value)” veya “bizim paradigmaya uymuyor” vs gibi sebeplerle…“Biz bu tarz bilim yapmaya karşıyız ve bunları da yayınlayacağız!” diyen bir takım dergi veya dergiler yok mu?

E: Şimdi başladı. Bu son birkaç yıldır tartışılıyor. Ama o zaman kimse yoktu. Gerçekten kahrediciydi.. Kimse bunu sormuyordu ve insanlar p-hacking gibi her türlü şeyi rahatça yapabiliyordu. Dediğim gibi, bizim 2011’de çıkan müzik belleği ile ilgili çalışma o alandaki ikinci çalışma, halen de, 22 yıldır, yayımlanmış bir üçüncü çalışma yok bu garip rutini bozan bulguları yayımlamama eğilimleri nedeniyle! Bu arada bir makaleyi daha hazırladık, o da sanırım üçüncüsü olacak eğer yayımlayabilirsek ve yine bilişsel bellek dünyasının duymak istemeyeceği bulguları barındıracak, dediğim gibi, eğer yayımlamayı başarırsak! Aslında o 2011 makalesi için bir deneyimiz daha vardı, o deneyin bulguları çok ilginçti ama karışıktı, kompleksti. Metodolojiye yönelik tek bir eleştiri almamıştık ama o deneyi yayımlayamadık, onu makaleden çıkarmamızı istediler. Neden biliyor musunuz? Bulguları “açıklanması zor” diye. Bilimde böyle bir bakış, böyle bir basite indirgeyen yaklaşım olabilir mi? Bunlar yapıma çok ters çünkü olaya tersine şöyle bakıyorum “Ey ahali! Böyle bir şey çıktı, şu şu olabilir mi? Hepinizi düşünmeye çağırıyorum, birlikte düşünelim.” Karmaşıklık güzeldir. Ama son 20–25 yıldır giderek artan dozda bu Amerikan tarzı “paketle pazarla” olayı ne yazık ki bilimde de yapılıyor ve akademisyenler resmen araştırmalarını pazarlıyorlar. O kadar iddialı ve basite indirgenmiş başlıklar atıyorlar ki… Bütün bulanık şeyler atılmış, size püripak, bambasit bir şablon veriyor, giriş, gelişme, son. Hoş anlatımlı, hoşça paketlenmiş ürünü satıyorsun ve karşılığında satış reytingin de yüksek oluyor. Bu çok yanlış bir sistem, onun için şimdi açık bilim (open science) başladı, tamamen desteklediğim bir şey. Şimdi bir tane makalemiz çıkıyor onun bütün verilerini open science’a koydum ve şu an itibariyle şimdiki master öğrencilerime çalışmalarını açık bilim forumunda ön kayıt yapmalarını (“pre-register”) söyledim, öncekiler önkayıt yapmadılar ama artık zorlayacağım. Önden ne yapacağınızı söylüyorsunuz, “Bunu bunu yapacağız, hipotezlerimiz şunlar, bu kadar katılımcı kullanacağız ” diye baştan beyan ediyorsunuz ki sonrasında “Şu datayı da kullanayım, şunu ise kullanmayayım, bulguları karışık/kötü” gibi şeyler önlenebilsin. Ben zaten bulduğum tüm bulgularımı göstermek istiyorum çünkü bulgular ne kadar zengin şekilde sunulursa o kadar çok şeyleri keşfetme imkânı olur bilim içinde. Bilim rekabetçi değil kolektif ve kolaboratif yapılmalı bana göre. Herkes iştirak etsin birlikte düşünelim bakışı ama bu ne yazık ki çok rağbet gören bir bakış değil. Şimdi şükür bu bakış, bu yöntem yavaş yavaş giderek daha fazla karşılık bulmaya başladı.

“Oysa bilim, tersine, damıtarak, sık eleyip dokuyarak ve çok düşünerek yapılmalı. Yani yavaş bilim…”

C: Ki psikolojide ve diğer bilim alanlarında tekrarlanabilirlik problemi var. Bu ancak bu şekilde ortadan kaldırılabilir.

E: Aynen öyle. Sosyal psikolojide örneğin bu iyice kritik, bir bakıyorsunuz bir yığın anket verileri toplanmış fakat yalnızca istediği şeyler arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Örneğin, fizikte sittin defa replike ediyorlar yayımladan evvel. Ben bu yüzden kendi laboratuvarımda bir deneyi mevcut bir çalışmanın üzerine kuracaksak, öğrencilerin o yayımlanmış çalışmayı ilk önce replike etmelerini istiyorum kendi deneyimize başlamadan evvel. Çünkü her bir replikasyon datayı güçlendiriyor. Yayında onu koymanıza izin vermeseler bile en azından dipnotta “Biz şu deneyin replikasyonunu yaptık, bulgularımız benzer çıktı/ bulgularımız şurada şurada farklı çıktı.” diyebiliyorsunuz. Bu şart! “Ben bununla vakit geçiremem, vakit nakittir” gibi bir bakış olamaz, bilim bu kadar basit bir şey olamaz, bilim “şirket dünyası” değildir ve olamaz. İnsanın o vakti ayırması lazım. Bilim insanının anlayış “ben çok hızlı, çok çarpıcı yayın yapayım” olmamalı. Bunu yapan Marc Hauser Harvard’tan men edildi ama yaptıklarının fark edilmesi yıllar aldı çünkü üniversiteler de tabii “şan şöhreti” severler. Oysa bilim, tersine, damıtarak, sık eleyip dokuyarak ve çok düşünerek yapılmalı. Yani yavaş bilim… Sürecin yavaşlaması lazım çünkü hatalar özellikle bu son 15–20 yılda giderek artmaya başladı. Özensiz bilim yapılmaya başlandı, bu kahredici…

C: O biraz da, zaten biliyorsunuz, parayı verenin hemen sonuç istemesi ve patron gibi bastırmasıyla alakalı galiba.

E: Aynen. Mesela orada şunu da fark ediyorum; Amerika’da dev grant dedikleri araştırma fonları var. O araştırma fonu nasıl oluşuyor? Mesela benim de burada üç yıllık bir bilimsel araştırma fonum var, bir şey kuruyorsunuz baştan, ondan sonra fonlamayı alıyorsunuz ve yapacağınız şeyin belirli bir yaratıcılığı ve hatta riski barındırması da önemli. Bir öğrenciniz hiç düşünülmemiş bir fikirle ortaya çıktığı zaman, “Fonumun kapsadığı alanın dışına çıkmam” dememek lazım. Bizim burada, Boğaziçi’nde ve genel olarak Türkiye’de düzgün üniversite gibi çalışan tek tük yerlerde, bu lüksümüz hala var. “Yayınla ya da yok ol (publish or perish)” olmayınca “ben şimdi bununla uğraşamam, o zaman benim buradaki çalışmalarım akamete uğrar” bakışından uzak durma imkânımız var. Burada öğrencilerimizle birlikte çok güzel fikirler ortaya çıkabiliyor. İleri lisans dersinde araştırma önergesi olarak final ödevleri oluyor. Düşünün ki o lisans dersi final ödevi öğrenci yüksek lisansa geldiğinde nefis bir seksen doksan sayfalık master tezine dönebiliyor. Amerika’da gösterdiğimizde “Bu neredeyse bir doktora tezi!” dedikleri kıvamda tezler. Öte yandan bu “en dev, en popüler” uluslararası fonlamalar nedeniyle araştırma alanlarını giderek daraltabiliyor çünkü herkes aynı alanlar, aynı sorular içinde takılı kalabiliyor. Hangi konuya çok fon ayrılıyorsa herkes hurra o konuları çalışmaya koyuluyor. Bu bilimi çok körelten bir şey.

C: Hocam son iki sorumuz… Türkiye’de bunca senedir akademi içindesiniz ve psikolojiyle ilgileniyorsunuz, bilişsel bilimin bir alt alanıyla. Bu bağlamda Türkiye’deki bilişsel bilim camiası hakkında, yok eğer sadece psikolojiden bahsedecekseniz de Türkiye’deki psikoloji camiası hakkında sizin iyisiyle kötüsüyle yorumlarınızı alabilir miyiz? Mesela Amerika’daki gibi bir yayına hücum olmaması iyi bir örnek. Bu tarz bir değerlendirme yapacak olsanız, nasıl buluyorsunuz buradaki psikoloji akademisini ve aynı zamanda bilişsel bilim akademisini?

E: Türkiye’de iki yılda bir deneysel-bilişsel psikoloji sempozyumları yapılıyor. Bu tamamen Türkiye’de deneysel ve bilişsel çalışanların bir araya geldiği ve yürütmekte oldukları çalışmaları paylaştıkları bir platform. 1990’lı yıllarda 3–5 kişiyle başlayıp, sonrasında uzun yıllar akamete uğrayıp 2013’te bizim okulda tekrar hayata geçirildi. Düzenli bir şekilde iki yılda bir yapılıyor, bir bizde yapıldı, bir Ankara Dil-Tarih-Coğrafya’da yapıldı, Ege Üniversitesi vs. Artık araştırma sunan kişi sayısı 3–5’ten 20–30’a çıkmış durumda. Bu bizi iyi anlamda şaşırttı. İyi bir seviye var, bizim Amerika’da gittiğimizde gördüğümüz en üst konferansların seviyesi. Bilişsel psikoloji alanında hakikaten çok iyi iş üretiliyor. Bir de bilişsel-deneyselcilerin Kuzey Amerika’da gittiği bir konferans var, Psychonomics, çok eski bir deneysel topluluktan çıkıyor, içinde hiçbir ticarilik olmayan, belirli bir akreditasyonla üye olabiliyorsunuz. Katılım ücreti yok (!),tam olarak bilimin sunulduğu ve paylaşıldğı, 2000–3000 katılımlı bir konferans. Oradaki Türkiyeli katılım oranının giderek daha da yükseldiğini görüyoruz. Onun yansımasını burada bariz olarak görüyoruz.

Bilişsel bilim olarak da Uluslararası Bilişsel Bilim Sempozyumu var. Onu da Ali Albert Salah başlatmıştı, 2014 yılında galiba.

C: ISBCS’ten (International Symposium on Brain and Cognitive Sciences) mi bahsediyorsunuz hocam?

E: Evet. Orada da birinci sınıf işlerin sunumuna tanık oluyoruz. Türkiye’de bilişsel bilimler açısından, bunu bilişsel psikolojiyi dahil eden bir üst şemsiye olarak söylüyorum, çok heyecanlı bir kitle var. Onun için sizin grubunuzun kurulması çok doğru zamanda ve çok yerinde. Önemli bir eksikti ve çok gerekli bir şeydi, onun için böyle bir oluşum kurduğunuz için mutluyum. Bizim bilişsel bilim programı da bakıldığında artık yirmi yıllık bir programdan söz ediyoruz. O açıdan Türkiye’de belirli bir “kıvama” gelindiğini söyleyebiliyorum rahatlıkla. Bu arada bizim CogSci’dan da eski olan ODTÜ’nünkidir. Bizim programımızın çerçevesi özellikle bu son birkaç yılda çok değişti, gelişti. Bu hem bizim programı daha iyi şekillendirmemizle ilgili ama hem de öğrenci profilinin artık çok daha bilgili, odaklı ve ilgili olmasıyla alakalı. Tabii artık internette çok fazla malzeme var, videolar, kitaplar vesaire. Onun için bence çok tatlı bir dönemdeyiz bilişsel bilimler açısından. Buna tabii bilgisayar bilimlerindeki inanılmaz sıçrayışlar, yapay zeka, deep learning gibi gelişmelerin yanı sıra birçok şaheser açık kaynak programın da ciddi katkısı var.

C: Hocam son soruya geçiyorum o halde. Türkiye’de bilişsel bilime ilgi duyan insanlara herhangi bir öneriniz var mı? Bu kitap, film önerisinden tutun da “şunu yanlış anlıyorlar genelde bunu yapsınlar” a kadar geniş bir yelpazede örneklendirilebilir. “Söylemek istediğiniz bir şey var mı?” gibi de anlayabilirsiniz bunu. “Bol bol su için” bile olabilir yani bu. (gülüyor)

E: Ellerinizi sık sık yıkayın (gülüyor). Ben bir kere bilişsel bilimlerde olan bir insanın, hangi alanda olursa olsun, örtük bellek ve yaratıcılığı önemseyen biri olarak, mutlaka sanat, film, edebiyat gibi diğer alanlarla da hemhal olması gerektiğini düşünüyorum. Bir de doğa… O Almanya’daki dönemi anlattım ya… O sırada çocuklar olarak yetişkin gözetiminden uzak ve doğayla çok iç içeydik. Onun da insanı yaratıcı kılan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Bir şeyin yanlış anlaşıldığıyla açıkçası karşılaşmadım. Türkiye’de yapılan bilişsel bilim sempozyumlarının çok iyi bir kalitesi var, yani son derece aynı sayfada olduğumuzu düşünüyorum uluslararası düzlemde konuşulan tartışılan şeyler konusunda.

Filmlere gelecek olursak, bence doğrudan bilişsel bilimle ilişkilenmek zorunda değil. Ben genel olarak sinema, sanat, edebiyatın çok besleyici olduğunu düşünüyorum. İnsanın düşüncelerini kamçılayan, kitabı okurken insanı onunla “tartıştıran” kitapları ilginç bulanlardanım.

Christof Koch’un Consciousness: Confessions of a Romantic Reductionist kitabı bence o tarz bir kitap. Bilişsel bilimle de tabii çok ilişkileniyor. Bu kitabın öne sürdüğü düşüncenin çok iddialı olmasını sevdim. Bu kitapta bir de, sizin sorularınızda da bu var, hoşuma giden otobiyografik olması, mesela o kitapta da yazar “ön gençlik” yıllarından bahsediyor, bu tip bilgiler değerli çünkü hiçbir arayış zamansal-mekânsal bağlamından kopuk okunamaz. Bu kitapta bilinç üzerine olan görüşlerinin çocukluk ve gençliği üzerinden nasıl şekillendiğini, otobiyografik olarak, yaşamın içine örerek anlatması ayrıca çok hoşuma gitti. Onun için tavsiye ederim. Her şeyine katılmayabilir insan ama tatlı bir kitap. Bu kitap henüz tercüme edilmedi. Bizim okulun yayınları tercüme etsin istedim. Şu an yayınevimiz ekonomik krizle bağlantılı olarak küçük bir moratoryumda ama inşallah tercüme edilir.

C: Biz de son zamanlarda ekipçe bilinç konusuna bir merak salmıştık zaten. Bu da iyi bir tesadüf oldu. Hocam sorularımız bu kadardı, çok teşekkür ederiz!

E: Ben teşekkür ederim bu güzel sorular için.

El Jestlerinin Peripatoisinde Fikir Avına Çıkmak — Gyulten Hyusein

24/05/2023

Yazar: Gyulten Hyusein Gyulten Hyusein Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümünde, Dil ve Biliş Laboratuvarında doktora araştırmacısıdır. Güncel çalışmaları, yaratıcı düşünme ve zihinsel imgeleme gibi süreçler ile dil modaliteleri

Read More »

Bebeklerin Kafalarının İçinde Ne Oluyor? — Paul Bloom

19/08/2020

Özgün Adı: What’s Inside a Big Baby Head? Bir bebeğin soğana benzeyen kafasının içinde neler oluyor? Aynı soruyu evcil hayvanlarımız için de soruyoruz, ancak bebeklerle ilgili

Read More »

Tarihten Öğrenmek: İnsan Bilişine Sentetik Yaklaşım İhtiyacı — Bernhard Hommel, Lorenza Colzato

20/09/2020

Özgün Adı: Learning from history: the need for a synthetic approach to human cognition Bernhard Hommel’in araştırmaları, insan dikkatinin ve eylem denetiminin/yetkinliğinin bilişsel, hesaplamalı, gelişimsel, sinirsel

Read More »

Copyrights @2026 CogIST All Rights Reserved

Event Submission

Manuscript Submission

Privacy Policy

Distance Sales Agreement

Course Participation Agreement

Feedback Survey

Instagram Twitter Linkedin Youtube